67. Berlin Film Festivali Günlükleri #2 (On Body and Soul, The Dinner, Trainspotting 2)

Dün akşam Orta Avrupa ayazındaki kırmızı halı geçidinin ardından Django ile yapılan festival açılışının ardından, Berlinale, yarışma programındaki filmlerin gösterimine iki galayla ve yarışma dışı gösterilen Trainspotting 2’nin yarattığı heyecanla devam etti. Şu ana kadar topladığımız kısıtlı veriyle en azından söyleyebiliriz ki, tanık olduğumuz, pek de göz kamaştırıcı bir başlangıç değil. Görünen o ki, ilk günler, festivalin ağır toplarını beklemekle geçecek.

Yarışma

Testről és lélekről / On Body and Soul (Yön: Ildikó Enyedi)

20 yıla yakın süredir film yapmayan Ildikó Enyedi’nin geri dönüş filmi “Testről és lélekről”, bu yılın o ‘tuhaf bir aşk hikayesi’ filmlerinden. Hem de en az bu tanımın kendisi kadar sıkıcı. Yapayalnız bir adam ve sosyal anlamda problemli bir kadın, ansızın birbirlerini rüyalarında görmeye başlarlar! Bu iç bunaltıcı new age zırvalığı yetmediyse, bir de şunu ekleyelim: Bu buluşmalar birer hayvan formunda gerçekleşir, doğanın ortasında, modern hayatın bütün bu mekanize, robotik halinden arınmış hallerde, bembeyaz rüyalarda buluşurlar bir geyik ve bir ceylan. Birbirlerini tanımaya ya da tanımayı reddetmeye başlıyorlar günler geçtikçe. Enyedi sinema yapmadığı 18 yılda Yunan Yeni Dalgası’nın etkisinde çok kalmış gibi görünüyor. Bu iyi bir şey olabilirdi, ödünç aldığı metodolojinin en saygıya değer kısımlarında, mesela derinlik sarhoşluğunda bu denli kuvvetli yeller esmeseydi. “Testről és lélekről”de kabul ediyoruz ki bakması bazı anlarda keyifli hale gelebilen kadrajlar dışında, filmin karakterlerinin bile ayak uydurmaktan kaçındığı türden bir mizah ve bu mizahla ahenkli hale gelemeyen bir mesafe duygusu baskın. Filmin içine girmek ve oradan geleceğe kalacak bir şeyler çıkarabilmek için bir sinemaseverin var gücüyle kazması gerekecek sanıyoruz ki. (3/10)

The Dinner (Yön: Oren Moverman)

Yine pahalı restoranlarda hunharca yenen adı gurmelikte saklı yemekler, her biri başka bir ahlaki problemle kaynaşmış orta-üst sınıf karakterler (bir tanesi politikacı hatta), onlardan ve ortamdan beslenip şiddeti bir anadil hale getirmiş olan çocukları ve bütün bunların kaynağı olan o en yüce, en nadide kötülük, yani, Amerikalılık. Oren Moverman’ın filminde bir ailenin sırları ortalığa saçılıyor. İzlerken tek derdimiz “Aman, üstümüze bulaşmasın”. Artık sayamadık ki bu hikaye kaç kez anlatıldı (Sadece The Dinner’a kaynaklık eden Herman Koch romanının iki ayrı uyarlaması var), bu karakterler kaç kere hayatımızdan rol çaldı. Evet, bu sınıfın ikiyüzlülüğünü zaman zaman tekrarlamakta hiçbir sakınca yok, hele ki böyle bir dünyada. Ancak sakınca, bu sığ bakış açısının tekrarcılığında ve yavanlığında. Yeni filminde Oren Moverman, ciddi olmakla alay etmek, şakacı olmakla dalga geçilmek arasındaki arafta, en iyi ihtimalle ‘sayıklıyor’ zannımızca. The Dinner, bir son kullanma tarihi dolmuş flashbackler silsilesi, kamerayı bütün film sahne dahlinde hafifçe karakterlerine yaklaştırıp uzaklaştırırsa tansiyonu kontrol edebildiğini sanan bir yönetmenin sığ burjuvazi eleştirisi ve izleyeni tanık ettiği dört course’da da hiçbir şekilde iştah açamayan gerilimli bir yemek masası filmi. Bizim için asıl gerilimli tarafı ise Steve Coogan’ı hiç yazılamamış bir karakter için acı çekerken görmekten doğdu. (2/10)

Yarışma Dışı

Trainspotting 2 (Yön: Danny Boyle)

1996’da çekilen ilk Trainspotting filminin ardından geçen 21 yıl sinemaya pek çok yeni, pek tabii ki maddi, imkan hediye etti elbette ki. Bunun yansımalarını yeni Trainspotting’de görmek mümkün. Bilemedim kaç kat daha fazla çözünürlüklü görüntü elde edebilen kameralar, daha oyuncaklı, cambaz, kesiciye her türlü imkanı tanıyan bir kurgu masası ve mezkur filmin dünyasına pek çok katkısı olan, şimdi saymamıza ise hiç lüzum olmayan çok daha fazlası. Lakin geçen yılların filmi yapan akla ve bedene getirisi de var: ‘Yaş’. Bunun yansımalarını da yeni Trainspotting’de görmek mümkün.

Narratif olarak neredeyse kuralsız bir hava sahası olarak gördüğü bir düzlemde, Danny Boyle, bütün film boyunca ne kadar da yaşlanmadığını göstermeye çalışıyor kamerasının inorganik ve aşırı-tasarlanmış enerjisiyle. Halbuki gözlerinin altındaki çizgiler aynaya bakınca değil, Renton’ın beş dakikalık tiradından, bütün filme sinmiş yavan mı yavan geçmişle hesaplaşma çabasından, aslında çoktan başarısız olmuş ailenin şefkatlendirilmiş kucağından anlaşılıyor. Mevzu ilk Trainspotting filmi olsaydı, masada pek çok şey tartışılabilirdi. Ancak “didaktizm” ve “konservatizm” gibi mefhumların gündeme gelmesi imkan dahilinde değildi. Bu kez öyle. Hem de tartışmasız bir biçimde.

Belli ki su gibi akıp giden yıllar içerisinde Danny Boyle yirmi sene önce anlattığı hikayeden bir ders çıkarmış ve bize bunun bir özetini sunuyor Trainspotting 2’de. Filmin ikinci yarısını hızlandırılmış bir hayat dersi kaplıyor. İlk yarısında ise bazısı komik olan, bazısı hiç komik olmayan bir skeçler potpurisi var. Hikayesiz ve hikayeci iki yarıyı bağlayan harç ise bayat mı bayat ‘ürün’ yerleştirmelerle baş gösteren bir nostaljiden başka bir şey değil. Birbirlerinden nefret eden, ihanet etmek için fırsat kollayan ve o fırsatı mutlaka bulan, yapayalnız bir grup erkekten –haliyle- güç alması mümkün olmadığı için film dışı unsurlarla şekillenen bir nostalji. İzleyicinin yirmi yıl önceki benliğinden, üstüne kaçak kat çıkılmamış kaynak filmi izleme tecrübesinden, ‘ah o güzel günler’inden beslenen, filmin sınırının büsbütün ötesinde kalan, dış kapının mandalı bir nostalji. (4/10)

Kaan Karsan

twitter

Araç çubuğuna atla