67. Berlin Film Festivali Günlükleri #1 (Django)

Almanlara sorarsanız Şubat ayında Berlin’de bir film festivali organize etmekten daha mantıklı bir şey düşünmek zor. Haksız oldukları söylenemez. Çünkü şu günlerde Berlin sokaklarında sinemalar arasındaki kısacık mesafeleri yürümek bile insanın uzuvlarını donduruyor. Berlin’de bu zamanlarda havanın keyfini sürmek gibi bir eylem zaten hiçbir zaman mümkün olmamıştır herhalde. Ancak bize sorarsanız bu yıl bir başka. Evet, buradaki sektör insanları ve basın mensupları şu ana kadar şanslı sayılabilir, zira meseleyi bir tür ayakta kalma yarışmasına çevirecek olan kar yok, buz yok, don yok; ancak 2017’de Berlin’de gerçekten başka türlü bir soğuk var. İnsanı bütün gün sinema salonuna kapatıp film izlettirecek bir soğuk.

Django (Yön: Etienne Comar)

Bu yılın programı aheste aheste açıklanırken kimse açılış filminin bir ilk film olmasını beklemiyordu zannımızca. 1997’den bu yana yapımcı, 2010’dan bu yana da senaryo yazarı olarak Fransa’da sektörün tanınan yüzlerinden biri olan Etienne Comar, yönettiği ilk filmiyle Berlin’i açma şerefine nail olacaktı. İki sene önce Isabel Coixet’nin gösterilir gösterilmez aldığı kötü tepkiler sebebiyle ortadan kaybolan ve dünya çapında oldukça kısa bir festival dolaşımı şansı bulabilen filmi “Nadie quiere la noche”si ile başlayan festival, geçtiğimiz sene Coenler’in “Hail, Caesar!”ı hem beklenti hem de bu beklentilerin karşılanması anlamında önceki senenin yaralarını bir nebze olsun sarmıştı. Django maalesef sarılan o bandajı tekrar yırtıp atabilecek denli güçlü bir hayal kırıklığı.

Comar’ın elinin altındaki başlangıç seviyesi hikaye anlatma kitaplarından feyz alarak yazdığı senaryosu Django’yu öncelikle cool, umursamaz, karizmatik, çapkın ve rahat müzisyen olarak çizerek pek klasikleşmiş serseri sanatçı imajını giydiriyor karakterin üstüne. Bu karakterin refakatinde sürüp giden bir yarım saatin ardından İkinci Dünya Savaşı’nın gerçekleri devreye giriyor ve bir Roman olan Django’nun etnik kimliği, Avrupa’ya yayılan faşizmin gölgesinde hedef haline geliyor. Her ne kadar kendisine savaşın onu hiç değiştirmediği telkin edilse Comar’ın filmin başındaki cool müzisyeni hiçbir duygusal tepkimeye girmeden (ya da en azından girdiğini bizlere belli etmeden) yerini bambaşka birine bırakıyor. Bu filmin ‘oldu bitti’ciliğine dair verilebilecek en açık seçik örneklerden biri, ancak daha şok edici ve gülünç olanlarını sürpriz bozmamak adına bahsini açmadığımız final bölümünde bulmak mümkün. Sözün özü Comar, daha bizzat kendi tanımadığı karakterini bizimle tanıştırmaya, onun biyografisini yazmaya çabalıyor.

Biraz müzik dinletisi, biraz Nazi’lerden kaçma hikayesi, biraz sadakat ve tutku çelişkisinde aşk, biraz oryantalizme bulanmış çingene kültürü sevgisi, biraz da kötü Almanlar ve direnmeyen Avrupalılar… Django’da Tarantino’nun “Inglorious Basterds”da bu tür sinemanın damar ucuna pamuk tıkamasının her türlü sebebi mevcut. Konvansiyonel sinemayı iyi yapmak isteyen birinin ilk hedefi demodelikten uzaklaşmak olmalıydı halbuki. Comar bunun tam tersini yapıyor. Böyle bir yılda, çağda, dünyada kimliklere karşı kılıç kalkan kuşanılmış, insanlık için alarm zilleri çalmaya başlamışken ancak bu kadar riskten uzak seyredilebilirdi, tarihsel gerçeklik üzerinden gündemi de eline avucuna alabilecek bir mevzu ekseninde. “Yahudiler için yeterince film yapıldı, bu madende işlenmemiş neresi kaldı?” sorusuyla yola çıkan bir film sanki bu. Sinemanın icat edileli bir asırdan fazla oldu; belli ki sinemacılar madeni değil, maden sinemacıları tüketiyor. En azından Django’dan son celsede yapabileceğimiz çıkarım bu. (3/10)

Kaan Karsan

twitter

Araç çubuğuna atla