Ah Güzel İstanbul (1966): Mazi Kalbimde Yaradır

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
15 Mart 2013

İnsanlar yaşlandıkça yumuşuyor mu? İnsanlar deyip, genelleme yapmaya gerek yok. Sert, haşin, öfkeli, takıntılı bir çok insan; zaman aktıkça, empati ve tecrübe arttıkça daha olgun, daha şefkatli olup hayatla kavga etmeyi bırakarak onunla barışma yoluna gidebiliyor. Kendimden başlayarak yaptığım bu sorgulamanın, bana yönelik sonuçları konusunda hiçbir zaman emin olamadım. Bu konuda en fazla; hayatla ateşkes imzaladığımı söyleyebilirim, soğuk savaşımsa sürüyor hala.

Peki ya Sadri Alışık’a candan bağlılığımı, Atıf Yılmaz’ın büyük yönetmenliğine ve büyüklü-küçüklü filmlerine merak salmamı ve tüm bunlarla birlikte Türk Sineması’yla olan hesaplaşmamı başka türlü nasıl açıklayabilirim? Küçük odasında yabancı müzik ve yabancı sinemaya gönül vermiş(kitaplar konusunda yerliye karşı anti-faşist bir tavrım yoktu neyse ki); yerliye aşağılarcasına burun kıvıran, üstelik yabancı müzik/sinema kavramını salt bulunulan toprak üzerinden tanımlayan biri nasıl olur da bu derece döner? Davaya ihanet midir bu? Öyleyse bile bu ihaneti çok sevdim ben.

Keskin bir viraj alıp, filmin kendisini ve hikayesini anlatmaya geçmek isterim artık. Gündüz çorbacı-gece meyhaneci Rıfkı’nın mekanında, akşam içkiyi fazla kaçırmış ve orada uyuyakalmış, ayılmak için önünde bir çorba kasesi, şapkası ve hakkında sipahi tabirini kullandığı sigarasıyla insancıl, kalender Haşmet İbriktaroğlu(Sadri Alışık’ın can verdiği en unutulmaz karakterlerden biridir), tatlı tatlı kendini tanıtarak hikayeyi başlatır Ah Güzel İstanbul’da. Köklü ve soylu bir aileden gelmiş bir paşa torunu, eski bir İstanbul beyefendisidir Haşmet. Ancak Halet Rezaki’nin yaşamına benzer bir şekilde; mal mülk intikal etmiş, seyyar fotoğrafçılıkta karar kılmıştır hayat yorgunu, rahat vurgunu miskin Haşmet, tembel Haşmet. Mahalleli tarafından sevilip sayılan, bolca talibi olan gözde bir bekardır da aynı zamanda. Yakın arkadaşları, dert ortakları ve içki masalarının değişilmez müdavimleri olan balıkçı İbrahim(İhsan Yüce), aktör eskisi Şefik(Feridun Çölgeçen) ve mahalle bakkalı Halil(Danyal Topatan) tarafından bu taliplere yamanmak istense de; orta halli, okumuş veya zengin olması fark etmez, hepsine bir kulp takar ve bu taleplere/taliplerine aldırış etmez. Çünkü hüzünlü hayatında: ‘‘Ne bitecek, ne de başlayacak bir işim var. Ölüm ayrı’’ derken hissettirdiği büyük bir boşluk vardır ve tesadüf eseri kendisine fotoğraf çektirmek için gelen Ayşe Goncagül’le(güzel, naif bir kompozisyonla Ayla Algan, filmde soyadı gibi genceciktir) içindeki boşluğu doldurmaya çalışacaktır.

ah güzel istanbul 1

İzmir’de fakir, kalabalık nüfuslu bir gecekondudan, ayrıca dönerse şiddetle karşılanacağı ve fabrika işçisi olacağı  bir ortamdan; artiz olma hayalleriyle İstanbul’a kaçan Ayşe, geldiği yerde hayallerinin aksine bambaşka, kirli ve merhametsiz bir dünyayla karşılaşır. ‘‘Gerçekte kaldı mı bilmem ama benim gönlümde hala bir güzel İstanbul yaşar’’ der Haşmet İbriktaroğlu. Ancak İstanbul yalnızca onun gönlünde böylesine saf ve temizdir. İsminde buram buram ironi kokan Medeniyet Pansiyonu’na düşer önce Ayşe’nin yolu. Randevu evi gibi çalışan bu pansiyonda, sinemaya ilk adımlarını atan jilet gibi, janti bir Erdal Özyağcılar; masum, iyi, güzel Ayşe’yi fotoğrafçı kılığında ‘kötü yola’ düşürmeye çalışır. Haşmet, onu bu bataklıktan ve daha pek çok yanlıştan kurtarır. Ayşe’ye artiz, şarkıcı ya da şöhret olarak kolay yoldan para kazanmanın bedelinin ahlaki değerleri hiçe saymak olduğunu anlatır, cafcaflı-cakalı gözüken Batılı eğlencelerinin ve hayat biçiminin süslü yalanlardan ibaret içi boş, yozlaşmış kimliğini ifşa eder. Tüm bu çalkantılı süreçte Ayşe, iki uç arasında gider gelir. Artiz olma hayallerini gerçekleştirebilmek adına; Batılı çevrelerin, sosyetenin hatta filmde geçen okkalı tabirle ‘anası babası belli olmayan kozmopolit maskaraların’ içinde tutunmaya çalışır. Onlarladır, ama onlardan değildir. Ayrıca karakteri de ‘fahişeliği beceremeyecek kadar sağlam’dır. Buna karşın, Haşmet ise ona yalanlara aldanmadan ekmeğini kazanacağı düzgün bir iş, namuslu ve temiz bir yaşam vaat etmektedir. Karşılıklı olduğu zamanla açığa çıkan güzel, temiz, saf bir aşkla…

Ah Güzel İstanbul’u ilk kez küçük odamda izlediğimde, film kalbimde erimeye, sızıya, sıcaklığa neden olmuştu. Yine de aklımdan; filmin, hayata ve aşka ilişkin görüşlerinin biraz abartılı ve karikatür olduğu yönünde düşünceler geçiyordu. Her ne kadar dönemsel ve toplumsal bazlı değerlendirme yapmaya çalışsam da; Tazminat’a uzanan, gerçek anlamda Batılılaşma hareketinin/arzusunun film tarafından algılanma biçimini anakronik bulmuştum. Bir nevi Ahmet Mithat Efendi’nin tarihi romanı Felatun Bey ve Rakım Efendi’nin farklı bir biçimi(zamanla değişen bir kültürel iklim içinde, çok daha derini) karşımdaydı. Peki sonrası? Sonrası yeknesak zamanlar… Filmin üzerinde biriken toz tabakasının farkında olmadan günlük hayata kendimi kaptırıp, Ah Güzel İstanbul’u unutuşa geçmiştim.

Haftasonu bir öğle vakti, salonda otururken; televizyonda filme bir kez daha rastladım ve bu tesadüfe sevinerek, şevkle izlemeye koyuldum. Ben yine ezberimdeki kuvvetli ve afili cümleler, klasik şablonlar, verilmiş referanslarla adeta modern-Felatun Bey gibi filmi seyre dalmışken, annem de benimle beraber izlemeye başladı. Filmin sonuna geldiğimizde annem; her nasılsa daha önce hiç aklıma gelmeyen, karmaşıklıktan uzak, basit bir tespit yaptı. ‘‘Kız başarılı olsaydı, bu adamla devam etmezdi ki’’. Derin bir sessizlik hakim oldu salona. O an, gerçekten hiçbir şey diyemedim. Evet Ayşe, filmdeki yaklaşımla karaktersiz olmadığı için başarılı olmuyordu. Onlar da, kızı karaktersiz veya namussuz olmadığı için içlerine almıyorlardı. Ancak ya Ayşe; Haşmet’in-müzikli bir mekanda denk geldiği- Galatasaray’dan pek sevmediği eski arkadaşı Hıyar Şakir(Bilge Zobu) gibi bir yapımcıyla başarılı olsaydı? Belki de Ayşe, filmde ona atfedilen özünü bulmasına neden olacak mağlubiyeti yaşamayacağı için Haşmet’e geri dönmeyecekti.

ah güzel istanbul 2

Burada, Sadri Alışık’ın oynadığı bir başka hüzünlü ve güzel film Ah Müjgan Ah’a küçük bir parantez açmak gerekir. Ah Güzel İstanbul’da olduğu gibi, bu filmin de senaryosu yine Yeşilçam’ın unutulmayan çınarlarından Sefa Önal’a aittir. ‘‘Gözleri dört kere lacivert’’ Müjgan(Esen Püsküllü), Hüsnü’nün(Sadri Alışık) aşkına karşılık parayı tercih eder ve Hüsnü’yü terk eder. Burada yine bir başka arzu yahut materyal, aşkla aşık atıyor. Ah Müjgan Ah’da seçim, materyalden yana olmaktadır. Ancak Ah Güzel İstanbul’da ise aşkın, arzuya yani artiz olma hayaline galip geldiği konusunda bir netlik yoktur maalesef.

Yazının son bölümüne yaklaşırken; aslında bu yazıda filmin oluşmasında büyük katkıda bulunan Atıf Yılmaz, Sadri Alışık, Safa Önal ve Ayla Algan başta olmak üzere, usta sanatçıların adlarını birkaç övgülü tabirle geçiştirmeye çalışmak niyetinde olmadım. Ancak Ah Güzel İstanbul’un güzelliği ve büyüsü, öylesine gözlerimi kamaştırdı ki; sadece bir semt adı olmadığı bariz bir yadırganmayla bana hatırlatılabilecek bir mahal ve onun saygıdeğer mahallelileri için, içten içe bir vicdan azabı duyuyorum açıkçası. Bunu politik doğruculuk için değil, samimiyetle söyleyeceğim. Bu isimlerin her birinin başlı başına kitap konusu olduklarını düşünüyorum. Ayrıca adı bu satırlarda anılmayan yan rollerdeki oyuncularından figüranlarına, görüntü yönetmeninden film müziklerini düzenleyen Metin Bükey’e hepsi -klişe tabir bile olsa kullanmaktan çekinmeyeceğim- ‘filmde emeği geçen herkes’ büyük saygıyı hak ediyor.

Mühendislikteki çalışma biçiminin(en azından kendi payıma düşen) getirdiği orta karar konforun verdiği rahatlığa yenilip, adeta üzerime sinmiş yazıya mesafeli duruşumun etkilerini üzerimden atmak ve ‘‘siz mühendislik yapın, sadece mühendislik yapın, yalnızca mühendislik yapın’’ şeklinde gelen iç seslerle bu yazıyı yazmak ne kadar zor. Küçük odasında hayallere dalan ve bu hayallerin pek çoğunu içinde söndürmek durumunda kalan birine Sadri Alışık’ın ve Atıf Yılmaz’ın ve de Türk Sineması’nın şefkatli kollarını açması ne kadar güzel. Bir film izledim ve hayatım değişti mi denir mi buna bilemem ama kendi dertlerimle dertlendiğim zamanlarda bile siyah-beyaz, nostaljik bir Sadri Alışık filmi yahut Atıf Yılmaz başyapıtlarından birini açar, gazoz içerekten mai hülyaya dalarım. Hiç uğruna üzülmüşsem de çarşılara süzülür, bir sinema bileti alır, güzel bir filmle karşılaşmaya meylederim. Çünkü bu hayatta her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.

(Mayıs ’12, kişisel arşiv, küçük değişimler, devinimlerle)

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5