52. Karlovy Vary Film Festivali: Doğu Avrupa’nın Cannes’ı

Doğu Avrupa’nın en görkemli ve en göz önündeki sinema etkinliği Karlovy Vary Film Festivali, içinde huzur ve yıl boyunca konuşulacak filmler dışında pek az şey bulabileceğiniz şirin mi şirin Çek kasabasında kapılarını 52. kez açtı. Festivalin artistik direktörü Karel Och ve beraberindeki heyecanını yıllar içerisinde hiç kaybetmemiş, genç ve enerjik ekibi Karlovy Vary’nin sinema için neden önemli olduğunu anlatır nitelikte bir programla karşımıza çıktılar. Bu yazıda, festivalin Ana Yarışma bölümünü değerlendiren ve ödülü bir Amerikan bağımsızı olan Keep The Change’e veren FIPRESCI jürisinde görev aldığım festivalin yarışma filmleri üzerinde kalem oynatacağım.

Arrhythmia (Yön: Boris Khlebnikov)

Alabildiğine sade, gösterişsiz filmleriyle tanınan Boris Khlebnikov’un yeni filmi Arrhythmia, biri acil müdahale ambulansında, diğeri acil serviste çalışan iki doktorun ‘aritmik’ ilişkisini anlatmanın peşine düşüyor. Bu hikayenin hemen paralelinde de Rus bürokrasisi, devletin sosyal alandaki kifayetsizliği, ikiyüzlülüğü ve bunun halk üzerindeki tesirleri var. Khlebnikov, taşıdığı aşka rağmen bir türlü rayına oturmayan bir duygusal ilişkiyi devlet-vatandaş ilişkisi üzerinden sarsıyor. Sevgiyi, ilgiyi, saygıyı insandan söküp götüren, yerine bambaşka, insanın üzerinde eğreti duran kaygılar yükleyen yozlaşmış bir devleti oldukça düşük bir oktavdan, sakince anlatıyor. Arrhytmia’nın bize kalırsa en büyük sorunu monotonluğunda. Yaklaşık iki saat süren film, bunun yarısı ya da iki katı uzunluğunda olsaydı da hikaye açısından hiçbir şey fark etmezdi. Öte yandan Khlebnikov, kadını ‘her şeye rağmen affeden’ sevgi kelebeği basitliğine indirgemeseydi ve bütün filmi erkeğin kabalıklarını temize çıkaracak türden bir ikilem üzerine kurmasaydı filme dair izlenimimiz biraz daha olumlu olabilirdi. Son olarak filmin iki başrol oyuncusunun çok iyi performanslar sergilediğini belirtmeden geçmeyelim.

Birds Are Singing in Kigali (Yön: Joanna Kos-Krauze, Krzysztof Krauze)

Joanna Kos-Krauze’nin 2014’te kaybettiği eşi Krzysztof Krauze ile birlikte yönettiği (Birlikte üçüncü ve maalesef son filmleri) Birds Are Singing in Kigali, Ruanda soykırımının bir Avrupalı ve bir Ruandalı üzerinde yarattığı farklı travmaları otopsi masasına yatıran, görsel tercihleriyle ilgi çekici bir Polonya filmi. 1994’te bir ornitolog olarak Ruanda’da bulunan, olaylar patlak verdiğinde de iş arkadaşının kızını kurtararak Avrupa’ya kaçıran bir kadının buhranını anlatan film, ilk yarısını epeyce ilginç bir kayıtsızlık üzerine kuruyor. Bu kaçış hikayesinde, açılan sıcak kucaklar yok. Gelgelelim, ikinci yarısında tekrar Ruanda’ya dönen ve basit, sıradan bir yüzleşme hikayesinin yolunu açan film, ilk yarısında aldığı riskleri bir kenara bırakıyor. O ana kadar hissettirmeye yönelik olan atmosferini bir tür gevezeliğe teslim ediyor Krauze’ler. Birds Are Singing in Kigali, dile geldiği ölçüde kaybediyor kendini dinletme yetisini.

Breaking News (Yön: Iulia Rugină)

Rumen Yeni Dalgası yıl boyunca farklı festivallerde farklı örneklerle kıyıya vurmaya devam ederken Karlovy Vary’nin payına da bir gazetecilik etiği, iş-aile ikilemi filmi düşmüş gibi görünüyor. Breaking News, gerek kurulumu, gerekse başkarakterinin hayata bakış açısı ve dönüşümü sebebiyle yakın zamanda izlediğimiz Adrian Sitaru’nun The Fixer’ını andırıyor biraz. Rugina, ‘haber’ kültürünün cilasını kazımaya çabalıyor Breaking News’da. Yaşananların duygusal enkazı altında kalmış olan bir kız çocuğunun psikolojisini yavaş yavaş açıyor. Böylece ortaya eli yüzü düzgün, alabildiğine duygusal ama öte yandan da bütün bu sinema hareketi içerisinde büyük bir önem arz etmeyen bir film çıkıyor ortaya. Breaking News, iyi hesaplanmış; ancak hesabını kitabını gizleyemeyen bir film. Bütün sorulara cevap veriyor, karakterlerinin yolculuğunu eksiksizce, her şeyi yerine koyarak tamamlıyor. Bittiğinde filme soracak hiçbir sorumuz kalmıyor.

The Cakemaker (Yön: Ofir Raul Graizer)

Zannediyoruz ki festivalin ayakta alkışlanma süresi en uzun olan filmi The Cakemaker. Filmde, işi gereği Berlin’i sıklıkla ziyaret eden ve burada bir adamla aşk yaşamaya başlayan ‘evli barklı’ bir adamın ölümü karısının ve sevgilisinin hayatında bir kırılma yaratıyor. Bunun üzerine eşyalarını toplayıp ölen sevgilisinin şehrine, Kudüs’e yol alan ve burada ölen sevgilisinin karısıyla tanışan Alman bir gencin kalp kırıklıklarıyla dolu hikayesini anlatıyor. The Cakemaker, ayan beyan bir melodram. Başlıca amacı hem kültürel farklılıklara hem de cinsiyet mefhumuna meydan okumak… Bunu da oldukça sade ve gösterişsiz bir sinemayla bir yere kadar başarıyor. Gelgelelim, karakterlerine müthiş bir merhametle yaklaşan Ofir Raul Graizer, kamera arkasında fazla sakin, fazla çekingen sanki. Duyguların yaratımını kendi tasarımından değil, daha çok oyuncularından bekliyor gibi. Bütün bunlar The Cakemaker’ın Karlovy Vary yarışmasının en parlak filmlerinden biri olmasına engel değil; ancak filme karşı duyduğumuz heyecanı fazlaca dizginlediğini de itiraf etmeliyiz.

Corporate (Yön: Nicolas Silhol)

 

İş yerinde yaşanan bir intihar üzerine olayın üstünü örtmek ve hasar görmemek için kaskatı kesilen bir şirketin hikayesini anlatan Corporate, bize kapitalizmin ne kadar da büyük bir felaket olduğunu anlatan bilmiyoruz kaçıncı film. Bu söylemin tekrar tekrar dile getirilmesinde elbette ki hiçbir sakınca yok ancak sinema bu yolda ilginç bir şekilde araçsallaştırılmadıkça izlediğimiz filmleri ciddiye almamız zorlaşıyor. Nicolas Silhol’ün filmi henüz onuncu dakikasında söylemek istediği her şeyi söylemiş halde buluyor kendini. Kapitalizm, dünyayı berbat bir yer haline getirirken ele geçirdiği insanları da canavarlaştırıyor, onları birbirlerine karşı bir şeytan gibi kışkırtıyor. Corporate’tan bu çıkarımı yapmamız çok uzun sürmüyor. Sonrasında ise bir saati aşkın bir süre boyunca hiçbir nüansın elinden tutmayan bir gerilim filmi izliyoruz. Ne olduğu, ne olacağı çoktan belli, sadece hakemin maçı bitirmesini bekliyoruz. Corporate, karanlık bir masal anlatırken fena halde tekrara düşen bir film.

Daha (Yön: Onur Saylak)
 

Onur Saylak’ın Hakan Günday’ın romanından sinemaya uyarladığı Daha, galasını Karlovy Vary’nin Ana Yarışmasında yaptı. Ege’de insan kaçakçılığı yapan bir baba-oğulun alabildiğine sert hikayesini sinemalaştıran film, izleme deneyimi olarak epeyce zor, epeyce hırpalayıcı. Filmin artı hanesine peşinen yazmamız gereken de bu, Onur Saylak, hikayesini anlatırken anlatısal olarak pek çok risk alıyor, ‘göstermek’ konusunda hiç çekingen davranmayarak ülke sinemamızın genel olarak tercih etmediği dikenli yollardan seyrediyor. Sertliğinin yanında tempolu ve hızlı bir film Daha aynı zamanda. Pek çok anında ‘patlayıcı’ gücüyle yüzleştiriyor seyredenini. Öte yandan bize kalırsa, anlatısal olarak mükemmelen dengeli değil. Edebiyat bazı anlarda sinemaya kusursuzca dönüştürülememiş, bazı karakterleri de fazla karikatür kalıyor. Bir ilk film olmasının da getirisiyle bir deneme tahtası gibi Daha, bu da bir nebze savrulmasına sebep oluyor. Bunun yanında dış ses kullanımının ve son kırk dakikasında birden çok finale sahip olmasının filme hasar verdiğini söyleyebiliriz. Nihayetinde ilerleyen yıllarda Daha’nın adını sinemamızın umut veren ilk filmleri arasında adını sıkça işiteceğiz gibi görünüyor.

Keep the Change (Yön: Rachel Israel)
 

Rachel Israel’in birkaç sene önce kendi yaptığı kısa metrajlı bir filmden uyarladığı Keep the Change, otizmli iki insanın New York’ta birbirlerine tutunma hikayesini anlatan alabildiğine eğlenceli bir romantik komedi. Karakterlerine deniz seviyesinden, mesafesizce yaklaşan yönetmen şehri de bir oyuncu gibi kullanarak ‘o eski’ Amerikan bağımsızlarının tadını veriyor filminde. Başka bir filmde, ‘toplumun dışlanmışları’ olarak portrelenecek insanları renkleriyle, yetenekleriyle perdeye taşıyan Israel, Amerika’yı yeniden keşfetmiyor belki ama bize New York’ta pek keyifli bir tur attırdığı kesin. Filmde kendi hayatlarında yaşadıkları tecrübelerden beslenerek karakterlere can veren iki başrol oyuncusu, müthiş bir kimya tutturuyorlar. Gücünü sokaklardan alan, görsel estetikten ziyade gerçeklik ve oradalık duygusunun izini süren kamera da onlara gayet destekleyici bir şekilde eşlik ediyor. Keep the Change, bittiğinde ardında çok güzel hisler bırakan filmlerden.

Khibula (Yön: George Ovashvili)

Son filmi Corn Island ile dünya çapında büyük övgü toplayan George Ovashvili’nin merakla beklenen yeni filmi Khibula, Gürcistan’ın darbeyle devrilen devlet başkanı Zviad Gamsahurdia’nın bilinmezliklerle dolu son kaçış günlerini anlatıyor. Ovashvili, tarih yazımına karşı oldukça mesafeli bir tavır takınarak, politik bir figürün portresini çizmekten ziyade gerilimli bir atmosfer filmi yapmanın peşinde sanki. Gelgelelim, elinde uzun metrajlı bir filmi kaldıracak denli parlak fikirler yok yönetmenin. Dahası, çektiği fotoğrafın büyüsüne kapılıp sürekli olarak varolmayan bir derinliğe yaslıyor sırtını Ovashvili. Khibula’dan sonra Gamsahurdia’ya karşı nasıl bir tavır takınacağımıza dair hiçbir veri olmuyor elimizde. Farkındayız ki yönetmen de bildiklerimizi dahi unutturmayı hedefliyor, kabul. Ancak bir biyografi olmayan ve ruh haliyle bir ‘psikolojik inceleme’ olduğunun altını çizen Khibula, kocaman bir boşluk dışında hiçbir şeyle tanıştırmıyor bizleri. Belki yönetmenin sinemasına hayran olanları, atmosferiyle demlenmeye, karanlığıyla sarsılmaya dünden hazır olanları bir nebze çarpacaktır.

The Line (Yön: Peter Bebjak)

Oyunculuktan gelen Peter Bebjak’ın Karlovy Vary Ana Yarışması’nın anaakım damarını tek başına dolduran suç-gangster filmi The Line, festivalde oldukça iyi tepkiler aldı. Slovakya-Ukrayna sınırında önce kaçak sigara, sonra uyuşturucu sonra da insan ticareti yapan (Yapmak zorunda kalan?) bir örgütün hem ailevi ilişkilerini hem de bürokratik ilişkilerini bolca komedi (Parodiye varan bölümler de mevcut) sosuyla ele alıyor. The Line, Hollywood’a benzeme çabasının hafifliğiyle ve ritmiyle bir nebze alıyor olsa da oldukça zayıf bir senaryoya sahip. Senaryoyla ilgili bütün unsurlar –karakter motivasyonları ve olay örgüsü başta olmak üzere- baştan savmalıkta birbirleriyle yarışıyorlar. Hollywood’un efsanevi gangster filmlerini refere ederek bunu sinemada trilyonuncu kez yapan film olma şerefine de nail olan The Line, benzemeye çalıştığı filmin çeyreği kadar bile iyi olmayan bir film bize kalırsa.

Little Crusader (Yön: Václav Kadrnka)

Festivalde Kristal Küre’yi alarak büyük ödülün sahibi olan Little Crusader, Kutsal Topraklar’ın arayışında evden kaçan bir çocuğun ve onun peşindeki babasının hikayesini anlatan bir Çek filmi. Jaroslav Vrchlický’nin bir şiirinden uyarlanan filmin fena halde ‘şiirsel’ ve meditatif olduğunu söylemekte de aman gecikmeyelim. Tıpkı festivalin büyük jürisinin de olduğu gibi, ilk anından itibaren filmin içine düşmek, özenli ve çok çalışılmış kadrajlarının, sinema duygusunun esiri olmak mümkün, yadırgamayacağız. Ancak bize kalırsa Kadrnka’nın filmi ‘başyapıt’ doğmak için var gücüyle çabalayan, kağıt üstünde derin olduğuna çoktan emin olmuş, perdede özgüveninin karşılığını veremese de bunun farkında olmayan bir film. O eski Rus, Doğu Avrupalı ustaların ayak izlerinin peşinden gidiyor, kötü haber ise yeni bir iz bırakmaktansa onların çoktan çağın dışında kalmış izlerini taklit ediyor bize kalırsa.

Men Don’t Cry (Yön: Alen Drljević)

Yugoslavya’nın yakın tarihte birbirine eziyet etmiş uluslarından birer ‘temsilci’ bir tür rehabilitasyon merkezinde bir araya gelir… Alen Drljevic’in 12 Angry Men ve pek çok türevinden ilham alan filmi bu pek aşina olduğumuz kurulumla karşımıza çıkıyor. Men Don’t Cry, bu anlamız delirme ve anlamlı yüzleşme halinin her anı hesaplanmış, şablonunu ezbere bildiğimiz filmlerinden. Sinema yazını tarihini karıştırırsanız, henüz prömiyerini yapmış bu film üzerine yazılmış daha eski tarihli pek çok eleştiri yazısı bulabilirsiniz hatta, iddiamız bu. Bütün bunlar bu filmi kötü yapıyor mu peki, cevabımız hayır. Evet, kötü yapmıyor ama kesinkes özelliksiz ve sıradan yapıyor… Bu da Men Don’t Cry için hiç heyecanlı olmamamız için yeterli. Yine de filmde oldukça iyi bir toplu performans izleyeceğinizin müjdesini verebiliriz.

Ralang Road (Yön: Karma Takapa)

Ralang Road’un yönetmeni Karma Takapa, filminden bahsederken oldukça özgür ve rahat bir çalışma ortamlarının olduğuna, bu sayede de deneysel bir yol izleyip geleneksel Hint sinemasından oldukça uzaklarda seyredebildiklerine dikkat çekti. Lakin filmi izlediğimizde itiraf edelim ki Hint sinemasından uzaklaşalım derken genel olarak sinemadan uzaklaşıp şarampolden aşağı yuvarlanan bir anlatıyla karşı karşıya kaldık. Ralang Road’un her sahnesi olması gerektiğinden beş dakika daha uzun ve bir saat daha anlamsız. Sözümona Kafkaesk bir atmosfer, bir tekinsizlik hali, farklı tonlara çalan bir karanlık paleti ve hepsinin içi bomboş. Ana Yarışma’nın son filmi olarak prömiyerini yapan Ralang Road, bizim için bu seçkinin en olumsuz anlamda en zor filmiydi lafı dolaştırmamak gerekirse. İçinden çekip ilginç bir şeyler çıkarmak için var gücümüzle uğraştık, bir baktık ki ellerimiz bomboş.

Kaan Karsan
twitter