A United Kingdom (2016): Kes Yapıştır!

Amma Asante’nin üçüncü filmi A United Kingdom, yönetmenin önceki işlerinden aşina olduğumuz yapıda, kadın merkezli ve ilelebet resmî bir dille hikayesini anlatıyor. Film Botsvana payitahtında hükümdar olarak yerini almak için sırasını bekleyen genç Kral Seretse Khama’nın Londra’daki tahsili devam etmekte iken beyaz, İngiliz bir kadına gönlünü kaptırmasıyla başlıyor. Dillere destan, engel tanımayan aşkları beyazperdede tıpkı filmin mesajı gibi görünmezliğe oynasa da henüz bağımsızlığını kazanamamış, Birleşik Krallık himayesi altında varlığını sürdüren ülkede çift ırklı birlikteliklerin kapısını araladığı için diplomatik patırtılara sebep oluyor. Dolayısıyla Asante’nin ait olduğu kültürden bir parça sayılabilecek bu hadise, hele ki filmin kendi içerisinde kurduğu denklemde hemcinsinin rolü daha büyük iken eline düşünce beklentilerin artmasını doğal karşılamak gerek.

Esas kadın karakterimiz Ruth Williams, ayağını Botsvana’ya basmadan önce Londra’da ailesiyle mazbut, ahşap kokulu klasik bir ev hayatı sürdürüyor. Bu cetvelle çizilmiş düzeninde hayalini dahi kuramayacağından, mağrur Seretse Khama ile yolları kesişince başkalık Ruth’un evreninde kendine yer bulamayacakmış hissiyatını yaratıyor. Lâkin filmdeki ahlak pornosunun asıl sahibesi bu kadın ve daha evvel yapmacık kentli hassasiyetini Eye in the Sky‘da Orta Doğu’yu arka planına alarak yedirmeye çalışan senarist Guy Hibbert neye ihtiyaç duyduğunun gayet farkında. Bu yüzden aceleci davranıp ilk aşamada tanıttığı karakteri hızlıca yeniden yaratarak yeni koşullara ikna ediyor ve sorgulamasına dahi izin vermeden bilinmezliğin ortasına bırakıyor. Buradan sonrasında da halk, iktidar ve emperyalizm üçgeninde kısır bir döngü halinde süregelen savaşın tüm kirli işlerini sırf hikayesinin şirazesi kaymasın diye siyahi adama yaptırıyor. Yalnız yaşanmış öykünün özünde de bu adamı yüreklendiren, çocuk beklerken beş yıl boyunca farklı ülkelerde yaşama ihtimaline savaş açan yürekli kimse yine Ruth.

Bu noktada akla geçmiş severliğin makbul olduğu şimdiki ana akım anlayışında ara ara doksanlara ışınlanmanın her kökleşik anlatı için kaçınılmaz yazgı olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Fakat soğukkanlı aşk kadını Ruth’un kendi hayat öyküsünde bile yardımcı eş pozisyonuna düşürülmesi janra taze bir soluk getirmeyen anlatımı ve düşünce biçimiyle kameranın arkasındaki Asante’nin kimliğine yaraşmıyor. İktidarsız adam ve destekleyici kadın denklemi sinemadaki yeni dönem kadın hareketinden ziyade pederşahi yedinci sanat örneklerine yakın. Nefes almak isteyen seyirci için tutunacak bir dal yok, ki zaten filmin denklemi bozulmasın diye eksilerini karşılayabilecek kazanımlar edindirmesi de mevzubahis değil. Hâlbuki bu melekeler sürekli aynı damara basan, azınlık öykülerini ekseriyetçi kafa yapısıyla dillendiren birinde varlığını hissettirebilmeliydi.

Filmin en büyük talihsizliklerinden biri de renkleri el değiştirmiş Jeff Nichols filmi Loving‘den bu kadar kısa bir süre sonra gösterime girmesi. Nerede o düzayak hisler, insan faktörünü asla unutmayan politik bakış açısı, tekstin ruhuyla ekonomik oynayan oyuncular? Hollywood’un ezberini yaptırdığı içtimai prensiplerin üzerinden mürekkebi bitmiş fosforlu kalemle geçmek dışında ne iş görüyor A United Kingdom? Belli ki prodüksiyon başlamadan evvel kötü öncüllerinden kalma bir muhteva listesi geçmiş ellerine ve teker teker uygulamaya girişmişler. Puslu 1947 Londra’sında ritmi şaşmış caz müziği tarihin tekrar altını çizecek bir gramofon görüntüsüyle pekiştirilmiş, dönemin gündemini usulca diyaloglara yedirmek yerine hiç ellenmemiş gazetelerin manşeti göze sokulmuş. Öyle ki gebelik bile isyan günü sonlandırılmış. Doğum yapılınca kadın ile bürokratik eziyete maruz kaldığı ülke arasındaki zoraki evlilikte kocakarıların sözlerini haklı çıkarırcasına problemler sekteye uğramış, bebek ilişkiyi kurtarmış. Kapanışta da gerçek resimlerle ölçeği senaryodan 10 kat büyük bir dönem hızla özetlenip bir görev daha yerine getirilmiş. 120 dakikanın içerisine kaç kullanılmış formül sığdırabilir deneyi tam olarak bu film galiba.

Neredeyse on saat gibi hissettiren A United Kingdom‘da kapana kısıldıkları durumu son çeyrekte fark eden ana karakterler için seyircinin beklentileri doğrultusunda servis edilen bir sahneye, kaba bir tabirle Oscar klibi değerinde ince düşünülmüş bir mizansene de rastlayamıyoruz ne üzücüdür ki. Oysaki arzuları, misyonları hep bir ciddiyetin altında düzülen tarihi kimlikler bu kuraklıkta bir damla suya, hayatlarının bir şekilde yeşertilmesine, ödül kokulu sahte bir tirata hasret. Sınıfsal farklılığa kadar dem vurulacak sayısız cefa olduğundan içi hınç ve gazap dolu karakterlerin hislerini görmemize nedense vakit yaratılmıyor. Kendi kuyruğunu kovalayan anlatıda süre ekonomisi yapmanın ne esprisi var, o da bilinmez. Sürükle bırak mantığındaki bilgisayar oyunu misali, endişeler başrolleri paylaşan David Oyelowo ile Rosamund Pike’ın üzerine imleçle getirip bırakılmış. Olabildiğince kuru, akıl almayacak aşinalıkta tüm ayrıntılar.

Demem o ki koca bir krallığı kökünden sarsan aşka hükmetmiş ülkeyle adaş olan film, lacivertin ıslatılıp ıslatılıp önümüze konan aynı tonunu aratmıyor. Film üretme eylemi eğer ki ikinci el klişelere yeni bir oyuncu kadrosu ya da iklimi ayrımlı bir toprak parçası monte ederek sürdürülürse yaptığı kof esere sağır edici nutukları, görkemsiz yengileri sığdıran sinemacılarla işimiz kolay kolay bitmez. Bu mekanizmaya henüz dur diyebilecek alternatif bir kontrol yöntemi de yok. Sistemin pas tutmuş kurumsallaşmış ayrımcılığına, ön koşul gözetmeden yeni nesil vizyonerlerin kucağına coşkuyla ödevler bırakılarak cevap verilmeye başlandı. Ama bugüne kadar sektörde hakkı yenmişleri koruma altına alan bu heyecan verici görev dağılımı, sırf arsızca varlığını sürdürmüş faşizm başka bir tarihsel olaylar bütününde vuku buluyor diye hikaye anlatma sanatının ehemmiyetine aldırış etmememize engel değil.

Umur Çağın Taş
twitter

***

Türkçe Adı: Aşkın Krallığı

Yönetmen: Amma Asante

Senaryo: Guy Hibbert, Susan Williams (roman) 

Yapım: Çekya, İngiltere, Amerika 

Oyuncular: David Oyelowo, Rosamund Pike, Tom Felton 

Süre: 111′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla