Amerikalılar Orta Doğu’da: 10 Film

Kaan Karsan
Kaan Karsan
04 Şubat 2013

Senenin –özellikle eleştirmen nezdinde ve kendi ülkesinde- en çok beğenilen filmlerinden biri olan Zero Dark Thirty vizyona çıkmanın arifesinde. Biz de bu nedenle ülkeleri dünyanın öteki ucunda olmasına rağmen ne hikmetse Orta Doğu’da da sık sık karşımıza çıkan Amerikalıların yakın dönemde o uzak coğrafyada geçen filmleri masaya yatırdık. 1999’dan 2010’a kadar on filmin listelendiği dosyada lisanı olarak gizli bir oryantalizmle konuşan filmler, savaşı bahane ederek asker psikolojisini ele alan filmler, ‘masum Amerikalılar da savaşın oyuncağı oluyor’ diyen filmler ve amacı kendi otopsisini yapmak olan filmler de var.

Amerikalıların oldukça bıçak sırtı olan bu meseleye karşı çekingen bir tavır takındıkları açık… Bunu, konu üzerine çekilen en samimiyetsiz ve düşmancıl filmde bile kendini hissettiren ‘bizim de hatalarımız az değil’ bakışından anlayabiliriz. Ancak asıl soru bütün bu senaryoların, projelerin ve fikirlerin henüz portakalda vitamin olmadıkları yerde sorulmalı: Bu adamların orada ne işi var? Bunun bir cevabı yok. Aşağıdaki filmlerden bazıları bu soruya cevap ararken bazıları da konuya daha kaderci yaklaşıyorlar.

Three Kings (1999) – David O. Russell

three kings

David O. Russell’ın filmi Körfez Savaşı sonrasında hemen ülkelerine dönmeyip de varlığından haberdar oldukları bir hazineyi çalmaya karar veren asker ekibinin öyküsünü anlatıyor. Three Kings’in genel olarak çok ciddi bir tavır takınmak gibi bir derdi yok. Asıl amacı irili ufaklı mesajlarını verip mevzusunu temelde ‘eğlenceli’ kılmak. Bunu da bir noktaya kadar başarıyor doğrusu… Ancak filmin bir iki saniyesinde karşımıza çıkan ‘kendini sorgulama’ eğiliminin üstünde filmin sahip olduğu, coğrafyaya bir hayli mesafeli ve ürkek bir tavır var. Filmin ‘kendince’ ve hafif muhalif tavrı fazlasıyla yetersiz ve hâkim durumun elini güçlendiren türden. Tabii bu sonuç Three Kings filmini ne kadar ciddiye aldığınıza oranlı olarak değişebilir.

Syriana (2005) – Stephen Gaghan

syriana             

Syriana birkaç karakter üzerinden koskoca bir coğrafyanın –hatta komple dünya coğrafyasının- beşeri haritasını çizmek için çabalayan bir film. Stephen Gaghan’ın bu konuda seyircisini pek de umursamayacak kadar gerçekçi olduğu söylenebilir. Syriana genel olarak tüm bölgesel politikalara karşı mesafeli yaklaşıyor. Gaghan’ın bu yaklaşımı elbette ki adil bir filmin ortaya çıkmasına yol açıyor. Gaghan, Amerika’nın hem hakemi hem de oyuncusu olduğu bir oyunun ‘figüranlarını’, mevzusunu gereksiz yere dramatikleştirmeden(doğal bir şekilde var olan trajediyi kullanarak) matematiksel bir şekilde önümüze koyuyor. Gösterildiği dönemden konvansiyonel anlayışın dışında kalıyor olması nedeniyle pek de sesini duyuramayan film, önümüzdeki yıllarda dönemi anlamak için yararlanılan bir kaynak olarak kullanılabilir.

Jarhead (2005) – Sam Mendes

jarhead

Sam Mendes’in Jarhead’i ilk gösterildiği dönemde Kubrick’in Full Metal Jacket’ına yakınsayan tavrıyla bolca dikkat çekmişti. Mendes gerçekten de tüm bu savaş mevzusunun ‘basit’ yapısını bir kenara koyarak insan psikolojisinin giriftliğini ele alıyordu. Jarhead, bir anlamda bir deliliğin, delirmenin filmi. “Bu adamların Orta Doğu’da ne işi var?” sorusundan çok “Bu adamlar Orta Doğu’da ne yapıyorlar” sorusunu soruyor. Bu sorunun da bir cevabının olmadığının farkında ki, ‘dışsal bir savaş tecrübesinin’ aslında tamamen ‘içsel bir deneyim’ olduğuna varıyor. Bunda tabii ki filmin, bölgede askerlik yapmış bir askerin anılarından uyarlamasının büyük etkisi var. Jarhead, politik olarak doğru ya da yanlış olmaktan kaçınarak kişisel bir cehennemi tasvir ediyor.

The Kingdom (2007) – Peter Berg

the kingdom

The Kingdom’ın konuyla ilgili yapılmış en mayınlı filmlerden birini söylemek durumundayız. Ortalama bir muhalifliği arkasına alır gibi yaparak nedenselliği umursamayan ve insani mesajlar verir tavrıyla kendini kahramanlaştıran bir filmden söz ediyoruz. Peter Berg’in filminin bir anlamda gerilim yaratmayı başardığını ve kendini rahatça izlettiğini söyleyebiliriz. Ancak politik bir bakışla The Kingdom’ın oldukça bencil bir tavır takındığı çok açık. Bölge coğrafyasına ‘size de üzülüyoruz ama aranızdan bazıları bize yanlış yaptılar’ diye haykırmak dışında pek de bir arzusu olmayan film, Amerikan toplumunun ‘ortalamasını’ kucaklar cinsten.

Rendition (2007) – Gavin Hood

rendition

Gavin Hood’un Rendition’ı, Amerika’nın Orta Doğu politikası üzerine çok satan, anaakım gazetelerin yazdıklarının dışında bir şey anlatmıyor. Kendisini akranlarından farklı kılan özelliği ise hikaye kurgusunda yaptığı bir numarayla izleyenine bir ‘baştan gözden geçir’ uyarısı yapması… Hollywood filmlerine taslak olarak takdim edildiğini düşündüğümüz ‘doğuya bakış’ dokusu varlığını filmin her anında muhafaza etmeyi başarıyor. Tepedeki adamlar yapılan zulmün uygulayıcısıyken aşağıdaki adamlar masumiyetin koruyucusu kesiliyorlar. Yani, hem zulmeden hem de kurtaran, aynı politikanın bayrak taşıyıcısı oluyor. Evet, film kurduğu cümleleri elinden geldiğince ‘insan’a yakın kurmaya çalışıyor ancak bu son celsede pek samimi gelmiyor.

Redacted (2007) – Brian De Palma

redacted

Brian De Palma’ya Venedik’te en iyi yönetmen ödülü kazandıran Redacted aslında yönetmenin bugüne kadar pek de temas etmediği bir mevzuya yaklaşması açısından önemli. De Palma, elinden geldiğince savaşı estetize etmeden ve altın tepside sunmadan anlatıyor hikâyesini. Redacted, Amerikalı’ların ‘terör’ü bahane edip vardıkları Irak’taki kitlesel terörünü ele alıyor. İçerisinde oldukça etkileyici öyküler var. Zaten filmden akılda kalan bir replik, filmin tavrını iyiden iyiye özetliyor: “Ne yani? Ateş etmek ve bombalamak serbest ama tecavüz etmek değil, öyle mi?”. De Palma filmografisini başka nedenlerden ötürü takip edenler için heyecan verici bir film olmayan Redacted, en azından kendi meselesini anlıyor.

The Hurt Locker (2008) – Kathryn Bigelow

the hurt locker

Kathryn Bigelow’un Amerikan alegorisi olan Avatar’ın karşısında şahlanıp Oscar alan filmi, temel anlamda savaşın döngüselliği, nedensizliği ve hikâyesizliği üzerine bir film. Bigelow, savaşa bağımlı olan bir askerin kendi ahlak sistemi çerçevesinde yaşadığı psikolojik girdapların üzerinden hareket ediyor. Aslında tüm film boyunca başkarakterin ‘deliliğine’ ortak olup onun kadar deli olmayı öğreniyoruz. Tabii ki filmin her saniyesine hakim olan amansız bir gerilim de cabası… The Hurt Locker, aslında bittiği anda samimi ve derdi anlaşılır bir film. Ancak Bigelow’un Oscar sonrası yaptığı açıklamalarıyla samimiyetinden çok şey kaybediyor.

Body of Lies (2008) – Ridley Scott

hurt locker

Ridley Scott’ın Türkçe adıyla ‘Yalanlar Üstüne’si Amerika’nın Orta Doğu politikasına karşı olan en anaakım bakıştan yola çıkıyor. Bu bakış da şu: “Bizim çok yanlışımız var; ancak onlar da az öcü değil.”. Body of Lies bir politik gerilim ve oldukça formülize… Ana çatışmasını oluşturduğu ‘Amerika’da gündelik işleriyle uğraşan CIA ajanı’ ile ‘Orta Doğu’da ölüm kalım mücadelesi verenler’ kontrastı bile Scott’dan beklenmeyeceği kadar sığ… Filmin tüm gücüyle ‘oryantalist’ bir bakıştan kaçmaya çalışan yaklaşımı da hem senaryosundan hem de karakterlerinden ötürü patlak veriyor. Body of Lies, ‘Yalanlar Üzerine’ kendi yalanlarını konuşuyor.

Buried (2010) – Rodrigo Cortes

buried

Rodrigo Cortes’in savaşı bir bahane olarak kullanarak başka bir türden bir gövde gösterisi yapmak istediği filminin ‘işini yapan masum Amerikalı’dan yola çıktığını söyleyebiliriz. Amerika politikasının acılarını çeken masum bir Amerikalı var odakta. Hem de bu kez bir asker değil; kamyon şöförü… Ancak bu bile bir bahane. Çünkü Rodrigo Cortes’in asıl derdi, daracık bir mekânda hapsolan bir Amerikalıyı –bir tabutun içerisinde-,  yaşadıklarını anlatmak. Cortes, çok da doğrulanabilir/yanlışlanabilir sulara girmeden ufak bir gerilim öyküsünü ele alıyor. Ne kadar başarılı olup olmadığı tartışılır; ancak filmin ‘kurban’, ‘sanık’ ve ‘kurtarıcı’ hakkında sarf ettiği özensiz sözler mühim kabul edilebilir.

Green Zone (2010) – Paul Greengrass

green_zone

Amerika’nın Irak işgali üzerine çekilmiş filmlerden biri de Paul Greengrass’in Green Zone’u… Paul Greengrass’in konuya olan yaklaşımını ne kadar değerli bulsak da filmin mevzuyu ‘birkaç kendini bilmez’e indirgiyor olması sıkıntılı… Amerika’nın aslında durumu düzeltmeye, işleri rayına oturtmaya çalışır bir yöneliminin olduğu pek de inandırıcı gelmiyor. Tabii tüm bunların dışında Paul Greengrass, elinden geldiğince dinamik ve akıcı bir film çekmiş oluyor. Film Irak’a demokrasi götüren Amerikalıların tüm ülke üzerinde kurduğu yanılsamadan kurtulmayı başarıyor; ancak sıyrıldığı bu politik yanlıştan yola çıkıp daha şık ve dikkate alınır bir noktaya varamıyor.

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter