Annihilation (2018): Bilmiyoruz, Öyleyse Varız

Uyarı: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Alex Garland, Annihilation’ı yazma sürecinden bahsederken “Romanın hatırlattıkları üzerine bir uyarlama yaptım” diyor. “Fikir şuydu: Paragraf paragraf tekrar üzerinden geçmek yerine, ilk okuyuşta yaşadığım tecrübeden, bir kitabın hayalinden bir film yapmak” diye ekliyor. İzleyen nezdinde de yönetmenin uyarlama mantığına çok benzeyen bir izleme mantığı, bir tür kötü hatıra, kabusumsu bir anı gibi duygu evreni oluşturan filmi ‘anlamlandırmanın’ ya da kolaycı anlamları bir kenara bırakıp kendi haline bırakmanın, filmin ilk saniyesinden itibaren kurduğu türden bir tür bilinmezciliğe teslim olmanın anahtarı da burada. Zaten “Parıltı”dan (The Shimmer) geri dönmeyi başaran filmin başkarakteri Lena’nın karantina altında kendisine sorulan sorulara karşı sıklıkla verdiği cevap da aynı: “Bilmiyorum”

Lena, filmin ilk anlarında öğrencilere tümörlü bir hücre üzerinden hayatın nasıl doğduğunu, evrimin dört milyar yıl önce dünya üzerinde nasıl çalışmaya başladığını anlatıyor. Mikroskobun altında bir kanser hücresi var; tıpkı bütün hayatı, yeryüzündeki çeşitliliği oluşturan o ilk hücre gibi işlev görüyor, kendini kopyalayarak büyüdükçe büyüyor. İnsanı öldürmeye muktedir bu “kötü huylu” addedilen kanser hücresi, biyolojik fonksiyonlarımızın bir hatası, bir mutasyonu; ancak özüne bakıldığında bir felsefesi yok, yani, bir kötücüllük taşımıyor; sadece kendi kodlanışının gerekliliklerini dışa vuruyor, bedeni niyetsizce ele geçiriyor. Ontolojisini tartışamadığımız bu kanser hücresine atfedilebilecek maddi tek amaç bedenin kendisini yok etme arzusu (self-destruction) olsa gerek. Bedenimizin, bir gün kendini yok edeceği bilinciyle nefes alıyoruz.

Uçsuz bucaksız okyanusta bir ışık arayan ‘metaforik’ deniz fenerine düşen bir cisim neticesinde yeryüzünde kanser hücresine benzer bir fonksiyonla var olmaya başlayan “Parıltı” da hiçbir şey değilse yerkürenin kendisini yok etme arzusu haliyle. Büyüdükçe büyüyor, farklı yaşam formlarını sınırları içine kattıkça onların cismini değiştiriyor. “Parıltı” kanserin mutasyona uğramış hali gibi. Kendisini hızlıca anlamlandırmaya çalışacak bilim insanı için muazzam bir çalışma alanı, yeni bir var oluş mantığı sunan bir paradigma kaydırıcı… Bu nedenle şu anki varoluşuna dört kolla sarılmış insanları büyülediği gibi fena halde korkutuyor da. “Parıltı”yla yüzleşme cesaretine sahip olan insanlar, kendini yok etme güdüsüyle önceki yaşantısında karşı karşıya gelmiş olanlar bu sebeple. Lena ve ekibi bu gruptan. Hepsi hayatta kendine dair çok önemli bir parçasını yitirmiş durumda.

Üçüncü türle temas mefhumu, bugüne kadar taşınmış anlatı mantıkları çerçevesinde ekseriyetle belli “iyi-kötü” prototiplerinin dünyasına hapsolmuş halde şüphesiz. Garland, Annihilation’da kanser ve Parıltı arasında kanser analojisi kurarken bu prototiplerin bayağılığından çıkıyor ve kanser gibi niyetsiz, sadece varolmaya ve kendi kodlanışını dışa vurmaya çabalayan bir üçüncü tür çiziyor. Lena ve arkadaşları girdikleri bu yeni dünyada muhtelif tehlikelerle karşı karşıya kalıyorlar şüphesiz; ancak bu tehditlerin karakteristiğinde ‘survival’ (hayatta kalma) içgüdüsü dışında hiçbir niyet yok. Tanımlanamayan, betimlenemeyen bu ‘hayvanımsı’ (ya da ‘insanımsı’) varlıklar en tipik yaşama matematiğinin izini sürüyorlar: Beslenmek ve hayatta kalmak/kendine tehdit olarak gördüğü varlıkları yok etmek. Bu korkutucu dünyanın sınırları içinde insan algısının güzel ve estetik bulduğu şeyler de var; bedenine sirayet etmiş yeni nesil kanser neticesinde renklenmiş, çeşitlenmiş bitkiler mesela ya da kendi varlığını tuhaf farklarla bir kez daha üretmiş, klonlamış hayvanlar. Anlamlandırılamayan, korkutan, izi sürülemeyen bu Parıltı en çok neye benziyor peki? Elbette ki dışarıdaki dünyaya. Lena ve yoldaşları, çok farklı, yerküredeki herhangi bir vahşi hayat ekosistemini tersine çeviren bir vahşi orman tecrübesi yaşamıyorlar aslında burada. Sadece gördükleri her şey, daha önce yaşadıkları dünyada gördüklerinden farklı. Bu ‘devrimci’ evrene karşı soracakları sorular ise aynı: Güzel-çirkin nedir? İyi-kötü nedir? Tanrı hata yapar mı?

Tam bu noktada iddia edebiliriz ki sadece ışığı değil (bardağın içindeki su), sınırları dahlindeki her şeyi kıran ve dolayısıyla farklı bir görüntüde yeniden üreten Parıltı, bildiğimiz dünyanın bir hayali gibi. Yani bir anlamda, bu dünya, Garland’ın bu hikâyeyi uyarlama mantığının bir analojisi. Lena, Parıltı içerisinde bildiği dünyanın bükülmüş haliyle hemhal oluyor ve bu dünyada kendini yok etme serüvenini yaşadığı eviyle yeniden karşılaşıyor. Parıltı, kendi varoluşuna dair moral bir felsefe üretmiyor; ancak kendisiyle yüzleşen insana sadece kendisini değil, bir nevi ‘mutasyona uğramış’ bir kopyasını ürettiği dünyayı ne kadar anlamadığını göstermeyi başarıyor. Lena, Parıltının içinde önce bir kavgaya tutuştuğu, sonra da elindeki fallik objeleri bir kenara bırakarak bir mücadelesini sürdürdüğü anlamsızlıkla parıltının dışında da yüzleşiyor. Parıltıya teslim olan kocasının aksine, kendisine zarar verme amacında olmadığını fark ettiği kopyasını ve onun yekpare olduğu anlaşılan bütün uzantılarını yok ederek sırtına yüklenmiş bilinmezliği (kim olduğuna dair süregelen bilinmezlikler eşliğinde) dışarıya taşıyor. İçeride (Parıltıda) kendisinden bir kopya yaratan ‘göz’le dışarıda (Bildiğimiz dünyada) onu sorgulayarak tecrübelerinden kopya bir hikâye yaratmanın derdinde olan bilim adamı aynı derecede anlaşılmaz. Parıltıda gerçek dünyanın hayalini gören ‘kendini yok etmiş ve geri dönmüş’ Lena, hayalinden hayat hakkında aslında çok az şey bildiğinin farkındalığıyla çıkıyor. Hiçbir soruya cevap veremiyor, tam olarak kim olduğunu bile bilmiyor; sadece “Bilmiyorum” derken kendinden emin görünüyor.

Bu bilinmezlik hissi sadece Lena’ya değil izleyene de sirayet etmiş durumda. Bir rüyayı ya da kâbusu tecrübe ederken hangi taşı hangi gediğe oturtacağımızı sezemememiz gibi Annihilation’ı izleme tecrübesi. Örneğin Lena’nın kocasıyla ilişkisine dair bile pek az şey biliyoruz; bu ilişkinin rüyasını yahut kabusunu, zar zor birleşen parçalarla görüyoruz. Belli ki zamanında yolunda giden (buraya bir soru işareti) ilişkisini yok etme güdüsüne kapılmış ve bunun vicdan azabını (bir soru işareti daha) duyan biri… Ancak Lena’nın yıllar önce bıraktığı askerlik mesleğine halen devam eden kocasının (ki bu mesleğin özünde kendini yok etme güdüsünün yer aldığını söylemek çok mümkün) bir ‘kurban’ olup olmadığı da bir soru işareti. Lena’yı ve ilişkisini tanımıyoruz. Dolayısıyla Parıltı’da yaşadığı tecrübeyi tam olarak algıladığını, üstlendiğini; kendisine bundan sonrası için nasıl bir yol çizdiğini anlamlandırabilmemiz çok zor (Lena, Parıltı’dan çıktığında o dünyadan geriye kalan şimdilik tek parçaya, kocasının kopyasına sarılıyor).

Gözlemlediğimiz kadarıyla, filmden sonra izleyenler tarafından kurulan pek çok söylem Annihilation’ın karamsar bir film olduğunu öne sürüyor. Peki, “iyi” ve “kötü”nün olmadığı yerde bir “iyimserlikten” ya da “kötümserlikten” bahsetmek mümkün müdür? Karakterlerin tecrübesine ancak bir rüya, bir yansıma seviyesinde ortak olabildiğimiz bir temelde kolay sıfatlarla kurulan böylesi çıkarım yapmanın anlamı var mı? Bizce yok. Annihilation, en makul ihtimalle bilinmez bir metin. Her şeye bir anlam atfetmeye çabalayan, yaşamını şeylere anlam atfederek manalı kılmanın peşinde olan insan türünü tuzağa düşüren bir film. Kafa karıştırıcılığı, izleyene satır aralarını okumayı dayatmasından değil; bundan gayrı hiçbir şey olmak istememesinden. Zira her şey bittiğinde kendimizi yok etmekten daha kalıcı bir başarımız olmayacak.

Moral bir düzleme oturtulamayan bu üçüncü türden yakınlaşma, insanı bu dünyada cevabını bulamadığı sorulardan başka sorulara yöneltmiyor. Bilmiyoruz işte, sözün özü bu. Varlığımıza dair bundan daha iddialı bir kanıt var mı? Hem çok korkutucu hem de ilham verici. Kötü olduğu kadar güzel, güzel olduğu kadar kötü…

Kaan Karsan
twitter

***

Yönetmen: Alex Garland
Senaryo: Alex Garland, Jeff VanderMeer (roman)
Oyuncular: Natalie Portman, Jennifer Jason Leigh, Tessa Thompson, Oscar Isaac
Yapım: ABD, Birleşik Krallık 2018
Süre: 115′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5