9. Lüksemburg Film Festivali: The Beach Bum, Rojo, The Waiter ve VR

Küçük ülkelerde küçük alanlara sıkışmış olan festivaller her daim daha sıcak bir his bırakırlar kendinden geriye. Çok kısa bir süreliğine orada olsanız bile aynı sokaklarda hep aynı insanlarla karşılaşırsınız, sinemanın bir yılının panoramasını bir anlamda birlikte tecrübe etme fırsatını yakalarsınız. Lüksemburg Film Festivali de küçücük bir şeklin mezkûr duyguları çağıran etkinliklerinden. Birkaç sokağı aştığınız anda şehir merkezini bitiriyor ve kendinizi filmlere bırakmanın yolunu buluyorsunuz.

Birkaç sene evvel Münih Film Festivali’nde birlikte jüri görevi üstlendiğimiz meslektaşım Boyd van Hoeij’in davetiyle katıldığım Lüksemburg Film Festivali, son derece özenli bir kürasyona sahip. Boyd’un seçici kurulunda yer aldığı festival, yıl boyunca majör festivalleri gezmiş olan pek çok filmi resmi seçkisine dahil ederken “yarışma” bölümünde ise genellikle daha minör, biraz daha gözardı edilmiş filmleri alıyor. Türkiye’yi Mahmut Fazıl Coşkun’un temsil ettiği yarışmadan, kaldığım kısa süre içinde izleyebildiğim tek film dünya galasını Selanik Film Festivali’nde yapan, daha sonra ise Lüksemburg Film Festivali’ni ziyaret eden Yunan filmi The Waiter oldu.

Son derece iyi bir prodüksiyon tasarımına ve görüntü yönetimine sahip olan The Waiter, hayatının monotonluğu içerisinde kendisi de monotonlaşmış, kendisini “profesyonel bir garson” olarak tanımlayan bir adamın hikayesini anlatıyor. Karşı dairesinde işlenen bir cinayete tanık olan Renos, sıkıcı ama basit hayatından bir adım dışarı atmak zorunda kalıyor. Steve Krikris’in ilk filmi olan The Waiter, Yunan Yeni Dalgası’na göz kırpan fakat yabancılaştırma araçlarını daha düşük dozlarda kullanan bir film. Özellikle görsel dünyasıyla tuhaf bir seyir keyfi yarattığını reddetmek çok zor olsa da Krikris’in filmi bir kısa film fikrinden alınıp da uzatılmış gibi bir his yaratıyor. Yeni Yunan sinemasının tuhaf anları, karakterleri, diyalogları ve sessizlikleri anlatının başat unsuru haline getirmeyi alışkanlık edinmiş tarzından esintiler taşıyan The Waiter normalleştiği, bunca hissizlik içinde bir bir his yaratmaya çalıştığı ve ayaklarını yere sağlam basmaya çabaladığı anlarda tökezliyor.

Yarışmada görme şansı bulduğum bir diğer film ise Benjamín Naishtat’ın üçüncü uzun-kurmaca filmi, Arjantin menşeili Rojo oldu. Olağanüstü bir restoran sahnesiyle açılan Rojo, hayatı bir özel dedektif tarafından sorgulanmaya başlandığında konfor alanından çıkmak zorunda kalan başarılı bir avukatın hikayesini anlatıyor. Bu kadarı çok sıradan ve beklendik gelebilir. Fakat Naishtat’ın filmi yapıyı ‘yapmaktan’ ziyade ‘bozmaktan’ yana. Rojo’yu çok etkileyici kılan şey de bu. Naishtat’ın kurduğu dünya durmaksızın 70’ler Amerikan sinemasına referanslar verirken bu referansların Arjantin’de kendisine nasıl karşılık bulabileceği/bulamayacağıyla, bir hikâye anlatmanın, parçaları bir arada tutmanın zorluklarıyla ve anlatıcının iktidarıyla ilgileniyor. Şimdiden gönül rahatlığıyla iddia edebiliriz ki Rojo bu yılın en ilginç filmlerinden biri olarak anılacak.

Bu yıl Lüksemburg Film Festivali’nin en büyük olaylarından biri de Harmony Korine’nin yeni filmiyle uluslararası galasını bu şehirde yapmasıydı. Bir önceki filmi Spring Breakers ile seyirci ve eleştirmen nezdinde büyük takdir gören Korine, yine kendi kafasına göre, sadece onun yapmaya kalkıştığı filmlerden biriyle karşımıza çıktı. The Beach Bum’ı, çok sevdiği eşini kaybedince uzun bir yas sürecine giren fakat yasını herkes gibi ifade edemeyen bir uyuşturucu müptelasının bir dönemi olarak özetlemek mümkün. Tabii Korine, bu gizliden gizliye hüzünlü hikâyeyi kendine özgü bir zemine kuruyor. The Beach Bum, güldüren karşılaşmalar silsilesi tanımına indirgenebilecek yapısıyla, bir ‘stoner’ sit-com’u gibi ilerliyor. Başkarakter Moondog’un sırayla farklı insanlarla karşılaşması, çatışması, kavgası ve yanlarından ayrılması… Korine’nin sinemasını her koşulda seven bir kesim var ki bu filmde yine hayal kırıklığına uğramayacaklardır. Fakat benim için The Beach Bum’ın tüm vaatlerini gerçekleştirdiği ilk yirmi dakikasından sonrası biraz tekrarcı, dolayısıyla anlamsız geldi.

Bu filmlerin yanında, Lüksemburg Film Festivali’nin bir diğer cazibe noktası festival merkezine kurulmuş olan VR pavyonuydu. Venedik Film Festivali gibi VR’a büyük bir alan açan festivallerde gösterilen filmleri kendi çatısı altında toplayan Lüksemburg Film Festivali, beni The Scream, Arden’s Wake Tide’s Fall ve Kobold isimli VR işleriyle tanıştırdı. Aralarında en etkileyici bulduğum ‘VR belgesel tecrübesi’ The Scream’de, bir müzede Munch’un tablosunun önünde durup sanatçının zihninin etrafınızdaki gerçekliği ele geçirişini izliyor, bu esnada da dokunuşlarınızla dahil oluyorsunuz. Eser bir oyun gibi, sizin hareketlerinize bağımlı olarak ilerliyor ya da kitleniyor. Görsel ve işitsel olarak heyecan verici ve sürprizli bir çalışma olduğunu söylemek lazım. Alicia Vikander’ın yürütücü yapımcısı olduğu ve başroldeki karakteri de seslendirdiği VR animasyonu Arden’s Wake Tide’s Fall da fantastik öğelerle süslenmiş bir ‘deniz’ hikayesi. Büyük oranda denizin altında geçiyor ve VR teknolojisiyle deniz hissini izleyenine geçiriyor. Tatlı ama sıradan hikayesiyle değil atmosferiyle akılda kalan işlerden biri olacak şüphesiz. Son olarak bir ‘korku oyunu’ tecrübesi olan Kobold ise bu üç film arasında en zayıf bulduğum oldu. Korku filmlerine ve video oyunlarına aşina bir nesil üzerinde bir etki bırakabileceğini sanmıyorum. Öyle ki 460 derecelik ‘gerçekliğe’ rağmen jump-scare’leri benim üzerimde çalışmadı.

İki gün ziyaret etme fırsatı bulduğum Lüksemburg Film Festivali, her yıl küçücük bir şehirde, küçücük bir nüfusa filmlerle dolu 10 gün yaşatıyor. Bir gün yolunuz düşerse, film aralarında şehrin çok meşhur deniz restoranlarından birine uğramayı da unutmayın.

Kaan Karsan
twitter