Anons (2018): Öyle miydi? Yoksa Değil miydi?

Körfez’le ilgili yine Ekşi Sinema’ya yazdığım bir yazıda filme dair şöyle bir yorum yapmıştım: “Son dönem Türkiye sinemasında Tepenin Ardı, Abluka, Sarmaşık ve Kaygı gibi hissini ve metaforunu/alegorisini sağlam politik/eleştirel bir zemin üzerine oturtmuş filmlerin yarattığı izleğin azizliğine uğruyor”. Körfez’in laneti, politik tavrını küçük anlar üzerine kurmasıydı belki, bağırmamasıydı biraz da. Her ne kadar tamamen farklı estetik ve politik tavırlara sahip olsalar da, Anons’a dair yapılan apolitik (dolayısıyla politik, ama negatif bir yerden politik) gibi yorumların benzer bir izleği takip ettiğini düşündüm. Ama tam tersi bir yerden, Körfez, bireyden ve en sıradan olandan yola çıkarak yapıyordu bunu, Anons ise “en büyük” gibi gözükenden, darbeyi yapandan, travmayı yaşatandan, şiddeti uygulayandan, silahı alıp kafamıza dayayandan başlıyor. Ama ilginç bir tercihi de var, büyük adamların sıradan olanlarını seçiyor aslında. 1960 darbesini değil, 1963’te gerçekleşen başarısız bir “darbe girişimini” ele alıyor. Yakın -epeyce yakın hatta- tarihimizden tanıdık bir kavram elbette bu “girişim” meselesi. Tarihi değiştirmek için yola çıkan birtakım adamlar, gecenin sonunu çorbacıda bitiriyorlar, tarihe adlarını kazımak bir yana dursun, komik duruma düşüyor, film boyunca “ayak bağı olarak” gördükleri gündeliğin bir parçası haline geliyorlar. Bir ekmek kamyonunda ekmeklerle beraber yolculuk eden bu adamlar, bir nevi “halkın, emeğin, yeryüzünün, toprağın ve günlük rutinin” popüler bir imgesi olan ekmekten daha değersiz ve işlevsiz bir hale bürünüyorlar.

İlginç bir an var filmin sonlarına doğru: Film boyunca olduğu gibi yine bir arabanın içinde darbecilerimiz, radyodan darbenin başarısız olduğunu öğreniyorlar. Yüzlerinde en sonunda büyük bir ifade görmek istiyoruz, üzülsünler, rezil olsunlar, utansınlar istiyoruz belki. Önemsizliklerinin farkına varsınlar ve biz de içimiz rahat bir şekilde salonu terk edelim. Ama hayır, belki birkaç küçük mimik dışında hiçbir ifade yok yüzlerinde. İşte tam bu noktada film tercih ettiği durağan estetiğe dair bir şey söylüyor. Kalıp gibi suratlar, sabit ve kapalı mekanlar, hissiz diyaloglar, herhangi bir harekete yer açmayan bu durağan kadrajlar boşuna değil. Bu estetiğin işlevi sadece tarihe adını yazdırmayı kafaya koymuş büyük adamları küçücük karelere sıkıştırmak ve küçümsemek değil, aynı zamanda “Hayır, büyük bir şey olmayacak. Hayır, bu filmde harekete/eyleme/değişime yer yok. Tarih yırtılmayacak, ortadan ikiye yarılmayacak, yarılır gibi davranacak, biraz poz kesecek, ama geri eski haline geri dönecek.” demenin bir yöntemi bu. Tarihin özneleri olmaya soyunan bu adamları oturma odasında, hastane köşelerinde, ekmek kamyonunda görmemiz de biraz bundan. Darbe yapmaya giderken piknik hayalleri kurmalarıyla, darbenin olmadığını öğrendiklerinde tepki vermeyip çorba içmeye gitmeleri aynı kapıya çıkıyor örneğin, hapsoldukları ya da bağımlı oldukları gündelikten kaçamıyorlar. Onların işleri başından beri poz kesmek, -mış gibi yapmak, tarihi yoktan var etmeye çalışmak. Hafızalarımızı biraz yoklarsak, çok da açığa vurmadan, malum tarihe yaklaştığımızda açılan sergileri, televizyondaki reklamları, bir anda tarih kitaplarına giren “resmi tatili”, yani “tarih ortadan ikiye ayrılmış gibi yapan poz kesmeleri” hatırlayalım. O gününün öncesi ve sonrasında ne yaptığımızı hatırlayalım. Yemek mi yemiştik, tuvalete gittik mi peki o günden sonra? Tweet atmış mıyız peki? Bir gece aniden gelişen olaylarla her şeyin değişeceğini, tarihin kırılacağını düşünmek ve sonraki gün çorba içmeye devam etmek biraz da “komik” galiba? O yüzden Anons, girişimin ertesi gününden, Almanya’ya gitmek için muayeneye giden şoförün sahnesiyle açılıyor. Halbuki kendisi ne başrol, ne de hikaye için “önemli” biri. İnatla ekmek dağıtmaya çalışması, dişim kırıldı mı diye sorması, ertesi gün de “hiçbir şey olmamış” gibi muayeneye gitmesi hem komik, hem de değil. Çünkü zaten “hiçbir şey olmadı.” Darbe olsaydı da, bu bir girişim olarak kalsaydı da hiçbir şey olmamış olacaktı. Dolayısıyla büyük adamlar tarihi değiştirmeye çalışırken ameliyat devam edecek, ekmekler de dağıtılacak.

Öte yandan, darbenin başarısız olduğunu öğrendiğimiz ana geri dönüp, radyodan gelen ikinci habere bakalım: İstanbul’da bir taksici cinayeti. Büyük adamların eğlence gecesinden (polise yalan olarak Samatya’da müzik yapmaya gittiklerini söylemişlerdi hatırlarsanız, sonra zaten içlerinden  “akşamdan kalma” bir tanesi kustu, sonrası da çorbacı, malum.) geriye ne kaldı? İki “faili meçhul” cinayet, bir “komik” darbe girişimi. İki haber de radyodan, yani gündeliğin asıl mecrasından veriliyor. Evinde oturan, işine gücüne giden insanların kulağına belki şöyle bir çalınacak, belki duymayacaklar bile, zaten ertesi gün de unutacaklar. “Halkımızın güvenliği için elimizden geleni yapıyoruz.” anonsunu yapabilmek için ortalığı birbirine katan adamların  “yüce bir amaç” uğruna öldürdüğü taksicinin kimliği ne kadar belirsizse, darbecilerinki de o kadar belirsiz, hatta belki daha belirsiz. İki haber yan yana, yani eşit derecede önemli/önemsiz.

Film boyunca pek çok kez duyduğumuz bir cümle var: “Ankara’dan ses yok.” Anons’un özellikle merkezde değil, bir nevi periferide geçmesinin de bir nedeni var. Tarihin/merkezin kıyısında kalmış, kalmak zorunda bırakılmış ve bu nedenle bir tür kimlik bunalımına girmiş adamlar Anons’un merkezindekiler. Bu adamların hikayesini anlatmayı tercih etmek, küçümsense de, dalga da geçilse, ekranın merkezine bu adamları koymak sorunlu olabilir. Bu derece politik olarak yüklü bir konuda karakterlerin failliklerinin silindiği ve tarihin olmasa da filmin öznesi haline geldikleri bir hikayeyi -ne olursa olsun- izlemek istemiyor olabiliriz. Öncelikle bunun tamamen haklı bir his olduğunu söylemeliyim. Sadece, tarih yazımında hak iddia eden büyük hareketler/devrimler/ihtilaller/darbeler ve asıl gerçekliği belirleyen gündelik (sadece halk değil, gerçek anlamda gündelik, failin de, katilin de gündeliği) arasında çatışmanın, gündelik olandan doğabilecek direnişin ancak bu derece büyük bir tezat üzerinden anlatılabileceğini düşünüyorum. Filmin zaman-mekansızmış, tamamen farklı bir dünyada geçiyormuş gibi yapması, ama gerçeklikten tam olarak kopmadan sınırda durması ise alegorinin indirgemeci yaklaşımından kaçmak için sanki. Alegorik değil, gayet de gerçek, sabah dağıtılan ekmek kadar, acile yatırılan hasta kadar, acıkınca yenen çorba kadar gerçek. Ama alegorik de bir yandan, çünkü gündelik olanın içindeki her şey tarihe dair bir şey söylüyor zaten.

Filmi izlerken sürekli aklımda canlanan bir filmi örnek vererek yazıyı sonlandırayım: Romanyalı yönetmen Porumboiu’dan 12.08 East of Bucharest. Film diktatör Nikolay Çavuşesku’nun devrildiği 1989 Romanya devrimini tartışan üç adamı anlatıyor. Devrimin yıldönümlerinden birinde bir televizyon programında bir araya gelen üçlü, kendi kasabalarında olay sırasında neler olduğunu tartışıyorlar. Filmin yarısı sabit kadrajlı TV ekranında gerçekleşen tartışmalara ayrılmış. Birbirlerine 12.08’de, yani Çavuşesku devrilmeden önce ve sonra ne yaptıklarını anlatıyorlar ve aslında o sırada meydanda olduklarını, eylemlere katıldıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Filmin gerçek ismi çok daha anlamlı aslında:  A fost sau n-a fost?, yani, ‘Öyle miydi? Yoksa değil miydi?’ İyiliğinden, kötülüğünden, politik arka planından, bağımsız olarak “büyük tarihi” olayların hafızalarımızda, kimliklerimizde yarattığı kırılmaları, yırtılmaları görmemiz açısından çok ilginç bir film Bükreş’in Doğusu. Bükreş’in, yani merkezin doğusu. Ankara’dan ses yok, Bükreş’ten ses var mıydı acaba? Merkezdekiler, “tarihin özneleri” hareket ederken, eyleme geçerken, periferidekiler ne hissetmişlerdi, ne yapıyorlardı, kendilerini nerede konumlandırıyorlardı? Porumboiu, o dönem çekilen pek çok Romanya filmi gibi dönüp bu kırılma anına bakıyor ve gerçekten kırılma anı mıydı, yoksa sadece bir tür kırılma pozu mu vermişti diye soruyordu. Bunu sıradan insanları kullanarak yapıyordu. Anons ise failleri koyuyor kadrajının merkezine, belki bu yüzden çok daha sorunlu, riskli ve zor bir işe kalkışıyor. Ama yaptığı çok değerli bir şey var, gündeliğin direnişine yer açmak. Hepimiz tarihin öznesiyiz, öyle ya da böyle.

Aslı Ildır
twitter

***

Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
Senaryo: Mahmut Fazıl Coşkun, Ercan Kesal
Oyuncular: Ali Seckiner Alici, Tarhan Karagöz, Murat Kiliç
Yapım: Türkiye, Bulgaristan 2018
Süre: 94′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5