American Honey (2016): “Amerika Gibi Hissediyorum!”

American Honey’i ağrılı bir büyüme hikayesi olarak izleyebiliriz; yüksek tansiyonlu bir aşk katastrofisi olarak da, türevleri kadar davetkar olmayan bir yol filmi olarak da; ya da belki John Hughes’un tatsız bir ‘kahvaltı klübü’ olarak. Her ne şekilde algılasak da ortak hissi, “mükemmel kusurluluk” olacaktır American Honey’nin. Her bakışta başka bir cangılın kendi içine üflediği yaşamla mükemmelleşen, ve bu ölçüde Darth Vader gibi kötülüğü iyiliğinden sebep olagelen, kontrastlarla örülü bir kusurluluk.

AVM otoparklarında, benzinliklerde, zengin muhitlerde kapı kapı dolaşarak, artık kimsenin okumadığı dergileri satmaya çalışarak, onlara kimsenin sormadığı hayallerini kazanan bir minübüs dolusu “kayıp” genci takip ediyoruz. Amerika gibi rüya ve hayal satmanın cenneti olan bir “dreamland”de, tam olarak ne yaptığını bilmediğimiz (ve bunun giderek önemsizleştiği) ekip başı Krystal, sözkonusu “kayıp gençliği” belirli bir yüzde karşılığında turne gibi kent kent dolaştırıp bu dergileri (iş dünyası, el işi, porno…) sattırır. Ancak kimsenin, hayal pazarlamanın biricik aygıtı olan bu dergilere, yani hayale ayıracak vaktiyle nakti yoktur. Zaten gerek de yoktur. Dergilerin satışı, varışı olmayan bir turnenin devamlılığı ve kolektif bir “bulunma” hayalinin sürekliliği için önemlidir sadece. Minibüsün tekerleklerini döndüren, bu hayal alış-verişidir.

american_honey_1

Kendi içlerinde bir işleyiş sistemi olan ve peşi sıra “kaybolduğumuz” Star’ın aralarına katılması itibariyle eklemlendiğimiz grup, yersiz-yurtsuzluğu, flanöz yaşayışı ve hiçbir ahlak tahakkümüne dahil olmayışıyla kendi hayalini yaratabilmeye övgü niteliği taşıyor filmde. Arnold, irili ufaklı hayvanları grubun değdiği her yere dahil ederek hayalsizleşmenin ve dolayısıyla yaşamsızlaşmanın ortasında bir minibüs içinde/etrafında yaşayan gerçek bir hayal, bir orman inşa ediyor. Nefes alan, her kilometrede genişleyen, kendi serbest ekonomisini yaratan… Coğrafya arşınlayan minibüs, coğrafyanın kendisi oluveriyor. Filmin açılışında çöplükte bulduğumuz Star’ın, çalıntı bir araba içinde “I feel like America” (Amerika gibi hissediyorum) diyerek dans etmesi ve bu anın filmin afişine kadar konu olması pek boşa değil. Amerika idealinin birebir sindiği kovboy şapkalı adamların evinde düştüğü havuzda ayakları yere basmayan Star, o çalıntı arabada “Amerika gibi hissetmesi” üzerine hayal seyyarlığında kendine düşen payı alıyor. Kendi hayalinde yeniden doğmasını seyrederek noktalıyor kendini film de: Kağıt parçasıyla havuzdan kurtardığı arı gibi, ormanda yaşamanın hayalini kuran Star bu kez ayakları yere basarak çıkıyor sudan.

american_honey_2

Arnold’un kariyerinin en başından beri imza gibi istikrarla 4:3 formatta çektiği kadrajları, günümüz İngiltere varoşları (Fish Tank) ve vahşi 17.yy kırsalından (Wuthering Heights) sonra şimdi de “vahşi” Amerika’yı kucaklıyor. Tüm çıkışsızlığı ve darlığıyla aynı format, tesadüfi bir tercihten ziyade bir kez daha bir Arnold karakterinin dünyası için vazgeçilmez bir anlatım biçimi oluveriyor. Sinemayı kutsayan, salonu yaklaşık 3 saatliğine bir karnaval alanına çeviren dinamik görüntü estetiğine R&B, indie, country, pop gibi temel müzik janraları da son yıllardaki en iyi müzik kullanımlarından biri olarak eşlik ediyor ve filmi bir dere yatağı gibi içine alarak akıtıyor. Özellikle, filmi klibinin uzun bir versiyonu olarak da sevebileceğimiz Rihanna – We Found Love ile finale özenle yerleştirilmiş Raury – God’s Whispers başta olmak üzere, soundtrack bandı, meseleye destek çıkıp öyküyü çözümleyen paralel bir anlatım işlevi de görüyor.

160 dakikalık süresi boyunca bir kere bile zamanı hissettirmemesi bir tarafa, bittiğinden saatler sonra bile kafada akmaya, bıraktığı yerden sonrasının izini grupla sürmeye devam ettiren, seyirciyle bu anlamda biyolojik olarak da bağ kurabilen ödül gibi eşsiz bir anlatı var karşımızda. Dolayısıyla yönetmenin kamerayı minibüsün gelişigüzel koltuklarında oturtup seyirciyi gruptan biri olarak hissettirme konusundaki başarısı, sinemayı kutsamakla ifade edilesi… Andrea Arnold’un pencere camlarında tutsak kalmış, havuza düşmüş “hayal ormanı” arıları ve kelebekleriyiz. Kaplumbağayı takipteyiz.

Eray Yıldız

***

Yönetmen: Andrea Arnold

Senaryo:   Andrea Arnold

Yapım: ABD, Birleşik Krallık, 2016

Oyuncular:  Sasha Lane, Shia LeBeouf, Riley Keough, Arielle Holmes

Süre: 114′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5
Araç çubuğuna atla