Ateşin Düştüğü Yer (2012): Haydi Dolaşalım Yüce Dağlarda

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
26 Ocak 2013

Doğu-Güneydoğu bölgelerinin gelenek-görenekleriyle, töreleriyle hesaplaşmak; Türk Sineması’nın üzerine çokça emek verip, ürünler çıkardığı hayli bereketli bir toprak. Gerek Fakir Baykurt, Necati Cumalı, Orhan Kemal gibi köy gerçekliğine edebi bir nitelik kazandırmış yazarların yazdıkları ‘köy romanlarının’ beyazperde uyarlamaları, gerekse de köy kökenli ya da kentli sinemacıların kırsala dair gözlemlerinin sinemaya aktarılması izleyici tarafından yoğun bir ilgiye/talebe mazhar olmuş ve böylelikle arz da günümüze dek sürekliliğini korumuş.

Bu topraklarla iyice harman olmuş yönetmenlerden Reis Çelik’in Lal Gece’sini(2012) izlemiştik en son. Konuya ilişkin yakın dönemde Zenne(2011), Mutluluk(2007) gibi mahsulleri de tatma olanağı bulduk. Elbet zor zanaat, zor sanat. Zira kalkışanlar; kıldan ince, kılıçtan keskince bir köprü üzerinde yürümekteler. Dualizme düşme pahasına da olsa, sorun şu ki bu tür filmler; Batılı burjuvaların, göçün kazanımlarıyla elitleşmiş kesimin yahut ‘Beyaz Türklerin’ Doğu’daki gerçeklikle yüzleşmesi/empati kurması üzerinden günah çıkarma aracı mıdır yoksa ‘aydın duyarlığının’ kanıtlanarak prim yapma gayesinin bir tezahürü müdür? Soruyu biraz değiştirerek sorarsak; vicdan/gönül borcunun ödenmesi midir yoksa ticari/itibari kaygılar mıdır amaç? Kanımca filmin başarı ve samimiyet eşiğini evvela bu kritik sorunun cevabı belirlemekle birlikte, geçmişten günümüze örnekler çeşitli yorumlara açık. Peki daha çok milliyetçi-muhafazakar-mukaddesatçı eksenindeki filmler ekolü olarak adlandırılabilecek Beyaz Sinema akımında yer alan İsmail Güneş’in son filmi nerede konumlanıyor? Ateşin Düştüğü Yer, hikayesine karşı samimiyetinden sual olunmayacak denli naif, bölgenin dramını anlamaya, acısının aynasını tutmaya yönelik güçlü bir çaba. Ancak tüm bu çabaya rağmen, aynı oranda güçlü bir film olamıyor maalesef. Bunun sebebiyse aslen toprakta değil, işlenmesinde…

atesindustuguyer2

Öncelikle konuya kısaca bir göz atalım. Hikaye, Fethiye’nin ücra bir köyünde, toprak sahiplerinin tarlalarına bekçilik yapan fakir bir ailenin tanıtımıyla açılıyor. Karakterler kendilerini, güzel bir aile saadeti tablosunun fertleri olarak görmektedirler. Ancak şivesinden aracın plakası ve arka camındaki Gakkoş yazısına, Elazığlı olduğu açıkça vurgulanan baba(Hakan Karahan); çok sevdiği kızı Ayşe’nin tabloyu ‘lekelediğini’ düşünecektir. Zira kızı(Elifcan Ongurlar) ‘gayri meşru’ bir ilişkiden ötürü hamile kalmıştır. Gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı, kendi bildiği yolda, ona (onun gibi mutaassıp insanlarca) öğretilen/dayatılan ahlaki çerçeve dışında yer alan davranışlara sert tepkiler koyan baba; durumu büyük öfkeyle karşılar, bir türlü hazmedemeyip çok sayıda sara nöbeti geçirir. Bu ‘namussuzluğu’ bir karara vardırmak için de, Elazığ’dan gelen genç aşiret reisiyle toplanılır. Töre cezayı keser: kız, ölmelidir. Baba; kızını, donanımlı bir hastanede ameliyata götürme bahanesiyle, ondan gizlice ama onu öldürme gayesiyle yola çıkarmıştır. Yolculuk süresince; gelenek-göreneğin baskısı, ahlaki tabuların etkisi ile evlat sevgisi arasında kalan, o iki uçta gidip gelen baba, vicdani bir yükün ağırlığı altında derin bir kararsızlık yaşamaktadır. Kendi normları açısından değerlendirirsek; Hakan Karahan’ın başarılı performansıyla birlikte son derece inandırıcı bir profil çizen baba karakteriyle; pek de gerçekçi olmayan, bu yüzden de çabucak geçiştirilen bir aşk yaşamının ve nihai bir tercihin sahibesi Ayşe karakteri arasındaki ilişki/denge/bağ filmin asıl temeli. Bu noktada babanın dramına eğilme açısından oldukça başarılı sayılabilecek film, Ayşe’nin trajedisini tahlil edemeyişi ve onu yapay bir kurguya mahkum edişiyle maalesef puan kaybediyor. Puan kaybı salt bundan ibaret olsa yine iyi. Filmin içeriğine paralel yan öyküsünde, bebek sahibi olduğunu öğrenen Alman kadının ve karavan kullanıcısı eşinin (komik olması beklenen) yanardöner, havai, hatta neredeyse ucubik tanıtımıyla ‘Batı’nın ahlaksızlığı’ üzerinden getirilen karşılaştırma; bir nevi skor eşitleme çabası olarak değerlendirilebilir. ‘Yabancı düşmanı’ gibi köşeli, iddialı eleştiriler sarf etmek gemi azıya almaya kaçacaktır ancak filmin değerini azaltan bu yaklaşım; böylesi samimi bir çabaya da pek yakışmamış açıkçası. Bu noktada, bir başka Alman Bertolt Brecht’in hemşerisi adına sorabileceği bir soru takılıyor aklıma. Carrar Ana’nın Silahları oyunundaki iyi niyetli partizan, tavrından hoşnut olmadığı papaza sorar: ‘‘Samimi bir inanan olarak bu tavrınızı doğru buluyor musunuz?’’

Gülün Bittiği Yer(1998) ile ‘sağın 1980 darbesiyle hesaplaştığı ilk film’ olarak üçlemeyi başlatmış, Sözün Bittiği Yer(2007) ile dermansız bir hastalığın yaşattığı yıkımı anlatarak yoluna devam etmiş ve yakın dönemde kaybettiğimiz senarist Ömer Lütfi Mete’nin yazdığı(bu filmin başında kendisine özel bir ithaf vardır) The İmam(2005) filmindeki gibi köy gerçekliğine geri dönen Ateşin Düştüğü Yer filmiyle de üçlemeyi sonlandırmış İsmail Güneş. Yönetmenin olgunluk döneminin eserlerinden sayılabilecek, bir başyapıt olmayı, görmezden gelinemeyecek denli önemli eksileri ve saflığı/masumiyeti bulandırmasıyla (maalesef) ıskalayan Ateşin Düştüğü Yer filminde; bu ülkenin topraklarında, karlı yamaçlarında, yüce dağlarında peşine düşülen ve izi bırakılan şeylerden belki de en özlüsü de; sevgimizi ne kadar yersiz/gereksiz sebeplerden öldürmeye, harcamaya açık olduğumuzdur.

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
3 votes, average: 1,67 out of 53 votes, average: 1,67 out of 53 votes, average: 1,67 out of 53 votes, average: 1,67 out of 53 votes, average: 1,67 out of 5