65. Berlin Film Festivali Günlükleri

Avrupa’nın –kelime anlamıyla- en soğuk film festivallerinden biri olan Berlin Film Festivali, kağıt üzerinde son yıllarının en güçlü yarışma programlarından birini sundu bu sene takipçilerine. İsimlere bakıldığında Terrence Malick’ten Peter Greenaway’e, Jafar Panahi’den Werner Herzog’a, Andrew Haigh’den, Pablo Larrain’e, yeni filmleri yarışma dışı gösterilen Wim Wenders’den Olivier Hirschbiegel’e kadar farklı coğrafyalardan birçok önemli yönetmenle karşılaşmak mümkündü. Yarışma gösterimlerini bir kenara bıraktığımızda bile program halen öyle yoğundu ki, bırakın 10 günü, bir aylık bir süre dahi festivalin geniş seçkisinin hakkını vermeye yetmezmiş gibi görünüyordu.

Toparlayıcı bir tespitle başlamak gerekirse, festivalden bu sene “Boyhood” denli gündem yaratabilecek bir film çıkmadı. Ancak Darren Aranofsky başkanlığındaki jüri tarafından ödüllendirilen filmlerin neredeyse hepsinin –ödül alamayanlardan da kimisinin- kaale alınması gereken tarafları vardı. Bu dosyada Berlin’de izleme fırsatı bulduğumuz filmlere göz atacağız. K.K.

Yarışma

Nadie quiere la noche (Nobody Wants the Night / Yön: Isabel Coixet)

Nobody Wants the Night

Uluslararası yıldızları bir araya getiren bir oyuncu kadrosu… Gerçek ve draması bol bir hikâye… Etkileyici doğa görüntüleri… Bu bileşimden güçlü ve epik bir film çıkacağını düşünebilir insan, ki “Nobody Wants the Night“ın amacı da büyük ölçüde bu… Fakat bu gibi durumlarda genellikle evdeki hesabın çarşıya uymadığı da bir gerçek. Ne yazık ki “Nobody Wants the Night” her şeyden önce zayıf bir senaryo nedeniyle hikâyesindeki dramatik yoğunluğu ıskalıyor. İlk ve ikinci yarısında bambaşka meselelere odaklanan film, geride daha çok vasat bir mini dizi hissiyatı bırakıyor. Diğer yandan yönetmen Coixet ne yazık ki doğayı yeterince etkileyici kullanamıyor, film bir türlü o istenilen görkemli görselliğe ulaşamıyor. Oyuncu kadrosundaki isimleri gayet iyi biliriz ama özellikle Juliette Binoche‘ün kontrolsüz performansı yer yer aşırı ağdalı bir hal alıyor. Dramatik sahneler istemeden komediye meylediyor… Bu sözüm ona “güçlü kadın” hikâyesinde, kadın karakterlerin aldığı her kararın ardında görünmeyen ve hep beklenen bir erkeğin etkisinin olmasıysa filmi tahammülfersa kılan bir diğer unsur. E.E. (1/5)

Taxi (Yön: Jafar Panahi)

Taxi

Taxi’nin gösterimi öncesinde filme büyük bir heyecan duymamamızın birkaç sebebi vardı. Bunlardan ilki yönetmenin son dönemde çektiği filmlerin sanatsal nitelikten yoksun olmalarına rağmen filmlerin politik bağlamı sebebiyle avrosentrik bakıştan alkış toplamalarıydı. Birinciye bağlı olan ikinci sebep ise Jafar Panahi’nin öfkesini olgunlukla kanalize edememesi, iyi bir film yapmayı değil, herhangi bir film yapmayı nihai amaç olarak görmesiydi. Lakin Taxi, yönetmenin ‘ambargo’ döneminin en olgun, en rafine ve kuşkusuz en iyi filmiydi. Panahi, öfkesini ve kederini ayakları yere basan bir tavırla sinemaya kanalize ediyor ve bir taksiyi bir sosyal deney nesnesi haline getiriyordu. Kendisini, bir koca bir toplumu baskılayan faşizmden soyutlamıyor; üstüne üstlük bu denklemde kendi kimliğine şehir tarafından dışlanmış bir taksi şoförü rolü biçiyordu. Filmin olağanüstü finali, Panahi’nin son dönemde yaptığı filmlerden hiçbirinin yapamadığını yapıyordu ve lafı hiç uzatmadan bir gerçeğe acıyla yoğrulmuş bir nokta koyuyordu. Yer yer didaktik hale gelen, basitleşen ve filmi daraltan diyaloglar Taxi’nin çok daha iyi bir film olmasına engel oluyordu; ancak yine de Panahi’nin sinema yapmanın yeni yollarını bulmasına tanık olmak oldukça heyecan vericiydi. (3/5) K.K.

45 Years (Yön: Andrew Haigh)

45 Years

İkinci uzun metrajlı filmi Weekend (Hafta Sonu, 2011) ile bolca övgü toplayan Andrew Haigh’ın üçüncü filmi 45 Years, hayatının son baharındaki bir çiftin 45. evlilik yıl dönümü kutlamalarının hemen öncesindeki bir haftayı anlatıyordu. Filmin isminin işaret ettiğinin aksine 45 yılın değil, daha derin bir geçmişin muhasebesini tutan film, hiçbir evliliğin mükemmel olmadığına dair sıkıcı cümleler kuracakmış gibi yapıyor ancak hemen sonrasında oldukça radikal hamlelerle filmi iki cinsiyetin mutluluk-hüsran psikolojilerine yönelik bir makaleye dönüştürüyordu. Haigh’ın karakterlerini olağanüstü bir beceriyle gerçekleyen yeteneklerine bir noktada alışmak mümkündü; ancak bizi asıl büyüleyen yönetmenin bir ilişkinin kendisini değil silüetini çizmek amacıyla kullandığı, sinemada pek kolay bulunmayan türden olgunluğuydu. 45 Years’ın dramatik yapısı, seyirciyle oyunlar oynuyor ve seyircinin benzer filmlerden edindiği beklentileri –özellikle filmin muazzam finaline doğru- altüst ediyordu. Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’ın oyunculuk performansları ise bu sene Berlinale salonlarında tanık olduğumuz en akılda kalıcı şeylerdendi. (4/5) K.K

Queen of the Desert (Yön: Werner Herzog)

Queen of the Desert

Belgeselleriyle bizi hala kendine hayran bırakmaya devam etse de kurmacalarıyla hayal kırıklığına uğratan Werner Herzog’un yeni filmi Queen of Desert’ın hem usta yönetmenin hem de Berlinale’nin en zayıf filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 20. Yüzyılın ve İngiliz tarihinin ilgi çekici figürlerinden, birçok olayın aktörlerinden biri olmuş seyyah, arkeolog Gertrude Bell’i perdeye getiren Queen of the Desert, iki saati aşkın süresi boyunca, her karesinde aynı soruyu sordurtuyor: Herzog neden bu filmi çekti? Evet, Bell’in bu kadar erkek egemen bir dünyada bir kadın olarak istediğini yapmaya çalışması, tarihteki birçok olayda önemli rol oynaması, dönemi ve yaşadığı çevre açısından yadırganmasına rağmen hiç evlenmemiş olmaması vs.. neden çekildiğine cevap olabilir. Fakat, söz konusu Herzog olunca, neden bu kadar konvansiyonel, formüllere yaslanan, yavan bir sinema diye başlayan sorular sormak da elzem hale geliyor. Son yıllardaki çoğu filmi gibi Herzog’un deliliğinden ve yaratıcılığından en ufak bir kırıntı taşımayan, Hollywood yıldızlarıyla dolu kadrosundan başka mahareti olmayan bir dönem filmi Queen of Desert. Bell’i oynayan Nicole Kidman bile kurtaramıyor! (1/5) H.C.

Ixcanul (Ixcanul Volcano / Yön: Jayro Bustamante)

Ixcanul

Jayro Bustamente’nin ilk filmi olan Ixcanul Volcano, 17 yaşındaki Mayalı Mara’yı merkezine alıyor ve bütün kaderi içinde yaşadığı küçük toplum tarafından çizilmiş genç kadının acılarını modern-ilkel çatışması üzerinden okuyordu. Bir tarafta ‘buralardan’ kaçmanın romantizmi, diğer tarafta ise kalmanın mahkumiyeti vardı. Bustamente, modernden arınmış hayatı sakinlikle, şehri ise hareketle ve kaotik bir kamerayla filme alıyordu. Ixcanul Volkano, sözünü çok çabuk belli eden, bir şablon üzerinden hareket ettiğini gizlemeyen ve bir ilk film olmanın çoğu amatörlüğünü sırtına yükleyen bir filmdi. Bu durum da filmin elini zayıflatıyordu. Anlatı cesur değildi, dolayısıyla birçok yönden Batı dünyasının algısına hitap ediyordu. Yine de film, böylesi bir karşıtlığı anlatmak için bir maden bulduğunun farkındaydı ve bu madeni türlü zorluklarla da olsa bir noktaya kadar işlemeyi başarıyordu. (2/5) K.K.

Journal d’une femme de chambre (Diary of a Chambermaid / Yön: Benoit Jacquot)

Diary of a Chambermaid 

Daha önce Jean Renoir ve Luis Bunuel’in sinemaya aktardığı Diary of a Chambermaid’in 2015 model uyarlaması Fransa Sineması’nın veteran yönetmenlerinden Benoit Jacquot’nun imzasını taşıyordu. Mesleği gereği bir evden bir diğerine sürüklenen bir kadın hizmetçinin günlüğünü tutan film, aslında oldukça umut verici bir başlangıç yapıyor ve konvansiyonel uyarlama alışkanlıklarının dışına çıkacağının, hatta müstehzi bir tavırla kendini dahi alaya alacağının sinyallerini veriyordu. Ancak ilk perde sonlandığında Jacquot, bir anda ciddiyetin dozunu arttırıyor ve o ana kadar yapı bozan sinemasını oldukça güvenli bir kameraya emanet ediyordu. Daha önce iki kere uyarlanmış bir romanın oldukça yavan bir versiyonunu seyrediyor olmak elbette ki pek heyecan verici bir deneyim değildi. Başroldeki Lea Seydoux da filmin muzipliğinin kayboluşuna paralel bir şekilde perdede etkisini yitiriyor ve iz bırakamıyordu. Jacquot’nun filmi Berlinale yarışmasının en zayıf halkalarından biriydi. (1,5/5) K.K.

Victoria (Yön: Sebastian Schipper) 

Victoria

Okyanus ötesi Alejandro González Iñárritu’nun tek plan sihirbazlık numarasıyla çalkalanadursun, Almanya’nın pek mütevazı yönetmenlerinden Sebastian Schipper, sinemanın konvansiyonel imkanlarıyla deli işi bir projeye imza atıyor. Victoria, 140 dakikalık, tabana kuvvet bir tek plandan oluşuyor. Film bittiğinde ve kapanış jeneriği başladığında ise siyah ekran üzerinde karşımıza çıkan ilk isim yönetmen Schipper’ınki değil; filmin görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grøvlen’inki. Nitekim Grøvlen’in büyük emeği jüri tarafından da ayrıca ödüllendirildi. İlginç bir şekilde Victoria’nın biçimi ‘mükemmel’ değildi, hatta bu da bir yönetmen tercihiydi. Film boyunca karakterleri her mekanda takip eden kameranın kusursuz olduğunu söylemek zordu. Bu anlattığı ve yine kusursuz olmayan hikayenin gerekliliklerinden biriydi. Schipper, kirliliği kirlilikle anlatıyor ve karanlık bir Berlin gecesinde heyecanlı bir geziye çıkarıyordu izleyenini. Bin türlü badire atlatacak bir trene bindiriyor ve bu esnada da ‘küçük dağları ben yarattım’ demeyi reddediyordu. Victoria’nın çekiciliği de tam olarak buradan geliyordu. (3,5/5) K.K.

Knight of Cups (Yön: Terrence Malick)

Knight of Cups

Knight of Cups’ın basın gösterimi çıkışında filmi Amerika’nın “Great Beauty”si olarak niteleyeninden tutun filmi bir modern klasik ilan edenine kadar her tür algı Berlin sokaklarındaydı. Biz ise o sıralarda belli ki To the Wonder ile beraber sinemaya veda mektubunu yazan Terrence Malick’e ağıt yakmakla meşguldük. Knight of Cups’ın bir senaryosu yoktu. Koskoca bir film basbayağı Malick’in büyük kafa karışıklıkları üzerine kuruluydu. Buna itirazımız yok. Ancak bu kafa karışıklıkları dahi derinleşemiyor, yönetmenin Hollywood okumasında her şey yüzeyde kalıyordu. Malick, filminin bütün unsurlarını metalaştırıyor, daha fenası bundan medet umuyor; Christian Bale başta olmak üzere bütün oyuncular Malick’in sinema algısında can çekişiyor; Emmanuel Lubezki ise dağda bayırda manzara çekmekten fiziksel sağlığını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. Knight of Cups, Malick’in sinemasını dehşetle karşılayanları fena bir şekilde zorlayacak, ona hala tolerans gösterenleri ise fena halde hayal kırıklığına uğratacak türden bir filmdi. (1/5) K.K.

El boton de nacar (The Pearl Button / Yön: Patricio Guzman)

The Pearl Button

Berlin’den “En İyi Senaryo” Gümüş Ayı’sıyla dönen The Pearl Button, Patricio Guzman’ın yeni görüntülü makalesiydi. Ülkesinde yaşanan sosyopolitik felaketlere ışık tutmaya ve en çok kendi hafızasından beslenmeye devam eden yönetmenin yaptığı sinemaya ilgi gösterenlerden Berlin’de övgü toplaması pek de şaşırtıcı sayılmazdı. The Pearl Button, Batılı paradigmanın yok ettiği kültürlere ağıt yakıyor ve beyaz adamın suçunu oldukça dramatik hatta romantik bir şekilde peliküle döküyor. Ancak tıpkı yönetmenin önceki belgeselleri gibi, bu belgesel de soğukkanlılıktan yoksun. Guzman, oldukça kallavi bir konuyu gereğinden fazla romantize ederek, hatta bir masal kıvamına büründürerek anlatıyor. Sanki çok iyi bir hikaye, yönetmenin sinemasal tercihleri sebebiyle tesirini yitiriyor. Sinemanın değil, edebiyatın araçlarından beslenen bir filmin “En İyi Senaryo” ödülüne layık görülmesi ise ancak jürinin anlık kafa karışıklığıyla açıklanabilir zannımızca. (2,5/5) K.K.

El Club (The Club / Yön: Pablo Larrain) 

El Club

Berlinale’nin en güçlü filmlerinden El Club, bir sahil kasabasında sıradan bir evde yaşayan altı rahibin gündelik yaşamından parçaları, karanlık tonda görüntülerle göstererek başlıyor. Biraz sonra izleyeceğimiz son derece sert hikayeyi muştulayan bu karanlık, kapanış jeneriğine kadar da hakimiyetini sürdürüyor. Rahiplerin çocuk istismarını ve sonrasında Katolik Kilisesi’nin olaya bakışını konu alan El Club, adalet, vicdan gibi kavramları sorgularken Kilise’nin ve genel olarak dinin iki yüzlülüğüne tekme tokat girişiyor adeta. Sözünü sakınmadan söyleyen Larrain, hikayeyi evin ve kilisenin dışından kasabaya taşıyarak meseleyi toplumsal bir düzlemde ele almayı da beceriyor. Baştan sona iyi bir gerilim kuran, Kilise’nin işleyişini ve olayları halletme biçimini, dindeki ve toplumdaki çelişkilerin hasır altı edilişini sorular sorarak masaya yatıran Larrain, etkileyici bir finalle akılda kalıcı bir filme imza atıyor. (3,5/5) H.C.

Body (Yön: Małgorzata Szumowska)

Body

Bir önceki filmi ‘W. imie…’ ile de Berlin’in Ana Yarışma bölümünde yarışan ve Teddy Ödülü kazanan Malgorzata Szumowska’nın yeni filmi Body, birçok açıdan ölüm üzerine düşünüyor ve ölümden geriye kalan hayatlara odaklanıyor. Bir tarafta yaşadığı kaybı dünyanın keşmekeşiyle, dolayısıyla maddiyatla ötelemeye çabalayan bir adam, öte tarafta ise ruhani bir disiplinle kimliğini arayan bir kadın var. Bu iki karakter arasındaki köprü ise zıtlığın tam ortasında kalmış anoreksi hastası bir genç kadın (adamın kızı) tarafından kuruluyor. Fizik ile metafizik çarpışırken Szumowska, bu temastan absürt bir mizah çıkarmaya çalışıyor ve belli olanda başarılı oluyor. Ancak bu mizah filmin dramatik tarafınca desteklenmiyor ve havada kalıyor. Szumowska’nın asıl başardığı ise, neredeyse belli bir izleği olmayan, bir hikayeden kimi açılardan yoksun bir tecrübeyi yönetme biçimiydi. Yönetmen, olaylarda değil, ayrıntılarda kaybolmayı seçiyor ve kabaca ‘çirkin’ bir film çekerek cesaretini sergiliyor. Nitekim jüri de yönetmenin bu tavizsiz tavrını ödüllendirdi. (2,5/5) K.K.

Als wir träumten (As We Were Dreaming / Yön: Andreas Dresen)

Als wir traumten

Berlin’de yarışmanın en zayıf filmlerinden bir diğeri As We Were Dreaming, muhtemelen festivalin Alman kontenjanıyla programa dahil olmuş, çağın en az birkaç on yıl gerisinde bir denemeydi. Almanya Sineması’nın tecrübeli olmasına rağmen hiçbir daim ilginç olamayan yönetmenlerinden birisi olan Andreas Dresen, bu kez duvarın gölgesindeki gençlerin hikayesini anlatıyor; ancak en iyimser bakışla birkaç sezonluk, yavan bir televizyon dizisinin hissiyatını bahşediyordu izleyenlerine. As We Were Dreaming’in neredeyse bütün replikleri aşırı bir romantizmden besleniyor. Filmin sinema duygusu ise araba sahnelerinin arka planına döşenmiş alternatif müzik kullanımıyla sağlanmaya çalışılıyor. (1/5) K.K.

Pod electricheskimi oblakami (Under Electric Clouds / Yön: Alexey German Jr.)

Under Electric Clouds

Bir türlü tamamlanamayan dev bir inşaat projesini göçmen işçiler, mimar, emlak ile ilgili konularda uzman bir avukat ve proje sahibinin varisleri gibi pek çok karakter aracılığıyla öyküleştiren Under Electic Clouds, son derece yoğun ve çok katmanlı bir film. Yönetmen Aleksey German, filmi bir yandan küreselleşmeye ve bu sürecin Rus toplumu üzerindeki etkilerine, diğer yandan görkemli geçmişin ve geleceğe dair yüksek beklentilerin Rus halkını şimdiki zamana tutsak hale getirişine dair sembollerle örüyor. Filmin giderek birbiriyle bağlantılı hale gelen yedi bölümünde bu temalara işaret eden kimi motifler bulmak mümkün; her bölümde konuşulan yabancı diller iletişim karmaşasına sebep oluyor, gerektiği gibi çalışmayan bir elektronik cihaz sorun çıkarıyor ve karakterlerden birinin ölümü tüm filme hakim olan kederi güçlendiriyor. Her bir sahneyi en ince detayına kadar planlanmış zarif ve karmaşık uzun planlarla perdeye taşıyan German, tüm bu temaları Tarkovsky, Antonioni ve Angelopoulos gibi büyük ustaları anımsatan iddialı ve etkileyici bir sinema diliyle ele alıyor. Sürekli karla kaplı ve puslu olan mekanların filmin güçlü atmosferine yaptığı katkı da yadsınamaz düzeyde. E.O. (5/5)

Aferim! (Yön: Radu Jude) 

Aferim!

Romanya Yeni Dalgası’nın yükselişteki genç yönetmenlerinden Radu Jude’nin yeni ve kendisine asıl sıçramayı yaptıran filmi ‘Aferim!’, kısaca söylemek gerekirse bir Osmanlı Western’i. Filmin odağında bağlamsal olarak ‘bir nesneyi’ (köle) bir yerden bir yere götürmeye çabalayan bir baba ve oğul var. Dolayısıyla film, uzun bir yolculuğun engellerle ve farklı duraklarla dolu hikayesini anlatıyor. Aferim! bir açıdan bir geniş bir karakter dönüşümünün güncesini tutuyor; bu esnada iyi hesaplanmış ve uygulamaya dökülmüş bir anlatıyla ayrımcılık pratiğini güncele selam çakarak eleştiriyor ve özenli sinematografisiyle izleyeni sinemasal olarak da büyük oranda tatmin ediyor. Filmin daha iyi olmasına engel olan şey ise kimi anlarda müsamere temsiline yaklaşan mizansen anlayışı. Halbuki filmin kimi anlarındaki en güçlü tarafı da mizansenleri. Kısacası, filmin bütün sahneleri aynı başarıyla çekilememişti. Kimisi filmin formülüne cuk diye oturuyor, kimisi de filmin işleyen tarafının dışında kalıyordu. Bütün bu eksikliklerine rağmen Aferim! yarışmanın güçlü filmlerinden biriydi. (3/5) K.K.

Eisenstein in Guanajuato (Yön: Peter Greenaway) 

Eisenstein

İlerleyen yaşına rağmen çılgın tarafını hiçbir zaman törpülemeyen Peter Greenaway’in yeni filmi modern sinemasal anlatıyı yaratan, sinemaya şu an bildiğimiz halini kazandıran yönetmen Sergei Eisenstein’ın Meksika seyahatindeki aşk hayatı hakkındaydı. Yaşadığımız her şeyin seks ve ölümle ilgili olduğunu düşünen ve Freudyen paradigmayı bu kez Eisenstein’ın hikayesine adapte eden yönetmen, beklendiği gibi deli işi bir filme imza atıyor. Eisenstein in Guanajuato, bir taraftan Eisenstein’a ve sinemanın kendisine methiyeler diziyor, diğer taraftan da onu baskılayan, önüne bariyerler koyan ve sindirmeye çabalayan sinemaya eleştiriler getiriyor. Greenaway’in filmi yarışmanın açık ara en eğlenceli filmiydi. En iyi yönetilmiş birkaç filminden biri olduğunu söylemek de abesle iştigal olmayacaktır. Filmin başrolünde, Eisenstein’a hayat veren Elmer Bäck muhtemelen bundan sonra adını çok duyacağımız, heyecan verici bir keşif; 45 Years ile “En İyi Erkek Oyuncu” Gümüş Ayı’sını kucaklayan Tom Courtenay’a denk gelmesi tam bir talihsizlik. (3,5/5) K.K.

Yi bu zhi yao (Gone with the Bullets / Yön: Jiang Wen) 

Gone with the Bullets

Aynı zamanda bir oyuncu olan Çinli yönetmen Jiang Wen‘in dört filmlik yönetmen geçmişini bilenler için Berlin’in en çok merak edilen yapımlarından biriydi Gone With The Bullets. Ancak gönül rahatlığıyla hayalkırıklığı listesinin üst sıralarına yazıldı. Çin’in geçtiğimiz yüzyılın başlarındaki tarihine ayrı bir ilgisi olan Wen, 1920’lerin Şangay fonunda bir komedi-müzikale soyunuyor. İlk 20 dakikasında hayli umut vaat eden filmin nasıl olup da bu kadar savrulabildiğini anlamak zor. Baba parodisi, Broadway müzikalleri derken kitsch bir gerçeküstü atmosfere geçmesi yine de görmezden gelinebilirdi. Fakat ‘hiçbir şey’in üzerine amaçsız bir şamata ve azgın bir dağınıklık (belki de görgüsüzlük) bina etmeye çalışınca bütün o ‘büyülü’ renk paletleri, ışıltılı dünyalar, ağdalı biçimci çabalar, zorlama Bogart-Bacall çağrışımları ve -sözümona- kadın erkek ilişkileri ucuzlaşıveriyor. A.K. (1/5)

Vergine giurata (Sworn Virgin / Yön: Laura Bispuri)

Sworn Virgin

Sworn Virgin’in şaşırtıcı bir olgunluk ve ekonomiyle anlatılmış öyküsünde senkronize yüzme antremanları için kullanılan bir havuz geniş yer tutuyor. Kuşkusuz çok yönlü bir sembol bu; söz konusu spor kalıplaşmış, sınırları kesin biçimde belirlenmiş yapay bir feminenlik algısı üzerine kurulu, kulvarlara ayrılan ve yüzücüleri adeta kendi kulvarlarına hapseden havuz da güçlü bir tutsaklık hissini görselleştiriyor. Laura Bispuri’nin ilk filmi bu iki tema üzerine kurulu. Arnavutluk kırsalında kadınların sosyal statülerini yükseltmek için hayat boyu bekaret yemini edip erkek gibi davrandığı bir köyden kardeşinin yaşadığı Milan’a gelen ve burada yeni bir yaşama başlayan Hana’nın hikayesi hem halen ataerkil yapısını sürdüren modern toplumları sesini yükseltmeden, zarif biçimde eleştiriyor hem de toplumsal ve psikolojik baskılar altında yaşayan bir kadının kabuğunu kırıp gerçek kimliği ile yüzleşme sürecini perdeye taşıyor. Alba Rohrwacher’in Hana’nın tereddütlerini, gücünü ve kırılganlığını ustalıkla yansıtan incelikli performansı ve Bispuri’nin sözcüklere ihtiyaç duymadan karmaşık fikirlere görsel karşılıklar bulan üslubu da filmi görülmeye değer hale getiriyor. E.O. (4/5) 

Cha và con và (Big Father, Small Father and Other Stories / Yön: Phan Dang Di)

Big Father

90’lı yılların sonunda, ekonomik zorluklarla boğuşan bir Vietnam arka planında, fotoğrafçılık okuyan Vu’nun başkente yerleştiğinde tanıştığı Thang ile ilişkisini merkeze alan “Big Father, Small Father and Other Stories”, hızla artan popülâsyonun politik bir meseleye dönüştüğü Vietnam portresini anlatma çabasının altından ne yazık ki başarı ile kalkamıyor. Film, ana karakterlerin cinsel yönelimleri ve geçmişlerine dair detayları verirken hikâyenin devamına dair de bir söz söylediği hissiyatını oluştursa da sahneler arası manasız geçişler ve geçmiş gelecek vurgusunun karmaşık bir biçimde yapılmasıyla, verilen detaylar hikâyenin akışında yer bulamayıp anlatılanların birçoğunu neden izlediğimizi sorgulatıyor ve filmi takip etmek güçleşiyor. Yönetmen Phan Dang Di’nin verdiği bir röportajda kurduğu, “Bazen karakterlerimin çok inatçı olduğunu gözlemliyorum. Onlar beni takip etmiyorlar, onlar gerçek hayatın birer parçaları; alışılmadık, anlamsızca, içgüdüsel.” cümleleri karakterlere dair bir söz söylüyor olsa da, ne yazık ki karakterlerin ‘içgüdüsel’ ve ‘anlamsızca’ davranışları izleyici için hikâyeyi izlenebilir kılmadığı gibi, bir meselesi olduğuna dair inancını da yitirtiyor. Film, yarışma bölümünün en zayıf filmlerinden biri olmakla kalmayıp festival programının da seyri en keyif vermeyen filmlerinden biri. G.B. (1/5) 

Ten no chasuke (Chasuke’s Journey / Yön: Sabu)

Chasuke

Japon yönetmen Sabu imzalı Chasuke’s Journey’in absürt bir film olduğunu sadece sinopsisine bakarak anlamak mümkün. İnsanların/karakterlerin başına gelenleri yazan yazıcılar/senaristler, türden türe atlayan bir kahraman, kader-irade çatışmasını ele alan bir hikaye… Vaat ettiği absürtlüğün hakkını veriyor Chasuke’s Journey. Open Your Eyes’tan Stranger Than Fiction’a kadar onlarca filme referans veren, hatta Hollywood’un kendisiyle dalgasını geçen, komedi, melodram, korku gibi neredeyse her türde sahne yaratan ve birbirinden alakasız dünyalar arasındaki geçişleri umursamayan bir film. Yönetmenin hem derdini anlattığı hem de eğlendiği ortada. Ancak, Chasuke’s Journey seyirciyi fazlasıyla yorduğu gibi yeni ve dişe dokunur bir şey de söylemiyor. Dramı ağır basan sahnelerde belli bir atmosfer yakalamayı başarsa da Sabu’nun mizahı bize iyi gelmiyor. (1,5/5) H.C.

Devamı » 1 2 3