67. Berlin Film Festivali Günlükleri #5 (Bright Nights, The Party, Mr. Long, Call Me by Your Name)

Biraz abartalım. Berlin’de bütün yarışma yalan, Panorama’daki Call Me by Your Name gerçek. Şimdi biraz daha ciddi olalım; geçen günler içerisinde Berlin’deki yarışma filmlerinin kalitesi yükselme eğiliminde olmuş olsa da, asıl büyü, Luca Guadagnino’nun filminden yayıldı salonlara. Thomas Arslan’ın Helle Nachte‘si ve Sabu’nun Mr. Long‘u da Sally Potter’ın The Party‘sinin aksine ziyadesiyle dikkate değer filmlerdi.

Yarışma

Helle Nachte / Bright Nights (Yön: Thomas Arslan)

Birbirleri hakkında hiçbir fikri olmayan bir baba-oğulun tanışma hikayesini anlatıyor Helle Nachte… Bu aslında pek çok kere izlediğimiz bir hikaye: Babalarından nefret eden çocuklar, çocukların nefretini anlayan ve geç de olsa bununla mücadele etmeye kalkışan babalar, kavgalarla dolu bir uzlaşma, reddetme, kabullenme, üstesinden gelme, hiçbir şeyi çözmeyecek duygusal kırılmalar… Filmin programında bizleri pek de şaşırtacak bir şey yok. Ancak yeni bir şey beklemek yerine, duygusal akışına kapılıp gitmemizin yolunu açan bir şeyler var bu filmde. Mesela final bölümünde izleyeni altüst eden, bilinmeze doğru bir uzun plan… Yükselen sisler, kaybolan kesinlikler, Norveç kırsalının, Norveç dağlarının yaşamı ve ölümü, ‘iyi ki’leri ve keşkeleri, yalnızlıkları ve biraradalıkları birbirinin içinde hem var hem de yok eden iktidarı. Helle Nachte, filmin birçok anına hakim sessizlikte pek çok kez duyduğumuz şeyler fısıldıyor olsa da, bunu oldukça zarif bir kanaldan, izleyici özgür bırakarak yapıyor. Bu sebeple Berlin’in en iyilerinden olmasa da ilgiye değer filmlerinden. (5/10)

The Party (Yön: Sally Potter)

Bir grup insan bir araya gelsin, hepsi farklı bir politik disiplini, ideolojiyi, arka planı temsil etsin; ancak herkesi şok eden bir bilgi öğrendiklerinde hepsi birbirine, yani katıksız, şiddeti bir enstrüman gibi kullanan, zavallı insanlara dönüşsünler. Sally Potter, bu bayat mı bayat fikrin uygulamasını çok kötü yazılmış, zamanlamaları bile ezber bir vodvil üzerinden yapıyor. The Party, Berlin’de basın gösteriminin yapıldığı salonda zannımızca belli bir yaşın üstünde, Brexit’i endişeden ziyade mesafeli bir üzüntüyle izlemiş basın mensuplarını eğlendirmiş gibi görünüyordu. Gelgelelim, bizim bu filmde tespit edebildiğimiz tek şey, miyadını değil on yıllar, yüzyıllar evvel doldurmuş bir mizah programı. Pek çoğu geniş bir tiyatro arka planına sahip oyuncular, Sally Potter’ın kafasındaki eylem planını sanıyoruz ki isabetli bir şekilde hayata geçirmeyi başarıyorlar. Hatta iyi tarafından bakarsak izlediğimiz hikayenin tiyatroda, bir nostaljinin modernize edilmiş hali gibi yorumlanıp coşkuyla karşılanmayacak olsa da en azından kabul edilebileceğini düşünebiliriz. Ama şu haliyle, The Party, ne yüz ne beyin kaslarımızı çalıştırabiliyor ve Berlin’in en kötülerinden. Nihayetinde süresi 71 dakika olsa da, kötü anı kötü anıdır. (3/10) 

Mr. Long (Yön: Sabu)

İtiraf edelim ki Sabu’nun bir önceki filmi Chasuke’s Journey’nin çorbalığına katlanamadığımız için Mr. Long festival programında heyecan duyduğumuz filmlerden değildi. Hele ki 130 dakikalık süresiyle ayaklarımızın iyice geri geri gitmesine sebebiyet veriyordu. Gelgelelim, filmin nefes kesici açılışıyla Sabu, her şeyden önce takdire şayan bir niyet koyuyor ortaya. İzleyicinin ilgisini uyandırmak ve diri tutabilmek adına gaza basarak başlıyor. Filme asıl kıvamını verecek olan asıl meramı ise ancak ilerleyen dakikalarında anlaşılabiliyor. İlginçtir ki mezkur aksiyon ve şiddet dolu açılış, aslında hiçbir şeyi öncelemiyor. İma edilenin aksine, Mr. Long, bir tür inzivaya çekilme, uzaklaşma, evcilleşme hikayesi, bir noktaya kadar… Şöyle diyelim; bu filmde dakikalar ilerledikçe Bong Joon-ho tadı Hirokazu Koreeda’ya dönüşüveriyor, bazen de Koreeda Bong Joon-ho’ya… Mr. Long’u ilginç kılan başlıca özelliği üslubun bir karaktermişçesine bir yolculuğa çıkması. Hikaye nereye giderse, biçem de onunla birlikte gidiyor. Filmin farklı anlarından farklı kareler farklı duygulara, farklı duygular da farklı türlere birer referans gibiler sanki. Basın gösteriminde salondan çıkan izleyicilerin sayısı, sayılamayacak kadar fazla olsa da, Mr. Long, sabredeni mükafatlandıran, fena halde orijinal, kimi aksaklıklarına rağmen zihni epeyce meşgul eden epeyce iyi bir film. (7/10)

Panorama

Call Me by Your Name (Yön: Luca Guadagnino)

Kısa şortlar, terlikler, bisikletler, taşlı yollar, kara sinekler, hafif rüzgar, inatçı güneş, mevsimlik diskolar, şezlonglar, yarı çıplak bedenler, terli vücutlar, ıslak saçlar, koltuk altı kılları… Luca Guadagnino’nun yeni filmi Call Me by Your Name -her şey bir kenara- bir yazlık ruhu tonu ve orada olma hissiyatı tutturuyor daha ilk anlarından itibaren muazzam bir betimleme becerisiyle, sanki hafızadaki anılar çağırır gibi kurduğu atmosferinde. Guadagnino’nun kamerası, eve konuk olan yabancı bir adamı gizlice ve büyük bir hayranlıkla izleyen, ne kadar yaklaşması ya da ne kadar uzak durması gerektiğini kestiremeyen bir erkek çocuğunu röntgenlerken, kulaklara çalınan tek şey ilk aşkın çağrısı. Call Me by Your Name bir tutkunun filmi, hem de tutkunun filmi olurken hesapsız, aşkın rüzgarına büsbütün teslim, incelikli, detaycı, zarif, şehvet dolu ve patlamaya hazır bir bomba gibi. Sinemanın o eski İtalyan ustalarını anımsatan bir yıldızlar şeridi gibi gözümüzün önünden geçiren duygu yaratma ve kontrol etme kabiliyetiyle, Guadagnino, sanki sinema yüz yıldır yapılmıyormuş gibi heyecan ve tutku dolu yeni filminde. Üstüne üstlük, sanki pazardan alınmış gibi taze ve matematik sorusu gibi hedef cevaba bilenmiş büyük dertlerle harmanlamaya çalışmıyor hikayesini, aksine, küçültüyor, hafifleştiriyor, silahsızlandırıyor filmini, genç bir adamın aşktan daha büyük bir derdinin olamayacağının girift farkındalığıyla. Eğer ki İtalya’nın, Kuzey’deki bu “herhangi bir yerinde”, sepya tonlarda, perdede büyüyüp dışarı taşan enerjisini en çok da güneşten alan bu aşk yaşanacaksa önünde hiçbir engel duramayacak belli ki. Guadagnino, yumurta yeme eylemini bile erotik bir şekilde filme almayı başararak, ustalık mertebesine merhaba diyor yeni filmiyle. Bu büyünün dışında kalmak çok ama çok zor. (9/10)

Kaan Karsan
twitter