A Bout de Souffle (1960): Yeni Dalga Başlarken…

Aylin Solakoğlu’in profil fotoğrafı
Aylin Solakoğlu
06 Nisan 2011

1950’li yılların sonuna doğru Fransız sinemasında bazı isimler, klasikleşmiş sinematografik tabuları yıkmak adına La nouvelle vague-Fransız Yeni Dalga Akımı- başlattılar. Hollywood sinemasına karşı bir başkaldırışı temsil eden bu akım, sinemanın doğal, duru, isyankar, sokak diline vurgu yapar; sinema yönetmeni, bir yazar gibi kendi dili ile değerlendirilmeli diyen bu isimlerden biri olan Jean Luc Godard, bu akımı temsilen ilk filmi olan A Bout De Souffle ‘ı kameraya 1960 yılında almış. Filmin senaryosu ise bir başka yeni dalga öncülerinden François Truffaut tarafından yazılmış.

Film hikayesini, iki ana karakter üzerinden anlatır izleyiciye; Michel ve Patricia’nın Paris’te buluşması ve İtalya’ya gidebilmek için göze aldıkları tehlikeleri, izleyiciyi sıkmadan, doğal bir akıcılıkta verir. Diyaloglar olabildiğince uzundur ve yönetmen bunun istenerek, oyuncuya bırakıldığını belirtir. Godard, filmin diyaloglarını çekimden bir gece önce yazdığını ve genellikle diyaloglarda oyuncunun unuttuğu bir kısım olduğunda; çekimi kesmeden, doğal diyaloglarla devam ettiğini, bunun da sinemaya bir gerçeklik kazandırdığını belirtir, açıklamalarında.

Michel (Jean-Paul Belmondo), dönemin klasikleşmiş karakteri olan bir ‘suçlu’dur; serserilik, araba hırsızlığı ve şehir değiştirerek polislerden kaçmaya çalışması onu aslında diğer suçlu karakterlerinden öteye götürmez. Patricia (Jean Seberg) ise Paris’te okuyan ve gazetecilik alanında çalışan bir Amerikalı’dır. Onun da sıradan insanlardan çok farklı bir özelliği yoktur, güzelliği dışında. Godard’ın filmlerinin genel özelliği, karakterlerinin sıradan insanlardan oluşması ve bu sıradan insanların hikayesinin de aslında her gün sokakta karşılaştığımız ya da gazetede okuduğumuz olaylardan çok fazla da farkı olmamasında yatar.

Godard, bu filmiyle Fransız Yeni Dalga Akımı’nı duyururken, aynı zamanda A bout de souffle, onun ‘deneme’ filmi olur. Godard’ın dili, göndermeleri, diyalogları, çekimleri, kurgusu dediğimiz o geniş yelpazenin her birinden bir parça bulunan, gelecek yönetmenlere öncülük etmiş en güzel eseri olduğunu söylemek doğru olacaktır.

Filmdeki göndermelerden benim dikkatimi çeken ve yaptığım araştırmada bulduğum: Michel karakterini Humbrey Bogart ‘tan esinlendiği ve Patricia’nın ise Preminger’in ”Bonjour Tristesse” kitabındaki Cecile karakterinin bir devamı olduğudur. Godard filmlerinin en dikkat çekici yönü yaptığı bu göndermeler olmuştur, hatta izleyenler için en zevkli uğraşlardan biridir; film boyunca göndermeleri bulmaya çalışmak. Çoğunlukla edebiyat ve sinema alanında olur bu göndermeler, yazarların isimleri karakterlerin isimleri olur, bazı diyaloglarda ve sahnelerde kendi filmlerine bile göndermeler yaptığı olmuştur yönetmenin.

“Yaşam tek bir bütündür. Benim için film yapmak ya da yapmamak iki ayrı yaşam değil. Film yapmak yaşamın bir parçasını oluşturmalı, doğal ve normal bir şey olmalı. Film çekmek benim yaşamımı çok değiştirmedi, çünkü daha eleştiri yaparken bile film çekiyordum; yeniden eleştiri alanına dönmek zorunda kalsaydım, benim için film yapmanın bir başka yolu olurdu bu. İnsanın kendi filmlerini hazırlamayı sevip sevmemesine bağlı olarak bazı şeylerin değiştiği doğru. Hazırlamak zorundaysanız, çok çok hazırlamanız gerekir, ama bunun da tehlikeli bir yanı var, çünkü o zaman sinema sizin için özel, diğerlerinden ayrı bir şey haline gelir. Clouzot’nun yaptığı tek ilginç film, araştırdığı, doğaçlamalar, denemeler yaptığı, çekerken bir şeyleri de birlikte yaşadığı Picasso’nun Gizemi (Le Mystére de Picasso) filmidir. Clément ya da ötekiler yaptıkları sinemayı yaşamıyorlar. Sinema onlar için yaşamın ayrı bir bölümü ve bu bölüm de kendi içinde ayrı bölümlerden oluşmuş.”

A Bout de Souffle, bir akımın öncüsü olduğu gibi, teknik açıdan da önemli bir filmdir. Filmin gerçek uzunluğu iki saat civarında olduğundan, yapımcı şirketin ve dönemin şartları göz önüne alındığında kısaltılmıştır ve bu kısaltmalar yine Godard’ın yaratıcılığı ile sahnelerin ortalarından kesilerek yapılmış ve ortaya bugün sinemacıların kullandığı terim ile ”jump cut” lar çıkmıştır.(Michel ve Patricia’nın yatakta olduğu sahne) Diğer bir önemli teknik ise ”long takes” ler olmuştur.

Tüm bu akımlar, yeni teknikler dışında film, aynı zamanda diğer Godard filmlerinde olduğu gibi aşkı barındırır içinde. ”Aşksız film olmaz…” diyen bir yönetmen için; aşk bir indeksikal anlatımdır. Aşkla beraber; suçun da işleneceği aşikardır. İşte bu noktada yönetmen ve senarist, kadın karakteri bir seçime iter, Godard’ın kadın karakterleri güzellikleri yanında akıllıdırlar ve mutlaka seçim şansına sahip olan tarafta bulunurlar. Karakterlerin sıradanlığı ve bu sıradanlıktaki özgürlük seçimi, izleyiciyle arasında bir bağ kurmasını sağlar ve filmdeki yakın çekimler ile karakterin ruh halini aktarır ekrana. Küçük nüanslar ile dolaylı da olsa- göndermeler dışında- izleyeni özdeşleştirir, karakterlerle. Michel’in dudak hareketi, Patricia’nın ayna ve güzellik takıntısı, gazete ve araba imgeleri bunlardan sadece birkaçıdır.

A bout de souffle, özünde anarşist bir filmdir  ve yeni dalga sinemanın başlangıcı olduğu gibi sonudur.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla