66. Berlin Film Festivali Dosyası

Kaan Karsan
Kaan Karsan
23 Şubat 2016

Ne derler, acısıyla, tatlısıyla bir Berlinale daha geride kaldı. Berlin, büyük ödülü Rosi’nin mülteciler ve Lampedusa ile ilgili belgeseline vererek her daim ‘gündeme dair’ kalacağının bir kez daha altını çizerken yarışma programındaki risksiz tercihleriyle sıradan ve yeni kapılar açmaktan uzak bir seçkiyi mevzubahis haline getirdi. Bu yılki yarışma programının bir diğer özelliği de pek çok kişi için dört kolla sarılacak bir film sunmuyor oluşuydu. Geçen yıl programda olan Victoria, 45 Years ve El Club gibi filmlerin yerini daha düşük profilli filmler almış gibi görünüyordu bu sene. Yine de aradan sıyrılan birkaç film, yıl boyunca kendinden söz ettirecekmiş gibi görünüyor.

Açılış Filmi

Hail, Caesar! (Yön: Joel Coen, Ethan Coen)

hail_caesar

Berlin’in açılışını yapan ve elbette ki son yılların en iyi ‘açılış filmi’ tercihlerinden biri olan Hail, Caesar! sözünü sakınmayan bir Coen filmi. Bakmayın absürtlüğüne, kendini hafife alan tavrına, uçuculuğuna… Hail, Caesar!, zamanın Amerikası’nın etrafındaki her şeyi ayarsızca alaya alıyor. Hatta bir anlamda, Hollywood’u otopsi masasına yatırıyor. Coenlerin filmi elbette ki sektördeki bütün para gibi, bir yapımcının etrafında dönüyor. Filmde kendilerine ait bir yan hikayenin peşinde koşan oyuncuların, senaristlerin, yönetmenlerin çabası nafile. Hail, Caesar! ‘yapımcının’ filmi. Her anında mükemmel bir zekayla örülmüş bir hiciv ve enfes bir taklit kabiliyeti gizli. Coen sinemasına hayran bir sinemasever için cennetten bir köşe bu film. (3,5/5)

Yarışma

Midnight Special (Yön: Jeff Nichols)

midnight_special

Jeff Nichols’ın uzun süredir beklenen filmi hem adıyla hem de hikayesiyle 80’ler kültlerine saygı duruşunda bulunmak ister gibiydi. Lakin bu ulvi (ve artık pekala sıkıcılaşan) amacına ulaşmasına engel pek çok şey vardı. Örneğin Nichols, referans olarak aldığı filmlerin hafif ve ritmik yapılarını ağır aksak bir biçemle değiştiriyordu. Filmin nedensizce mesafeli tavrı bir 80’ler homage’ı olmaya çabalayan Midnight Special’ın önündeki en büyük engellerden biriydi (Filmin çocuk başkarakteri bir tür dekordan halliceydi örneğin). Dahası Midnight Special, kendini usul usul, ağır ateşte pişirirken yıllanmamış herhangi bir fikirle de çıkagelmiyordu. Kurulan bütün gerilim, açıkçası ancak ‘gülünç’ sıfatıyla tanımlanabilecek duraklardan geçiyor, ‘bu muydu?’ dedirten bir çözümle sonlanıyor ve Midnight Special ancak ağırkanlılığının bıraktığı ruhsal ve fiziksel yorgunlukla hatırlanıyordu. (2/5)

Boris sans Beatrice / Boris Without Beatrice (Yön: Denis Cote)

boris_sans_beatrice

Denis Cote’nin Boris Without Beatrice’i izlerken ne hissedeceğinize karar veremediğiniz o tuhaf filmlerden ve bu bir övgü değil… Cote, yeni filminde bize pek tanıdık tınlayacak şekilde, kibirli bir adamın, karısı evde psikolojik bir hastalığın pençesindeyken, muhtelif kadınlarla yakınlaşmalarını anlatıyordu. Adamın mensup olduğu sınıf, karısının makamı, kızının alışkanlıkları… Bunların hepsi Cote’nin kurmaya çabaladığı sistem eleştirisinin basamaklarıydı. Lakin Cote cebine doldurduğu fikirleri ortaya saçarken sakinliğini koruyamıyor ve şuurunu ansızın kaybediyordu. Film bir anda büyük ve sorsanız müstehzi repliklerin oyun parkı haline geliyor ve kendi sonunu hazırlıyordu. Bu filmi izlerken gülmeli miydik, ağlamalı mı, emin değiliz… (1/5)

Fuocoammare / Fire at Sea (Yön: Gianfranco Rosi)

fire_at_sea

Aslında Fire at Sea Berlinale Palast’da gösterilir gösterilmez Altın Ayı’yı kucaklayacağının ilk sinyallerini vermişti. Salonda kopan alkış, yarışmada artık ikincilik yarışının yapılacağını bağırıyordu bir bakıma. Öyle de oldu. Rosi’nin mülteci meselesine muazzam bir mesafe kurarak bakan, ‘kurgu’yu ve olayların genel akışı dahlinde elde ettiği metaforları karın boşluğuna atılan birer yumruk olarak kullanan ve hiçbir anında kolay yoldan sonuca gitmeyen filmi, bu tip, yer yer müdahaleli belgesel tarzına ayak uyduramayan birisi için bile takdire şayandı. Fuoccoammare, Lampedusa Adası’nı ikiye ayırıyor ve yolu her nasılsa hiç kesişmeyen iki tarafın konumunu, izolasyonunu ve elbette ki Avrupa’nın tembel gözünü anlatıyordu. (3/5)

L’avenir / Things to Come (Yön: Mia Hansen-Love)

things_to_come

Festivalin bir diğer etkileyici filmi ise hayatının en olgun döneminde kocasının kendisini terk etmesiyle beraber hiç beklemediği türden bir özgürlükle yolları kesişen bir kadının hikayesini anlatan Things to Come’dı. Mia Hansen-Love, yeni filminde kendi özgürlüğünün önüne engeller koyan, hayatında o beyaz sayfayı açmaktan korkan, bu süreçte kendi koyduğu engelleri aşmak adına yeniden efor sarf etmek zorunda olan bir karakterin portresini enfes bir sadelikle çiziyordu. Things to Come, bir insanın hayatındaki dönüm noktalarından büyük trajediler çıkarmak yerine onlara soğukkanlılıkla yaklaşıyor ve hayatın en rafine halinden bir kesit sunuyordu izleyenine. Isabelle Huppert’in yine, yeniden büyüleyici olduğunu söylemeye gerek var mı? (3,5/5)

Cartas da Guerra / Letters from War (Yön: Ivo Ferreira)

letters_from_war

Yarışma programının ‘ya sev ya terk et’ filmlerinden Letters from War epeyce iddialı ve inatçı bir eserdi. Siyah ve beyazın estetiğiyle yoğrulmuş ‘kontrast’ sevdalısı film, en basit tabirle güzel görüntüler üzerine okunmuş mektuplardan oluşuyordu. Bu bakımdan şiirselliğin bir doz aşımı hüviyetine bürünmesi kimileri için sadece dakikalar alacaktı. Letters from War, bize kalırsa, farklı olma güdülenmesiyle yepyeni bir monotonluk yaratan o kendine hayran filmlerdendi. Güzel görünmeyi çok umursuyor, en çığırtkan ve kolaycı yoldan bir hisler dünyası tahsis etmeyi meziyet sayıyordu. (1,5/5)

24 Wochen / 24 Weeks (Yön: Anne Zohra Berrached)

Yarışmanın ele aldığı mesele tarafından bakılınca (ironiktir, filmin sineması da bir o kadar tartışmasız ve sıradandı) en tartışmalı filmlerinden olan 24 Weeks down-sendromlu bir çocuğa hamile, komedyen bir kadının hikayesini anlatıyordu. Elbette ki filmin odağındaki asıl mesele kürtajdı… Sürprizbozanlara bulaşmadan filmin tartışmalı taraflarını masaya yatırmak pek mümkün değil. Bu sebeple şimdilik sadece şunu söyleyelim; bize kalırsa film her finalde kendini ‘politik olarak doğru’ bir noktada konumlandırsa da, süresi boyunca muhafazakar bakışı provoke edecek türden (özellikle gösterdikleriyle) bazı özel tercihlerde bulunuyor. Öte yandan, filmin görsel olarak demode televizyon estetiğine göz kırpması yarattığı tartışmanın çemberini daraltıyordu. (2/5)

Quand on a 17 ans / Being 17 (Yön: Andre Techine)

being_17

Ödül gecesi hakkı yenen, yarışmanın en büyük sürprizlerinden Being 17, son zamanlarda durulmuş Techine’den beklenmedik düzeyde genç işi bir filmdi. Techine bir açıdan Blue is the Warmest Color’ın sınıfsal ilişki dinamiğini iki erkek arasındaki aşka kopyalıyor ve ‘şiddetli’ bir büyüme hikayesini perdeye taşıyordu. Film iki genç erkeğin ve onlar arasında köprü kuran bir annenin öyküsünü öyle akıcı bir üslupla anlatıyordu ki, Being 17 yarışma programının en iyi akan filmlerinden biriydi. Techine’nin hareketli kamerası, epeyce hareketli bir ilişkiyi en ince detaylarına kadar yakalıyordu. Lakin Being 17’nin eksiğinden ziyade fazlası vardı. Film meselesine hiç iyi hizmet edemeyen bazı yan hikayelerde zaman kaybediyor ve pratikliğini yitiriyordu. Çok iyi bir film olmasını engelleyen de öykü anlatma coşkusunu gerekli yerlerde dizginleyememesiydi. (3/5)

Smrt u Sarajevu / Death in Sarajevo (Yön: Danis Tanovic)

death_in_sarajevo

Balkanların en çok abartılmış yönetmenlerinden Danis Tanovic’in yeni filmi Death in Sarajevo, oteldeki iktidarını yitirmek üzere olan bir otel müdürünü odağına koyarak -birinci dünya savaşı referanslarını da hiç ihmal etmeden- bir otel üzerinden soykırım alegorisi yapıyordu (Yugoslavya’ya hoş geldiniz). Tanovic bütün meseleyi öyle basit bir temele indirgemişti ki; böylesi bir derinlik yoksunluğu ancak ondan beklenebilirdi. Sanki bir matematik problemi çözüyormuşçasına tarihin en acılı coğrafyalarından birine parametreler atıyor ve sıkıcı bir iğne-çuvaldız çözümüne ulaşıyordu. Death in Sarajevo, alegori zekasının düşüklüğüne rağmen gülünç bir şekilde didaktik bir filmdi. Fakat aldığı ödüle bakılırsa Danis Tanovic yine göz boyamayı başardı. (1,5/5)

Alone in Berlin (Yön: Vincent Perez)

alone_in_berlin

Adında Berlin’i geçildiği için festivalde kendine kapılar açan Vincent Perez filmi, görebildiğimiz kadarıyla bütün festival programının en büyük felaketlerinden bir tanesiydi. Aslında film Hitler döneminde çocuklarını kaybettikten sonra yazıp şehrin farklı köşelerine bıraktıkları mektuplarla ilginç bir direniş sergileyen bir çiftin hikayesini anlatıyor ve kağıt üstüne kendini ilginç kılmayı başarıyordu. Lakin uygulama noktasında, bu kadar üst düzey bir festivalin yarışma bölümünde bu kadar fenasına zor rastlanırdı sanki. Bazı sahneler sinema tarihine geçecek denli kötü çekilmişlerdi. Gerçek ve diken üstünde bir hikayeyi gerçeklikle bu kadar bağlantısız aktarmak ise ayrı bir başarı olarak kabul edilmeliydi. (0,5/5)

Chang jiang tu / Crosscurrents (Yön: Yang Chao)

crosscurrents

Bu sene festivalin kendine en çok güvenen üç filminden biri (Diğerleri Portekiz’den Letters from War ve elbette ki Lav Diaz’ın A Lullaby to the Sorrowful Mystery’si) Çin’den geldi. Mükemmel kadrajlar, sabırlı, ketum bir sinema ve maneviyat… Lakin hepsini toplayınca maalesef matematiğin doğasına aykırı bir sonuçla karşılaşıyorduk çünkü eldeki bütün malzeme daha önce yapışlmış bir filmin taklidi gibiydi. Halbuki gördüğümüz kadarıyla yönetmen Chao’nun elinde iyi bir film yapması için her türlü maddi olanak mevcuttu. Fakat filmin asıl derdi maneviyattı ve bu konuda başka sinemacılardan bu kadar etkilenip de daha önce söylenmemiş bir söylemek pek mümkün görünmüyordu. (1,5/5) 

Soy Nero (Yön: Rafi Pitts)

soy_nero

Festival başlamadan önce bahislerde en iddialı film olarak gösterilen Soy Nero, ABD vatandaşı olmak için orduya yazılan Meksikalı bir gencin hikayesini anlatıyordu. Rafi Pitts aslında bütün meseleyi özetleyen bir fıkrayla, oldukça absürt, bir o kadar da umut verici bir başlangıç yapıyordu filme. Fakat bu fıkranın filmin tek şakası olacağını, önümüzdeki iki saat boyunca her şeyin aynı şakayı defalarca vurgulamak üzerine kurulu olacağını nereden bilebilirdik ki? Soy Nero, iki saatlik süresi boyunca kendini tekrar ediyor, kimi anında vasat melodramlar seviyesine iniyor, kimi anlarında ise seyirciyi hiç hazırlamadığı gerilimler yaratmaya çabalıyordu. Öyle ya da böyle bu vasat filmin bizi bir şekilde içerisinde tutmayı başarıyordu belki ama bittiğinde az önce izlediğimiz şeyi unutmaya başlamıştık bile. (2/5)

Genius (Yön: Michael Grandage)

genius

Berlinale’nin yarışma programındaki bir diğer ‘yıldız oyunculu’ film olan Genius’ın festival dahilindeki en büyük başarısı, Jude Law ve Colin Firth’ü Berlin’e getirmesiydi. Bunun ötesine geçince oldukça düz, her saniyesi tahmin edilebilir, kötü yazılmış, kötü oynanmış ve ortalamaya hitap eden bir filmle karşılaşıyoruz. Colin Firth oldukça sakin ve oturaklı bir performans sergilerken kendisine daha delidolu (Thomas Wolfe) bir karakter teslim edilen Jude Law karakterinin coşkusunu gereğinden fazla vurgulamış gibi. Genius’ta aynı zamanda F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway gibi yazarların da temsilleriyle (ya da daha dürüst bir ifadeyle ‘karikatürleriyle’ ya da ‘tiplemeleriyle’) tanışma fırsatı elde ediyoruz. Film biter bitmez her şeyi unutup gidiyoruz. (1,5/5)

Zero Days (Yön: Alex Gibney)

zero_days

Belgeseller, hele ki konuşan kafalar belgeselleri, doğaları gereği yoğundur. Bir sürü bilgi balık istifi ardı ardına sıralanır gibidir, izleyici zihni sürekli olarak meşgul tutulur, sanki her an bir şeyleri kaçırmak üzereyiz gibidir… Alex Gibney’in yeni belgeseli Zero Days’de bir konuşan kafalar belgeseli, lakin ufak bir farkla… Herkes iki saat boyunca aynı şeyleri söylüyor. Anlıyoruz ki, hükümet destekli kusursuz bir virüs tasarlanmış ve dünyanın yeni gerçekliği artık siber savaşlar üzerine kurulu… Yirmi dakikada etraflı bir şekilde aktarılabilecek bir mesele, iki saat boyunca ağızda çiğnendikçe çiğneniyor, gevelendikçe geveleniyor. En heyecansız belgesel kanalının bile yayımlamaktan imtina edeceği Zero Days, hayatlarımızdan çalıyor. (1/5)

Kollektivet / The Commune (Yön: Thomas Vinterberg)

the_commune

Son yıllarda sanıyoruz ki önüne gelen projelerde pek de seçici davranmayan Thomas Vinterberg uzun bir süre sonra kendi tecrübelerine ışık tutan bir filmle geri dönüyor. Yaşamaya başladıkları bir komün içerisinde hayatı değişen bir kadının hikayesini anlatan Kollektivet, açıkçası, mühim bir film değil. Lakin özellikle küçük çaplı bir komedi filmi gibi işleyen ilk yarısında tamamen komün ile beraber nefes alırken kimi hoş anlar fotoğraflamayı başarıyor. Film ikinci yarısında epeyce sıradan bir drama dönüştüğünde ve hikayesine dair ilginç ne varsa onları dışarıda bıraktığında yalpalamaya başlıyor. Lakin hiçbir anında tahammülfersa bir şeye dönüşmüyor ki bu bir Vinterberg filmi için önemli bir gelişme bize kalırsa. (2,5/5)

Hele sa hiwagang hapis / A Lullaby to the Sorrowful Mystery (Yön: Lav Diaz)

a_lullaby

İtiraf edelim ki Lav Diaz’ın sekiz saatlik filminin sadece iki saatini izledik. Fikri anlar anlamaz bu düzlükte ve izleyen üzerinde bir tür ‘tahakküm’ kuramayan bir filmi sekiz saat boyunca izlemenin pek de gerekli olmadığına kanaat getirdik. Lav Diaz yeni filminde Filipinler Devrimi’ni sinemadaki konvansiyonel zaman duygusuna savaş açarak anlatıyor anlatmasına; lakin bu savaşı iyi bir top gücü ile vermiyor maalesef… Filmin nefesi henüz ilk saatin sonunda yetersiz gelmeye başlıyor sekiz saatlik bir maraton için. A Lullaby to the Sorrowful Mystery, fazla donuk, fazla ifadesiz, fazla parıltısız… Tanık olduğumuz kadarıyla kariyerinde sekiz saate beş başyapıt sığdırabilen yönetmenlere çok uzak bir yerden bakıyor maalesef.

Zjednoczone stany milosci / United States of Love (Yön: Tomasz Wasilewski)

united_states_of_love

Yarışmanın basını en çok ikiye bölen filmlerinden United States of Love, geçiş dönemindeki Polonya’dan üç (aslında dört) farklı kadın hikayesi anlatıyor alabildiğine tavizsiz bir sinema ile. Aslında öykülerin odağında üç tane imkansız aşk hikayesi var; bunlar kadınların içlerinde bulundukları çıkmazdan çıkabilmeleri adına bir umut. Tomasz Wasilewski, bunu bağırmasa da, Polonya’nın liberalleşme döneminin arifesine dair oldukça politik bir filme imza atıyor. Filmin en büyük başarılarından biri, kronolojik bir kolaycılığa kaçmadan üç öyküyü harika bir şekilde birbirinin içerisinde eritebilmesi. Bunun dışında United States of Love’ın dört kadın oyuncusu da birbirinden iyi… Yarışmadan sadece senaryo ödülüyle dönmüş olması üzücü… (3,5/5)

Ejdeha Vared Mishavad! / A Dragon Arrives! (Yön: Mani Haghighi)

a_dragon_arrives

Yarışmadaki bu ilginç İran filmi başlar başlamaz ne kadar heyecanlandığımızı saklamayacağız… A Dragon Arrives!, bütün bu ciddi filmlerin arasında izleyeni ‘rahatlatacak’ özenli bir tür filmi gibi başlıyor. Renkler, müzikler, kadrajlar… Her şeye ayrı ayrı özenilmiş, enfes bir sinema duygusu var karşımızda. Lakin ilk yirmi dakikadan sonra yönetmen Haghighi, daha derin meselelerle ilgilendiğini hissettirmeye başlıyor; filmin yavaş yavaş kendi dünyasında kaybolması da bu dakikalara denk düşüyor. Film içinde film içinde film derken hiçbir katman birbirini tutmamaya, film ilk dakikasında kazandığı krediyi hızlıca harcamaya başlıyor. Bittiğinde ise az önce ne izlediğimiz hakkında çok az fikrimiz oluyor. (1,5/5)

Yarışma Dışı

Chi-Raq (Yön: Spike Lee)

chi-raq

Berlin’de Spike Lee’nin yarışma dışı gösterilen yeni filmi Chi-Raq hem sevimli mi sevimli bir delilik hem feminist bir tragedya. Bütün meseleye nereden baktığınıza göre kılıf değiştiriyor. Ancak kesin olan bir şey var ki Spike Lee son zamanların en ciddiye alınası filmlerinden birini yapmış. Evet mükemmel değil, bütün süresinin üzerini örtebilecek denli iyi fikri de yok belki; ancak asıl çıkış noktasını filmin finaline kadar bir şekilde izleyenine satmayı başarıyor. Biraz fazla geveze, biraz fazla kör gözüm parmağına ama bütün eksik taraflarını elden geldiğince unutturacak bir muzipliğe sahip Chi-Raq. (3/5)

Mahana / The Patriarch (Yön: Lee Tamahori)

mahana

Zannediyoruz ki ismine hürmeten kendisine yarışma dışı gösterim fırsatı tanınan Lee Tamahori, vakt-i zamanında Özcan Deniz’in aşiret dizilerini aratmayacak kıvamda bir filme imza atmış. İki düşman aile, gelenekler, görenekler ve türlü türlü hırslar. Bütün bunları bitirebilecek, arabulucu bir oğlan, bir kız, bir aşk hikayesi… Bütün bunların hepsi birden bayatlayalı neredeyse 70 sene oluyor; ancak Tamahori, bir kez daha alışıldığın sinemasını yapmanın keyfine varmış gibi. Neyse ki filmi ciddiye almamızı gerektirecek hiçbir veri yok. (1/5)

Panorama

Auf Einmal / All of a Sudden (Yön: Aslı Özge)

auf_einmal

Berlin’de, hele ki programdaki Alman filmleri bu denli zayıfken, Aslı Özge’nin nefis Auf Einmal’inin neden yarışmaya alınmadığını tespit etmek ne mümkün? Aslı Özge yeni filminde, aslında ülkemizde cereyan etmiş bir olayı (hangi olay olduğunu bu kısa yazıda açıklamamayı tercih ediyorum) çıkış noktası olarak alarak küçük bir Alman kasabasına uyarlıyor. Filmin ilk bir saati, mesafesini koruyan bir ‘bürokrasi’ filmi bir anlamda. Tabii bu iyi yazılmış ancak ‘formüle’ dayalı ilk saatin asıl sebebi filmin ikinci bölümündeki ‘asıl mesele’… Film bir anda orta yerinden kırılınca, bu aralar gördüğümüz en etkileyici twistlerden biri filmin üslubuna çarpınca (twist öyküde değil öykünün anlatılma biçiminde gerçekleşiyor), en keskin virajlarından biri dönülünce, roller, güçler ve mağdurlar değişiyor. Auf Einmal, Berlin’in en iyilerinden. (4/5)

War on Everyone (Yön: John Michael McDonagh)

war_on_everyone

Politik olarak yanlış mizahı pek seven John Michael McDonagh daha önce The Guard’da yaptığı türden bir mizahla yeniden karşımızda. Bu kez hikayemizin anti-kahraman timi iki polisten oluşuyor. Suçlularla birlikte kokain çekmekte örneğin, bir sakınca yok onlar için… McDonagh, bu iki karakteri bize sevdirmeye çabalamıyor. Bilakis, her an onlardan biraz daha nefret ediyoruz… Tabii onlar yelkenleri suya indirdiğinde biz de onlarla birlikte indiriyoruz. War on Everyone, Berlin programının en hafif filmlerinden biriydi. Hafif olduğu kadar eğlenceli ve umursamazdı aynı zamanda. Bütün şakalar aynı oranda iyi olmasa da, sadece İzlanda bölümü bile filmi sevmek için yeterdi. (3/5)

Remainder (Yön: Omar Fast)

remainder

Omar Fast tarafından çok beğenilen bir romandan uyarlanan Remainder, ‘tuhaf’ olmak isteyen, diğer filmlere benzememek için elinden gelen her şeyi yapan ve bu aşırı haliyle ancak sakil bir sinema üslubu yakalayabilen epeyce amatör işi bir filmdi. Bir hikayeyi anlatmamayı seçmek, hikayeyi anti-hikaye haline getirmeye çabalamak elbette ki saygı duymamız gereken bir çaba… Lakin yönetmen bunu sanata ve öykü anlatımına dair bir çabadan ziyade kendini ‘farklı’ bir yerde konumlandırmak için yapıyordu sanki bu filmde. Remainder, bize sorarsanız katlanması epeyce zor bir deneyim. (1/5)

Mae so ha uma / Don’t Call Me Son (Yön: Anna Muylaert) 

don_t_call_me_son

Geçen sene yine Berlin’de prömiyer yapan bir önceki filmi The Second Mother ile büyük sükse yapan ve yıl boyunca festivallerde konuşulan Anna Muylaert, yeni filmini de Berlin’in Panorama bölümüne verdi. Gelgelelim, anlattığı meselenin altını çizmekten bir an olsun sıkılmayan The Second Mother dahi, Muylaert’in yeni filminin yanında iyi kalıyor. Muylaert’de peşinden gittiği projenin bir felakete doğru sürüklendiğini anlamış olacak ki, Don’t Call Me Son’ı bir hikayenin orta yerinde sonlandırıyor. Her şey sanki kurgu masasında anlaşılmış ve proje orta yerinde terk edilmiş sanki… 90’larda televizyonun ana haber bülteni öncesi kuşağında kendine yer bulabilecek bir film Don’t Call Me Son. Bu yüzden her şeyden evvel bir zaman makinesine ihtiyacı var. (1/5)

Forum

The End (Yön: Guillaume Nicloux)

the_end

Guillaume Nicloux’un yeni filmi The End tam anlamıyla baş yaran, ummadık bir taş. Ormana vardığında köpeğini kaybeden, onu ararken de ormanın derinliklerine sürüklenen bir avcının ‘tuhaf’ ve ‘korku dolu’ yolculuğunu anlatan The End’i herhangi bir kalıba sokmak mümkün değil. Nicloux, ağır aksak bir tempoyla ‘anlatmamak’ için her şeyi yaptığı hikayesini sembollere boğuyor. Asıl eğlence de burada başlıyor, anlamadığımız her şey bu filmi güçlendiriyor! The End, asap bozucu derecede ürkütücü ve aynı anda karşı konulamayacak derecede eğlendirici/oyalayıcı bir film. Bir başka deyişle, Nicloux, senenin en esrarengiz ve keyifli filmlerinden birine imza atmış durumda. Kariyerinin en iyilerinden desek abartmış olmayız. (3,5/5)

Yarden / The Yard (Yön: Mans Mansson)

the_yard

Berlinale’nin forum bölümünde gösterilen The Yard’ın en ilginç yanı, İsveçli işsiz bir adamın hikayesini anlatıyor olmasıydı elbette ki… Filmin artık neredeyse bir karikatüre dönüşmüş bir refah toplumuna bu kadar farklı bir yerden bakması ilginçti; ancak öyküsü dahilindeki kötü yazılmış baba-oğul ilişkisi o kadar işlemiyordu ki, bu durum filmin her anına sirayet ediyordu. Halbuki filmin sadece belli anlarda başvurduğu ‘garip’ mizah anlayışı gayet yerli yerindeydi. Ülkedeki göçmen meselesine ilginç bir mesafeyle, ilginç bir soğukkanlılıkla olan yaklaşımı da öyle… Ancak senaryonun 101 kuralları, The Yard’ın asıl ilginç taraflarını törpülüyordu. (2,5/5)

Ve Ödüller…

Altın Ayı: Fire at Sea (Yön Gianfranco Rosi)
Jüri Büyük Ödülü: Death in Sarajevo (Yön: Danis Tanovic)
En İyi Yönetmen: Mia Hansen-Love (Things to Come)
En İyi Kadın Oyuncu: Trine Dyrholm (The Commune)
En İyi Erkek Oyuncu: Majd Mastoura (Hedi)
En İyi Senaryo: Tomasz Wasilewski (United States of Love)
Artistik Performans Ödülü: Mark Lee Ping-Bing (Crosscurrents)
Alfred Bauer Ödülü: Lav Diaz (A Lullaby to the Sorrowful Mystery)
En İyi İlk Film: Inhebbek Hedi (Yön: Mohammed Ben Atia)
FIPRESCI Ödülü: Death in Sarajevo (Yön: Danis Tanovic)

***

Kaan Karsan
kaankarsan@gmail.com
twitter