“A Separation” üzerine karalamalar

Kaan Karsan
Kaan Karsan
20 Ekim 2011

Not: Yazının filmi seyretmeyen sinemaseverler tarafından okunması tavsiye edilmez.

İran’dayız. Kötü ya da iyi, burası tarihin değişimler ülkesi. Siyasetin, rejimi, alışkanlıkları, kavramları, dini ve elbette ki insanı değiştirdiği, kötü bir silgiyle silip defalarca yeniden çizdiği acı dolu bir ülke. Tıpkı yönü, amacı ve sonucu kıyım olan bir çarkı bozuk bir sistemin yarattığı her toplum gibi, acılarla büyümüş çocuklar, acıyı içselleştirerek sahip olduklarıyla ellerindeki hayatı tanımlamaya çalışıyorlar. Bir de üstüne üstlük modernizmin sahte yanılsaması içerisinde şen kahkalar atan ‘öteki’ler tarafından hiç hak etmedikleri halde topyekün ötekileştiriliyor ve bazen yok sayılıyorlar. Halkı dinin ellerinde oyuncak eden korkunç bir siyasi çıkmazın yanısıra kültürel ve tarihi miraslarına hakaret eden bir açmazın kucağında acı hezeyanlar yaşıyorlar.

Naader ve Simin var. Ötekilerin tabiriyle ‘batılı’ görüşleriyle İran’ın mevcut siyasi konumundan oldukça uzakta duran, yeni dünyaya ait bir çift. Azınlık gibi gözükseler de İran’ın fark edilmeyen çoğunluğunu temsil ediyorlar belki de. Fakat kendi içlerinde yaşadığı sıkıntılar nedeniyle ayrılmayı düşünüyorlar. Simin, ülkesinden kaçıp kendi yaşam mantalitesine daha uygun bir yere yerleşmeyi düşünürken Naader, ait olduğu toprakları ve çok hasta olan babasını bırakamayacağını söylüyor. İşte bu kadar modern bir sorunları var. Tanıdık, olağan ve farklı durumlara uyarlandıkça modernleşen bir sorun…

Naader ve Simin’in büyüme sancıları yaşayan bir kızları var. Bir de Naader’in boşanma davası esnasında evine gelmeye başlayan ve babasına bakıcılık yapacak olan Razieh ile ailesi. Razieh zor durumda. Para kazanamayan, borçları olan bir eşi küçük bir kızı var. Her ne kadar ağır olsa ve onu pes etmenin eşiğine getirse de, yalnızca fedakar olduğu için yapmaya çalıştığı bir de işi var artık Naader’in yanında. Naader artık bekar olduğu için, kocasına bundan bahsedemese de, bütçelerine katkı sağlayabileceği bir mesleği var.

A Seperation’da insan var. Yönetmen Asghar Farhadi’nin, gözlemci ve tarafsız kamerasının tek amacı, insanı olduğu gibi sunmak aslında. Öyle ki, suç da gerilim de ve çok egemen bir duygu olan öfke de son derece gerçek bu filmde. Haklı ve haksızın kendi köşelerine çekilip film icabı çarpıştıkları ve bir kazananı bir de kaybedeni olan yapay bir savaştan ziyade, haklının haklıyla, haksızın da haksızla tartıştığı, o an yaşanıyormuş kadar doğal bir kesit var karşımızda. İnsan dedik ya işte, aynen öyle, insan var. Birçok doğrusuyla ve birçok yanlışıyla, her adımında bıraktığı izlerle ve yine her adımında yüklendiği hislerle en az bu yazıyı okuyan biri kadar gerçek insanlar var.

Hayatta da böyledir, bir mevzuda “haklı” ve “haksız” aramak ne kadar kolaysa, onları bulmak o kadar zordur. Zira yaşanılan her sorun, anlatıldığından çok daha karmaşık ve zordur. Büyük resmi oluşturan her düşünce, kendi içinde taraflı ve bencildir. Ancak evren, diyalektiktir. Eğer işin içinde gerçekten de insan varsa ve bir eser gerçekten insanı anlatmaya hevesliyse, en az insan kadar gerçek olmalıdır. İnsanın asıl mimarı kusurlarıdır. Çok katmanlı, anlaşılmaz ve güvenilmez bir varlık olan insanı, ancak onun kadar katmanlı bir anlatı yöntemiyle, anlatılana sihir yapmadan ve insana inanmadan anlatabilirsiniz. Eğer Naader’e, Simin’e ya da Razieh’e körce inanmayı seçerseniz, kandırılır ve oyun dışında kalırsınız.

İran’ın karmaşık ve ironik bir şekilde bir o kadar da basit sosyokültürel yapısında kendi dertleri içerisinde kaybolan ve büyük bir sorun karşısında kendilerine bile yalan söyleyebilecek varlıklar haline gelen insanların hikayesi anlatılıyor. Yani hepimizin hikayesi. Doğuştan bencil benliğimiz, sözüm ona bir nefsi müdafaa ile  kendi kişiliğimizi bile kandırabilecek manevralarda bulunuyor. Bu yüzden ne Naader haklı, ne Simin, ne Hodjat ne de Razieh. Tıpkı hiçbirinin haksız olmadığı gibi. Hayatın ve kendi yapmadıkları seçimlerin ıssız bir adaya bıraktığı bu insanlar, içgüdüsel tercihleriyle bir umut ışığı ve çıkış yolu arıyorlar aslında. Kendilerini suçlayabilecekleri düşüncelerle birbirlerini suçlarken düşündükleri tek şey daha iyi yaşamak aslında. İnsanın kırılması çok zor olan o sert kabuğunun altında, ortak bir gaye yatıyor işte. Soluduğu havayı daha iyi hissetmek ve en çok da, daha az üzülmek. Yalana karışmış doğru, doğruya karışmış yalan dudaklar arasından dışarı çıkarken, “kendim” diyor insan, çünkü bu tek elinde olan.

Bir de çocuklar. Olan bitenden habersiz gözüken, en az Asghar Farhadi’nin kamerası kadar mesafeli, suskun ama üzgün. Acıyı en az dillendiren ama en çok yaşayan çocuklar. Çünkü gerçekler onların süzgecinden geçerken yalana bulanmıyor işte. Çünkü onlar etraflarında olan biteni taraflandırmak için çok temizler. İhtiyacımız olan masumiyetin yok olmasını da zaten onların gözlerinden izliyoruz usulca. Çünkü, çocukları kimse anlamasa da çocuklar her şeyi anlıyorlar.

“Bir Ayrılık”, değil aslında, birçok ayrılık ve birçok veda bu film. Ortak bir siyasi suçun, masumiyet üzerindeki izdüşümü… Doğrunun bazen yanlış, yanlışın ise bazen doğru olabileceğini gösteren, insanın kanına doğduğu anda enjekte edilen bir hastalık bu. Bir hakim karşısına geçip, daha “haklı” olmaya çalışmanın karanlık bir avantürü. Dramatik  gerilim sinemasının, her daim güncel kalacak bir başyapıtı “Bir Ayrılık”. Sinema için olduğu kadar “insan” için önemli. Uzaktan konuşmak kolay olsa da, birçok şey artık sır değil. “İnsan” da sırları azalmaya başlayan varlıklardan yalnızca biri. Bir değil, binlerce bakış açısı bu film; ancak yalnızca, bakmasını bilene…

kaankarsan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5