Amour (2012): Bir Yastıkta…

Kaan Karsan
Kaan Karsan
27 Aralık 2012

Haneke sineması ilk gününden bu yana, insanın içtenlikle ‘kötücül’ olduğu kabulüyle birlikte(hatta buna bağımlı olarak), bizi çok parçalı bir yap-bozu bütünlemeye itti durdu. Bazen sebepsiz –tam olarak da bundan dolayı sebepli- şiddet, temel varoluş sorunsalının göbeğinden baş gösterdi; bazense insan –sadece insan olduğundan- benliğinde yer etmiş suçlarından kaçıp sığınacağı bir barınak ararken kimliğini öteleyerek başka biri oluverdi. Başlangıçtan itibaren, her filmle bir parçası daha tamamlanan yap-boz, her Haneke seyircisinin elinde farklı bir görünüm, başka bir duygu kazandı. Bu esnada birçoğumuz, Haneke sayesinde, insanın en samimi halinin kötücül hali olduğu konusunda çoktan ikna olmuştuk bile.

Şaşırarak kabul edelim ki, eğer tümüyle ironi değilse, bir Haneke filminin ‘Aşk’ ismine sahip olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk. Zira merhametsizce bizi kendi varlığımızdan utandıran bir adam ‘aşk’ gibi bir meseleyi metinsel odağına alarak bizimle türlü oyunlar oynayacaktı, biliyorduk. Ve yine biliyorduk ki Haneke, filminin adını ‘Aşk’ koyarak bunun etrafında gezinen birçok duygudan da söz edecekti. ‘Aşk’, bir Haneke filmi için ürkütücü bir isimdi. Çünkü Haneke bu kez aynı anda hem dokunaklı olabilecek, hem de buna karşı oluşan zayıflığımızdan güç alarak bize çok daha şiddetli yumruklar savurabilecekti.

Hayatın son demlerinde ve bu demlerin en güzel yerinde birbirinden güç alan, yalnızca birbirleri sayesinde yalnızlığa çok uzak iki insan var Amour’da. İçgüdüsel bir ‘yaşamı devam ettirme’ dürtüsünün keyif verici kısımlarından mecal bulan bir ikili bu. Refah düzeyi yüksek bir toplumun orta sınıf temsilcisi olmanın ve ne gereğinden fazla yükseğe ne de hayata karşı endişe yaratan bir alçağa çalmanın huzur verici tonlarında yaşıyorlar. Birbirlerine aşıklar, zaten hem etken hem de edilgen bir duygu olan ‘aşk’ duygusu ve ismi de bunun neticesi… Kısacası Haneke bu duyguyla alay etmek, aşkın köklerini kötücüllüğe ya da bencilliğe vurmak amacında değil. Bu bakımdan bir Haneke filminde biraz olsun dinginliğin beyazlığına vurulur gibi oluyoruz. En azından bir süreliğine…

Çok basit bir dönüşümü, çok basit bir katalizör ile tetikleyen bir olayın gerçekleşmesi ise uzun sürmüyor. İlk anlamıyla ‘felç’ bu iki yaşlı insandan birinin bedensel ve diğerinin ruhsal değişiminin fitilini ateşliyor. Bu esnada insanı her daim en saf haliyle masaya yatıran Haneke’nin bir süreliğine bunu rafa kaldırması için neye inanıyorsak yahut neye inanmıyorsak, ona dualar ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki, o kadının felç olması tekil tercihleri de beraberinde getirecek ve hiçbir şey eskisi gibi olamayacak. İşin kötüsü, tüm bu süreç boyunca, filmin aynı zamanda adı ve başrol oyuncusu olan duygusu ‘aşk’ yanıbaşımızda bizimle beraber Haneke’nin çizdiği uçuruma doğru sürüklenmeye başlayacak.

Sinema tarihinin en gerçekçi ve en ağır dönüşümlerinden biri yaşanıyor Aşk’ta… ‘Yalnız’ ve ‘aşık’ adam, acılar çeken sevgilisinin eşiğinde cebinde biriktirdiği matemleri tutuyor. Tam üzerilerinde çevrelerine karşı hem duyarlı hem de duyarsız yaşamış ve yaşıyor olmalarının getirdiği gölgeler var. Bu insanlar, kendilerine çizdikleri sınırların da daralmasıyla her geçen gün biraz daha kayboluyorlar. Melodramik bir çıkış noktası, insan doğasının keskinliğinin içerisinde dakikadan dakikaya silikleşiyor. Haneke bazen bir cennete genellikle de cehenneme çevirdiği ‘tek mekan’ının içerisinde bizi ustalığına ve karanlık lirizmine boğuyor.

Ölüm, hayatın olduğu gibi ‘aşk’ın da son noktası olabiliyor. Hem de bunu bu kez sanki Haneke bizzat söylemiyor. İlk saniyesinden son saniyesine kadar kusursuz bir sahicilikle örülü filmi, onun adına hatta onun için de söylüyor. Haneke’nin en dolaysız, en sade ve en klinik filmlerinden biri olan ‘Aşk’, bu kez de bu kesinliğinin ve inandırıcılığının acısını her izleyenine yaşatıyor. Bahsettiğimiz yap-bozun en değerli parçalarından biri ‘Aşk’ın finaliyle birlikte geliyor. Her ne kadar bunu istemesek de, insanı, yaptıklarını, hissettiklerini, hissettiklerimizi tuhaf bir vicdani depresyonla birlikte anlamlandırmaya başlıyoruz. Çünkü Haneke bize karşı her zamanki gibi dürüst davranıyor. Karın boşluğumuza yediğimiz yumruk, geriye sonsuza kadar devam edecek bir düşme hissi bırakıyor.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
3 votes, average: 3,67 out of 53 votes, average: 3,67 out of 53 votes, average: 3,67 out of 53 votes, average: 3,67 out of 53 votes, average: 3,67 out of 5