67. Berlin Film Festivali Günlükleri #4 (Spoor, A Fantastic Woman, The Final Portrait)

Berlinale’de beklenen gün geldi ve Sebastian Lelio’nun yeni filmi A Fantastic Woman kendisine bağlanan umutları boşa çıkarmadı. Bu beklenen günde beklenmedik bir şey oldu ve Agnieszka Holland, kendini ciddiye almayı bir kenara bırakıp Spoor ile birlikte şen şakrak, politik doğruculuktan uzak sularda seyreden bir şekilde karşımıza çıktı. Yarışma dışı gösterimlerde ise Stanley Tucci daha film bitmeden unutulan bir yönetmenlik denemesi olan The Final Portrait ile karşımızdaydı.

Pokot / Spoor (Yön: Agnieszka Holland)

Polonyo banliyösünde şiddet beden bulmuş dolaşıyor. Vahşi şekilde öldürülen hayvanlar, insanlar… Havada ağır bir ölüm kokusu var. Gelgelelim Agnieszka Holland’ın suç filmi, bunlara yaklaşırken oldukça hafif bir ton seçiyor. Filmin ardı ardına sıraladığı ucuzlukları, genç bir yaşlılık mizahı, başka bir dünyaya ait karakterler ve yönetmenin kendini hiç ciddiye almayan tavrı işler hale getirebiliyor. Pokot, geleneksel direniş anlayışına saygı duruşunda bulunan, biraz eski kafalı, ama bu tarafını hafifliğiyle bir şekilde örten bir film. Holland, filmografisine bakılınca kendisinden beklenmeyecek şekilde, bu kez politik doğruculuğun peşine düşmüyor yeni filminde, aksine, hayvanlara eziyet eden insanın acı çekmesini olumlayabilecek kadar riskli sulara giriyor, kamerasını bile bazen iplerin kontrolünü tamamen yitirmek pahasına özgürce ve kitaba bağlı kalmadan kullanıyor. Filmin şiddete karşı şiddeti olumlayan tavrını tehlikeli olmaktan alıkoyan şey ise, filmin az önce bahsettiğimiz hafif ve ciddiyetten ziyade mizah odaklı tavrı. Pokot bütün dağınık hallerine ve aksaklıklarına rağmen, Berlinale yarışmasının izlemesi keyifli, unutması kolay, yarışmacı arkadaşlarının pek çoğunun aksine seyirciyi eğlendirmekten çekinmeyen filmlerinden. (6/10)

Una Mujer Fantastica / A Fantastic Woman (Yön: Sebastian Lelio)

Berlin’de Sebastian Lelio’nun yeni filminin gösterim vakti geldiğinde, hele ki bugüne kadar gösterilen yarışma filmlerinin parıltısızlığı düşünüldüğünde, sanıyoruz ki herkes ‘o’ anın geldiğini düşünüyordu. Sebastian Lelio’nun yeni filmi Una Mujer Fantastica, yönetmenin Gloria ile yarattığı büyük beklentileri karşıladığı, bir tür ‘yerini sağlamlaştırma’ filmi, bir tür olgunluk eseri. Gerek renk kullanımıyla, gerek üslubuyla, gerekse melodram olmaktan hiç korkmayan yapısıyla formda bir Almodovar filmi gibi parlayan ve bunun yanında ‘Lelio sineması’ tanımını müjdeleyebilecek türden özgün yönetmenlik hamleleri ihtiva eden Une Mujer Fantastica, erkek arkadaşını kaybeden bir trans kadının üzerine yıkılan duygusal bir enkazdan kurtulma çabalarını, çevresinde olan insanlarla kurduğu ilişkiler üzerinden anlatıyor. Buna bir cümle daha eklemek, Lelio’nun bolca sürprizle ve zekayla yoğrulmuş, önyargıların kaynağında, bu erkeklik toplumunda, güzelliğin yalnızlığında sessiz bir kıyamet koparan filminin tadını eksiltmemize neden olacaktır. Bir tek şunu söylemezsek olmaz, başroldeki Daniela Vega’nın sinir krizinin eşiğinde, müthiş bir dengede durduğu muazzam performansı, tıpkı filmin kendisi gibi sinemanın geleceğine kalacak türden. (8/10)

Yarışma Dışı 

The Final Portrait (Yön: Stanley Tucci)

Bir sanatçı ve bir yazar, biri diğerinin portresini yapmak ister, bu sebeple bir araya gelirler. Giacometti o kadar çelişkilerle yoğrulmuş bir sanatçıdır ki, tablo bitmek bilmez, yazar memleketine dönemez, kaldıkça muhabbetleri koyulaşır, birbirlerine farklı nedenlerle mahkum hale gelmeye başlarlar. Olur aslında. Buradan bir film çıkar. Hem de tarihi bir referansı ve bu gerçekliği dramatize edebilecek oyuncuları da olursa insanın, Giocometti’nin öz sanat dünyasına uyumlu, keskin, net, pastel renklere bürünmüş bir görsellik de eklenirse üstüne, neden olmasın ki? Stanley Tucci de böyle düşünmüş The Final Portrait’i yaparken. Lakin doksan dakikalık filminde, karakterlerini bir noktadan bir başka noktaya getirmeyi unutmuş. The Final Portrait, öyle bir film ki, başladığı yerde bitiyor, ne karakterlerin ne de seyircinin bir yolculuğu var, öyle ki insan bittiğinde sanki dakikalar hiç geçmemiş gibi hissediyor. Tamam görünüşte her şey pek bir tatlı, Geoffrey Rush ve Armie Hammer gayet iyi; ancak hiç biri “Bu filmi neden izledim ki?” sorusunu bertaraf edemiyor bu eserin başından. (3/10)

Kaan Karsan
twitter