53. Karlovy Vary Film Festivali: Şifa Niyetine

Çekya’nın başkenti Prag’dan yaklaşık bir buçuk saatte ulaşılan Karlovy Vary, bir şifa kenti. Şehrin sokaklarında bölgenin sağlık konseptine uygun, geleneksel bardaklarla sıcak kaplıca sularını içmek üzere gezinen binlerce turist görmek mümkün. Yaz aylarında ise muazzam bir turizm kenti olan Karlovy Vary’nin ana cazibesi -bu yıl 53. kez düzenlenen- film festivali oluyor. Karel Och’un artistik direktörlüğünü üstlendiği ve pek çok kişi tarafından Doğu Avrupa’nın Cannes’ı olarak etiketlenen Karlovy Vary Film Festivali, tıkır tıkır işleyen, devasa bir organizasyon. Festival kapsamında şehrin tarihi ve muazzam mimarisinin ürünü olan müthiş salonlarda yıl boyu büyük festivallerde görücüye çıkmış filmler gösteriliyor. Elbette ki bir A sınıf film festivali olan Karlovy Vary’nin yarışmalı bölümleri de basının büyük bir ilgiyle orada olmasının ana sebebi.

Geçtiğimiz yıl FIPRESCI jürisinde yer aldığım festivali (Ödülü Amerikan bağımsızı Keep the Change’e vermiştik) bu yıl ikinci kez ziyaret etme fırsatı buldum. Salonların müthiş bir seyirci ilgisiyle dolup taştığı, şehrin kocaman bir festival alanına dönüşüverdiği süreçte, payıma düşen kısıtlı zamanda Cannes’da izleme fırsatı bulamadığım bazı yan bölüm filmlerini izleme şansım oldu.

Sundance’te prömiyerini yaptıktan sonra Cannes’ın Quinzaine bölümünde gösterilen ve şimdiden ödül sezonunun da iddia sahibi filmlerinden biri olarak addedilen Debra Granik yönetmenliğindeki Leave No Trace bunlardan ilkiydi. 2010’da çektiği Winter’s Bone ile uluslararası sinema çevrelerinde büyük bir takdir kazanan ve sinemaya Jennifer Lawrence’ı armağan eden Debra Granik’in yeni filmi, yönetmenin bir anlamda geri dönüşünü müjdeliyordu. Modern toplumdan izole biçimde ormanlarda yaşayan bir baba-kızın hikayesini anlatan film (Akla hemen meseleye çok daha hafif bir şekilde yaklaşan, yine bir Sundance-Cannes ikilemesi mahsulü Captain Fantastic geliyor elbette), çok iyi yazılmış bir aidiyetsizlik hikayesi anlatıyordu. Granik bir büyüme öyküsü anlatıyordu; ancak bu öykü sadece ergen kızın kabuğunu kırma öyküsü değildi… Baba da yaşadıklarıyla büyüyecek ve -tıpkı kızı gibi- ‘yuva’ olarak tanımlanan lakin hiçbir elle tutulur gerçekliği olmayan o derme çatma mekândan ayrılmanın basamaklarını tırmanacaktı.  Tıpkı Winter’s Bone ile yeteneklerini görücüye çıkaran Jennifer Lawrence gibi, bu filmde de yeni bir yıldız adayıyla karşı karşıya kalıyorduk: Thomasin McKenzie. Müthiş nüanslarla zor rolünün altından kalkan genç oyuncu, babasını canlandıran Ben Foster ile birlikte ödül sezonunun en çok konuşulan performanslarından birine imza attığını müjdeliyordu belki de Leave No Trace ile.

Cannes’ın Quinzaine bölümünden Karlovy Vary programına alınan bir diğer film ise Guillaume Nicloux’nun To the Ends of the World’üydü. 1945’te Hindiçin savaşında hayatla olan bağını günden güne yıtıran bir Fransız askerinin içi boş ‘intikam’ hikayesini anlatan film, özellikle Apocalypse Now ve Platoon gibi klasiklere referanslar taşırken Nicloux’nun harika rejisiyle kendine özgü bir damar bulmayı da başarıyordu. Sürekli kendi estetiğiyle cebelleşen, eliptik, bir savaş filmi olmak hakkında bir savaş filmi olan To the Ends of the World, yalnızca bir hikâye anlatmıyor, bir hikâye anlatma aracı olarak sinemayı otopsi masasına yatırıyordu. Alacakaranlık kuşağı ekolünden öyküleri bir süredir kendi sinemasının parçası haline getiren Nicloux, Fransa’nın hakkı pek de verilmeyen yönetmenlerinden biri olarak parlamaya devam ediyordu böylece. Başroldeki Gaspard Ulliel’in harika performansına da bir parantez açmadan geçmeyelim.

Mayıs ayında Cannes’da izlemiş olmama rağmen Karlovy Vary’de fırsattan ve duyduğum özlemden istifade bir kez daha izlediğim Letoya da kısaca tekrar temas etmek istiyorum. Şu anda Rusya’da akılalmaz bir nedenden ev hapsinde tutulan Kirill Serebrennikov’un hayatla dolup taşan bu filmi, -bir kez daha anladım ki- ne Sovyetçilerin ne de anti-Sovyetçilerin ağzına bal çalma derdinde. Bu yaklaşımıyla çağdaşlarından keskin bir şekilde ayrılan yönetmen, filmin içinde de başka bir bağlamda ifade edildiği şekilde ne batıda ne doğuda… Kendine özgü olan, bambaşka bir yerde. Şimdiden öngörmek mümkün ki bu film yaygın bir şekilde gösterime girdiğinde burun kıvıranı çok olacak. Bana kalırsa içindeki kabına hiçbir zararı olmayan keskin sirkeliğinden etkilenmeden geçmek hiç mümkün değil. Sinemasal olarak formun kusursuzluğunu bir kenara bırakan, mantık kurallarının kilitlerini açan ve bu yaratıcılığa bağlı yaklaşımdan bile bir hikâye çıkarmayı başaran Leto, bana göre şimdiden yılın en heyecan verici filmlerinden biri.

Bu yıl Tim Robbins, Taika Waititi, Robert Pattinson ve Terry Gilliam gibi isimler başta olmak üzere dünyaca ünlü pek çok yıldızı ağırlayan her daim Karlovy Vary’nin asıl atraksiyonu, dünyanın dört bir yanından dünya prömiyerini yapmak üzere bir araya gelen filmleri görücüye çıkaran ana yarışmasıydı elbette. Kısıtlı zamanımda festivalin büyük ödülü olan Kristal Küre’yi alan Rumen Radu Jude’nin I Do Not Care If We Go Down In History As Barbarians ile Türkiye’den Ömür Atay’ın Kardeşler’ini izleme şansı buldum. Kardeşler hakkında İstanbul Film Festivali’ndeki danışmanlık görevim sebebiyle bir yorumda bulunamıyorum ancak Radu Jude’nin burada bolca övgü toplayan filmine neden herkes kadar heyecan besleyemediğimden kısaca bahsedebilirim.

Radu Jude henüz hemen başında dördüncü duvarı yıktığı filmi I Do Not Care If We Go Down In History As Barbarians’ı izleyiciye şakayla karışık sunarken “Merak etmeyin, filmin başları çok eğlenceli. Eğer başlarda eğlenmezseniz salondan çıkın; çünkü ortalara doğru sıkıcılaşıyor. Ama merak etmeyin sonlara doğru bir başyapıta dönüşüyor” ifadelerinde bulundu. İkinci Dünya Savaşı esnasında Rumenler tarafından yapılan bir Yahudi katliamını odağına filmin amacı, tarihi özgür bırakmak. Bir vaka çalışması olarak bunu başarmadığını iddia edemem. Benim itirazım yapma şekline… Film bir noktada bir tiyatro yönetmeni olan başkarakterinin ağzından “Bu tip meselelerle uğraşırken ‘incelikli’ olma hakkımız yok” gibi bir cümle kuruyor. Pekâlâ bu cümlenin Jude’nin kendi ağzından söylendiğini iddia edebiliriz. Gelgelelim I Do Not Care If We Go Down In History As Barbarians, 140 dakikalık süresi boyunca her şeyin altını kalın kalın çizen, bunu yeterli bulmayıp kalın çizgilerle altını çizdiği savlarını bir de üstüne tekrar eden yapısıyla gerçekten çok yoruyor. Finalde gelinen noktada (filmin son yirmi dakikası bir gösteri, yapılan deneyin sonuçlarının alındığı bir neticelendirme bölümü) tanık olduklarımız tabii ki de ilginç. Gelgegelim, bu noktaya gelene kadar yönetmen çoktan ikna olmuş ‘entelektüel’ izleyicisine fazla güvenmiyor gibi.

Karlovy Vary’de –benim için- yaşanan en heyecan verici olayı ise sona sakladım: 1000 kişilik bir salonda bu yıl ellinci yılı kutlanan 2001: A Space Odyssey’i izlemek… Benim için sinema tarihinin en büyük olayı, en müthiş filmi olan bu başyapıtı dev perdede tecrübe etmek hayatım boyunca unutamaycağım bir deneyimdi. Öyle ki, salondan çıktığımda duyduğum heyecan neticesinde bir hayli yorgun hissediyordum ve üstüne bir film daha izleyemedim. 1968 yılında böyle bir filmin çekilmiş olmasını doğaüstü olmayan şeylerle açıklamanın pek mümkün olmadığını düşünmeye devam ediyorum halen.

Nihayetinde harika bir haftanın ardından, Karlovy Vary Film Festivali 7 Temmuz’da yapılan ödül töreniyle beraber 53. kez kapılarını kapattı. Festivalde ödül kazanan filmlere bu linkten ulaşabilirsiniz.

Kaan Karsan
twitter