A Dangerous Method (2011): Psikanaliz Oyunu

Kaan Karsan
Kaan Karsan
24 Kasım 2011

Bundan birkaç sene evvel birisi çıkıp da Cronenberg’in Carl Gustav Jung ve Sigmund Freud’dan dem vuran bir film çekeceğini ve bu filmin alabildiğine yüzeysel olacağını söyleseydi, o birisini heralde kaale almaz, o kişiyle muhattap dahi olmazdım. Her ne kadar son dönem kendi stilizasyonunu bir kenara bırakıp ana akıma daha yakın işler çıkarsa da, benim için halen bilinçaltının en derin sularında gezinebilen, en karanlık imgeleri sinemasal tabuları hiç umursamadan sunabilen, hatta şimdi filminde bir karakter olarak sunduğu Freud’dan da oldukça etkilenip zamanında freudyen yapıtlar da üretmekten hiç çekinmeyen bir adamdır David Cronenberg.  Bu nedenle kendisinin Naked Lunch, Videodrome, The Fly gibi eşi benzeri olmayan psikolojik ve stilize kaoslardan sonra “Spider” ile birlikte girdiği nispeten daha virajsız kariyer yolunu halen hazmedememekteyim. Bütün bu genel hayal kırıklığıma rağmen Eastern Promises ve A History of Violance’ını sevip kucakladığım yeni Cronenberg, bu kez psikanalist kuramının iki bayrak taşıyıcısıyla ilgili “dümdüz” bir film çekmeye ve tüm psikanaliz sohbetlerini orta okul düzeyinde tutmaya kalkışıyor. Sabine Spielrein’ın hayatlarına girmesiyle beraber Carl Gustav Jung ve Sigmund Freud arasında oluşan mental nüans, Cronenberg’in kamerasından son derece sığ bir biçimde perdeye yansıyor.

Psikoterapinin kısa tarihindeki kilometretaşlarını bünyesinde barındıran tarihsel dönem, aslında her yönden ilgi ve dikkat çekici. Zira ortada müthiş bir mesleki dayanışmayla baş gösteren fakat sonra değişen –başka bir açıdan da değişmeyen- kişiliklerle tam aksi istikamete dönen bir rekabete bürünen bir ilişki var Freud ile Jung arasında. Freud’un kendi yönteminden kesinlikle sapmayan, tüm psikolojik çıkmazları cinselliğe bağlayan ve Jung’a göre biraz da pragmatist olan yaklaşımı, zaman içinde değişen Jung ile arasında büyük sorunlar oluşmasına yol açıyor. Jung’un metafiziğe olan ilgisi ve bu açıdan Freud’un “bu dünya yalnızca göründüğü gibi” söylemiyle tamamen çelişmesi aralarındaki derin uçurumun yalnızca birkaç metresi. Bütün bunların üstüne bir de Jung’un karakteristik değişimine ön ayak olan Sabine’nin mevzuya dahil olması da –daha doğru bir söylemle de mevzunun direkt müessiri olması- yangının büyümesine yol açıyor.

Cronenberg’in elindeki hem tarihin önemli kişilerinden, hem döneme ışık tutan onlarca kaynaktan hem de yönetmenin kendi kişisel ilgi alanından güç alabilecek bu enfes dramatik yapı, “Carl Gustav Jung for Dummies” tarzından bir yaklaşımla gitgide daha değersiz, ne dediğini bilmez bir senaryoya dönüşüyor. Bu noktada daha önce Atonement gibi iyi bir senaryoyu yazan Christopher Hampton’da payına düşen yergileri almalıdır. The Talking Cure adlı kendi tiyatro oyunundan beyaz perdeye uyarladığı “A Dangerous Method”, senaristin ellerinde dibine kadar karikatürize tarihsel karakterlerle dolu, bütünüyle sığ bir esere dönüşüyor. Cronenberg’in bu senaryoya inanıp da buradan iddialı bir film çıkarmaya kalması ise tam anlamıyla şok edici. Zira insan ve toplum psikolojisiyle ilgili bu güne kadar çok fazla değerli söz söylemiş olan bir yönetmenin, kötü çizilmiş bir Freud ile Jung’a inanabilmesi kulağa oldukça saçma geliyor. Sanki bütün ekip bu iki psikanalisti MEB’in müfredatındaki psikoloji ders kitabından öğrenmiş ve oradan öğrendiklerini bile biraz kırparak filmde sunmuşlar. Bunu sadece filmdeki “Freud vs. Jung” sahnelerinden anlamak dahi mümkün. Bir anda, dayanaksız ve kanıtsız bir biçimde araları açılan iki dostun konu üzerindeki ayrışmaları o kadar sıradan ki, seyreden ister istemez bir noktadan sonra kayıtsız kalmak durumunda kalıyor. “Sen böyle diyorsun, ama bence böyle” yaklaşımından bir türlü bir adım ileri gidemeyen sohbetler, internet çağında arama motorlarına Freud vs. Jung yazınca öğrenebileceklerinizden çok daha azını sunuyor. Tabii bu noktada Cronenberg çıkıp da odaklanmak istediği asıl mevzunun Sabine’nin hikayesi olduğunu söyleyebilir. Bunun üzerine Freud’dan kırpıp, Sabine’ye eklenilen her sahnenin filmi biraz daha eğretileştirdiğini söylemeliyim. Sabine’nin Jung’un üzerindeki etkisi o kadar sığ bir biçimde yansıtılıyor ki, yeri gelince Jung’un kendi ağzından “ben çok değiştim” demesi gerekiyor adeta. Bu inandırıcılıktan uzak değişimi sinema seyircisi olarak gözlemlemek son derece zor. Bir de her şeye Cronenberg’in imgesel anlatımdan tamamen yoksun sinemasal dilini ekleyince kişinin kendine “ben ne izledim ki” diye sorması fazla uzun sürmüyor.

Filmde illa övgüyle bahsedilecek bir şey varsa Vincent Casell’in müthiş çabasıyla canlanan arıza Otto Gross karakteridir. Kısa zamanda karakter yaratımı konusunda harika bir iş başaran Vincent Casell, kısa rolüne rağmen çok fazla ilgi çekmeyi ve karakterine inandırmayı kesinlikle başarıyor. Zaten filmin en dikkat çekici anları da şaşırtıcı olmayan bir biçimde onun göründüğü sahnelere denk geliyor. Bunun yanında Keira Knightley’in manasız bir biçimde çok övgü alacağını düşündüğüm fakat fazlasıyla abartılı bulduğum Sabine Spielrein kompozisyonu ve hep çok başarılı işlerini izlediğimiz, Hunger’da da oyunculuk açısından bir zirveye tanıklık ettiğimiz Michael Fassbender’in düz Carl Gustav Jung yorumu sınıfta kalıyorlar. Fakat suçun ne kadar oyuncularda olduğu tartışılır, zira senaryo onlara üst düzey bir fırsat tanımıyor. Freud ise oldukça silik bir biçimde filmde kendisine yer bulmasına rağmen Viggo Mortensen’in çabalarıyla karikatürize ancak en azından sürükleyici bir şekilde sunulmuş. Zaten neredeyse tüm karakterlerin bir “tip” seviyesinde kaldığı filmde buna da şükür demeli fikrimce.

Nihayetinde Cronenberg, tam anlamıyla devasa bir hayal kırıklığıyla geri dönüyor. Ne yaparsa yapsın kredisi asla bitmeyecek, sadece bizi üzdüğüyle kalacak olan yönetmenin en azından arada sırada özlettiği işlerine yakın eserler sunmasını her zaman bekleyeceğim. A History of Violance ve Eastern Promises’da da alıştığımız Cronenberg sinemasından farklı bir sinemayla karşımıza çıkan yönetmen en azından o farklılığın hakkını vermeyi başarmıştı. Son on senedir süregelen çizgisinden sapmakta oldukça hevesli olan yönetmen, değişim uğruna ilk kez bu kadar başarısız bir film çekiyor belki. Yaşadığımız hayal kırıklığının başlıca nedeni de belki de bu “ilk tecrübe” sorunsalıdır. Çünkü ilk sefeler, her zaman zordur.

 

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5