A Prayer Before Dawn (2017): Arınma Tüccarlığı

Beyaz adamın kirlenmesi daha güzeldir. Çünkü belli ki temizlenmesini izlemeyi yıllardır gerçekten çok seviyoruz. Bazen bir gangster öyküsünde, bazen bir hapishanede, bazense bir boks filmiyle… Dönem dönem bıkkınlıktan gelen demodelikle çatısı değişse de vurduğu dipten inançla çıkan adam hikâyesi raflarda ilk günkü gibi taptaze duruyor. İngiliz boksör Billy Moore’un 2014 yılında yazdığı ve çok satanlar listelerinden inmeyen aynı adlı anı kitabından uyarlanan A Prayer Before Dawn da bu kutsal arınma destanlarının hakkını veriyor.

Billy Moore kendi hikayesini anlattığı kitabında çocukluğundan itibaren detaylara yer verse de film, Moore’un içine düştüğü karanlık Tayland sokaklarından öncesine neredeyse hiç ilişmiyor. Açılış sekansında bu genç İngiliz’in madde bağımlılığının pençesinde olduğunu ve Batı’da bilinen boks sporuna pek benzemeyen Muay Thai ringlerinde dövüştüğünü görüyoruz. Yine de buralara nasıl geldiği ya da bunları neden yaptığı konusunu sorgulamayacağına dair sözleştiği seyircisini elinden tutup bu çukurun karanlığına çekiyor yönetmen Jean-Stéphane Sauvaire. Filmin tüm şeklini belirleyen bu anlatı tercihleri sayesinde yorum yapmayan, tanıtmayan ama herhangi olası bir merak unsuruna da mahal vermeyen ağzı sıkı bir ritim tutturuyor. Bu ritmin özellikle iyi işlediği ilk 45 dakikalık bölümdeki grafik olarak ezberimizde yer alan cilalı şiddet sahnelerinin diğer yarıdaki aklanma yolunu daha etkili kılmaktan başka bir işlevi olmadığını anlamamız ise çok sürmüyor. Artık bir şekilde tarafı olduğumuz kahramanımız yoluna çıkan etik dönemeçleri sorgulamadan atlayarak geçtikçe filmin ritminin de gevşeyerek yaprakları açılıyor.

Dibe vurmuş ring kahramanlarından duymaya alışık olduğumuz “bana değişeceğime dair inancımı gösterebileceğim bir şans verin” seslerinin çınlamasıyla beklenen gong çalıyor. Bundan sonrasının bildiğimiz boks filmlerinin beyaz basamaklı iktidar yolunu izlemesinde bir sorun olduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak bu yolda bizzat kahramanının motivasyonlarıyla ilgilenmekten dahi kaçınan filmin önceliği, ona yorumlanabilir bir dünya yaratmaktansa o dünyanın nasıl görüneceği oluyor. Karakterinin temizlenme arzusunda olduğunu öngördüğümüze güvenen, başına kötü bir şey gelmeyeceğine dair inancımıza yaslanan Sauvaire, bunun üzerine içerdiği kapital şiddeti niteliğiyle ilgilenmeden allayıp süslüyor. Başlangıçta şık duran bu tercihler, adaletsizlikten ırkçılığa her türlü pisliğe şahit olan kahramanının doğruyu yanlışı sorgulamasına ihtiyaç duymayacak kadar beyaz ve küstah bir filme dönüştürüyor.

Filmin gerek göstermeyi tercih ettikleri içerisindeki kirlilik, gerekse dekor edindiği dünyanın kirliliği bu kutsal temizlenme/arınma masalını daha beyaz göstermekten öteye gidemiyor. Ne fon edindiği acımasız dünyaya dönüp bakmaya tenezzül ediyor ne de peşinden ayrılmadığı beyaz adamımızın dışında aynı çukuru paylaşan yerlilerin (yabancıların?) kendi kahramanlık hikâyelerinin olabileceğine ihtimal veriyor. Son yıllarda kemik bir izleyici kitlesi paketinin garantisiyle masaya konan “kirli”, “sert” ama suya sabuna dokunmayan arınma öykülerinden biri için Billy Moore’un bestseller olan gerçek hayat hikâyesi dört dörtlük bir kaynak. Konduğu masada yakışıklı duran ve sonrasında da bir filmden çok proje gibi süslenerek sadece benzerlerinden belki biraz daha yakışıklı olabilen, kısır ve satış odaklı bir sinema ürünü bu.

Aynı adı taşıdığı kitaptaki hayat hikâyesini mesken bellese de A Prayer Before Dawn birebir bir uyarlama değil. Billy Moore’un gerçekte hiç yaşamadığı ve doğal olarak söz konusu otobiyografisinde yer vermediği kurgusal kısımlarsa filmin bahsettiğim imtiyazlı önceliklerini daha net ortaya koyuyor. Aslında Tayland’daki yıllarında filmdeki kadar genç olmayan Billy Moore’un yine filmdekinin aksine hapishanede herhangi bir aşk ilişkisi de bulunmuyor. Gerçekte hapishanede yer alan trans mahkumlar, ayakçı gardiyanlar ya da müslüman çeteler sadece filmin dramatik ereksiyonuna hizmet edecek kurgu seanslara malzeme ediliyorlar. Çünkü bu çöp estetiğinin nasıl göründüğü gerçeklerle yüzleşmekten çok daha önemli.

Bu makyajlı testosteron güzellemesinin Tayland’ı oryantalist bir dekorun ötesinde kullanmaması zaten tahmin edilebilir bir durumken, filmin bizzat kahramanı Moore’un sorunlarıyla, nedenleriyle ya da çözümleriyle ilgilendiği bile yok. Egzotik fonda doğru ışıkla daha şık parlayan, ağzından Brit argosu saçan madde bağımlısı beyaz bir boksörden fazlası değil. Ders almadan, mücadele etmeden, zaaflarının üzerine gitmeden kurtulan bir adam olarak kalıyor. Tüm bu duyarsızlığa rağmen final sahnesinde ilk kez kalkıştığı etik sınavında ise Moore doğruyla yanlış arasında tercih yapan başarmış bir adamdan çok, kendi çıkarları doğrultusunda mantıklı olanı seçen ayrıcalıklı bir “kurtarılmışa” benziyor. Arınmıştan çok temizlenmişe.

Kaan Denk
twitter

***

Yönetmen: Jean-Stéphane Sauvaire
Senaryo: Jonathan Hirschbein, Nick Saltrese
Oyuncular: Joe Cole, Pornchanok Mabklang, Vithaya Pansringarm
Yapım: Britanya, Fransa, Çin, Kamboçya, ABD, 2017
Süre: 116′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5