50. Altın Portakal’ın Ardından

Kaan Karsan
Kaan Karsan
22 Ekim 2013

Her yıl, bu dönemlerde bir Altın Portakal daha geride kalır. Beklendiği üzere, bu sene de değişen bir şey olmadı. Son yıllarda ulusal yarışma seçkileriyle tam anlamıyla ‘gençlere yol veren’ ve filmlerin sunduklarıyla bir tür deneyselliğe bürünen Altın Portakal Film Festivali, biraz tatlısıyla ve pek çok acısıyla son buldu. Festival, elbette ki filmlerden daha çok gündem türeten ‘tartışmalarıyla’, Türkan Şoray’ıyla ve ‘sürekli duygusal dışavurum’ parolasıyla festivali takip eden festival teyzeleriyle dikkat çekti.

Altın Portakal Ulusal Yarışma’sının görücüye çıkan ilk filmi Maryna Er Gorbach ve Mehmet Bahadır Er’in imzasını taşıyan ‘Sev Beni’ydi. Sev Beni, evlilik arifesinde Ukrayna’ya ‘turistik olmayan’ amaçlarla seyahat eden Türk erkeğinin maceralarını anlatıyordu. Gelin görün ki sahip olduğu kalitesiz komedi materyaline rağmen, Sev Beni, bir komedi filmi değildi. Aksine, elindeki malzemeden oldukça derin bir drama çıkarmaya çalışıyor; ancak kadını layık gördükleriyle ve erkeğin ‘duygusuna’ açtığı uçsuz bucaksız alanla anbean tökezliyordu. Bu kadar erkek egemen, röntgenci ve cinsiyetçi bir bakışın dâhilinde bir kadın yönetmenin de rol oynamış olması ise filmin şaşırtıcı tarafıydı.

Uvertür ise festival filmleri dahilindeki en ‘parlak’ fikirlerden birkaçını izleyicine sunuyordu. Küçük şeylere takılan ve büyük travmalarla boğuşan bir karakterin özbeöz öyküsünü, oldukça iyi ‘yazılmış’ sahnelerle takdim ediyordu. Filmin başkarakteri ‘Atıf Bey’, tüm mesafesine rağmen bir duygudaşlık köprüsü kurmayı başarıyordu. Uvertür’ün özellikle finale doğru karşımıza çıkan iki uzun diyalog sekansı gerçekten görülmeye değerdi. Filmin en büyük problemi ise, işi ‘sinema’ seviyesine taşıyamayan teknik sıkıntılarıydı. Filmin hem işitsel hem de görsel tarafında ‘uzun metraj’ ciddiyetine eklemlenemeyen bir şeyler vardı. Lakin tekrarlayalım, Uvertür, büyük bir ihtimalle iyi işler yapacak olan; zeki olduğunu görünür kılan bir yönetmenin ilk filmiydi. Oyunculuk performansları da, jüri tarafından görülmeseler de, konuşulmayı hak ediyorlardı. Filmin yaşadığı sıkıntılar ise –senaryodaki birkaç manevrayı dışarıda tutarsak- neredeyse tamamen maddiydi.

uvertür

Festivalin prodüksiyon kalitesi açısından birkaç adım daha geride duran diğer filmi ise Ali Kemal Çınar’ın Kurte Film/Kısa Film’iydi. Kısa Film de tıpkı ‘Uvertür’ gibi çok parlak fikirlerle yola çıkıyordu.  Ali Kemal Çınar işi oldukça kişisel hale getiriyor; bedensel bir rahatsızlık üzerinden huzursuz bir atmosfer bina ediyor ve ‘basur’u gizlice mecazlıyordu. Bu mecazın altında yönetmenin etnik kimliği ışığında gezinmek oldukça heyecan vericiydi. Lakin bu yap-bozun birkaç büyük parçası eksik kalıyordu. Filmin kısacık süresi olan 61 dakika bir bütünlük arz etmiyordu. Bütün bunların yanında filmin üzerine sinen ‘öğrenci filmi’ atmosferi filmi sanki başka bir kulvara doğru itiyordu.

Atalay Taşdiken’in ikinci filmi Meryem ise bir kadın öyküsünü anlatmaya soyunuyor; ancak en büyük sıkıntıları da bu öyküyü kuramaması nedeniyle yaşıyordu. Taşdiken’in filmi adeta yaklaşık yetmiş dakika süren giriş bölümünün ardından sonuç bölümüne geçiyor ve gereğinden fazla hesaplı karakterleriyle sadece göz boyuyordu. Filmin görsel yapısı da metne ‘tezat’ oluşturuyordu. Meryem’den, en sıkıcı biçimde ‘eli-yüzü düzgün’ bir film olarak bahsedilebilirdi. Lakin filmin yalnızca ‘uzaktan’ bakınca böyle göründüğü de inkâr edilmemeliydi.

Ferit Karahan’ın Kürt ve Türk arasında bir köprü kurmaya çalışan; bir ‘terazi’ işlevselliği peşindeki filmi Cennetten Kovulmak ise taşrayla dağılıyor; şehirle toparlanıyordu. Karahan filminde bir tür ‘basit eşitsizlik’ kuruyor ve sıcak-soğuk-ılık savaşın iki cephesinin üzerinde göz gezdiriyordu. Lakin filmin dengeleme çabası, gerçeğe yaklaşımındaki dürüstlüğü ekseninde kimi ödünler vermesine sebep sanki. Her şeye rağmen, filmin kılçıklarını ayıklayarak, dâhilindeki fena olmayan kesiti seçmek mümkündü.

Ömer Leventoğlu’nun Sıwarê Şîn/Mavi Ring’i ise çoğunlukla tek mekânda geçen, ‘gerilimli’den ziyade gergin bir yol filmiydi. Mavi Ring, bir grup siyasi mahkûmu taşıyordu; hapishane filmi anlatısı çok küçük bir alana, dört tekerlekli bir aracın içerisine hapsoluyordu. Filmin iyi niyeti kesinlikle tartışma konusu değildi; ancak filmin senaryosunda oldukça büyük sıkıntılar mevcuttu. Tek mekânın gerilimi ve ihtiyaç duyduğu ‘klimaks’ları virajsız ve tekdüze senaryodan bir türlü sağılamıyordu. Filmin kurgusu da, istikrarlı ve ayak uydurulabilir bir tempoya kavuşmasını engelliyordu. Lakin Mavi Ring’in toplumsal hafızayı ‘bir kez daha’ dürtme çabası takdiri hak ediyordu.

mavi

Jenerikte isminin yanlış yazılmasıyla dikkat çeken ve bu özensizlik sebebiyle üzerinden muhtelif şakalar türetilen Uzun Yol ise tam anlamıyla ‘geç kalmış’ bir filmdi. 70’li yıllar belki Uzun Yol’u kucaklayabilirdi; ancak sinema Uzun Yol’un ait olabileceği tarihlerden bu günlere çok yol almıştı. Hele ki “Selvi Boylum Al Yazmalım” halen bu kadar tazeyken bir 2013 filminin bu kadar bayat olması fazlasıyla tartışmalıydı. Uzun Yol, iki saati bulan süresi boyunca iyi bir insan olmayı öğütlüyor; iyi bir insan olmanın zorluklarından söz ediyor ve kötü ile iyi arasında sıkıcı bir çizgi çiziyordu. Filmin meramına karşı herhangi bir heyecan besleyebilmek neredeyse imkânsızdı.

Festivalin ‘tartışmalı’ filmlerinden ‘Kutsal Bir Gün’ sinemamızda daha önce pek denenmemiş formüllerden birinin peşine düşüyor ve ilgi çekici karakterlerle donattığı bir muhabbet öyküsünü sahneliyordu. Serdar Temizkan ve Uğur Sencer Aydın’ın sinemayla teması ‘sorulan sorular’ üzerinden değil ‘verilen cevaplar’ üzerindendi. Film, birkaç kaybedenin ‘hiçbir şey’ yahut ‘her şey’ üzerine kurduğu diyaloglarını ‘güvenle’ ve iflah olmaz bir ‘samimiyetle’ aktarıyordu ve kimi anlarda filmin kendi sınırları dışında duran gerçekliği küçümsüyordu. Öykünün temel sıkıntısı ise özenle yarattığı karakterler arasında bir hücre duvarı inşa edememesiydi. Karakterler sanki birdi, birbirinden ayrı düşünülemezlerdi; sanki tek bir ‘ego’nun bedenlere paylaştırılmış halleriydi. Mezkûr ego da hiç şüphesiz bu öykünün anlatıcısına ve yaratıcısına aitti.

Canavarlar Sofrası ile sinemamızda yeni bir alt-tür deneyen ve belli oranlarda bunu başaran Ramin Matin’in ikinci filmi ‘Kusursuzlar’, tüm eksiklerine rağmen ulusal yarışmanın en iyi filmiydi. Hem iki kardeş hem de iki kadın arasındaki ‘gergin ilişki’ baz alınarak iki açıdan zengince incelenebilen Kusursuzlar, festivalin gücünü hem görselden hem işitselden hem de metinden alabilen nadir filmlerindendi. Matin, öykünün mevcut gerginliğini yönetmen tercihleriyle bir güzel derinleştiriyor; dramatik yapıyı, gerilim sinemasından ödünç aldığı türlü yönelimlerle makyajlıyordu. Filmin en büyük sıkıntısı ise, bu gerilimin hiç ihtiyaç duymadığı metinsel fazlalıklardı. Hatta bu fazlalıkların bir tanesi ‘final’ sekansında kendini gösteriyor ve filmin duygusunu olduğundan daha zayıf hale getiriyordu. Film, son ana kadar diri tuttuğu birçok hissi törpüleyecek bir hamle yapıyordu. Uzun lafın kısası, Kusursuzlar daha ‘sert’ ve daha cesaretli bir senaryo kurgusuna ihtiyaç duyuyordu.

mavi dalga

Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın ilk uzun metrajlı filmi Mavi Dalga ise festivalin ‘sinema duygusu’ en güçlü ve en özenli birkaç filminden biriydi. Genç bir kadının büyüme hikâyesini, ergenlik öykülerinin klasik örgüsünü kullanarak, mesafesizce anlatıyordu. Bu sayede sinemamızda en büyük tasasını karakter ve karakterin mevcut haldeki tek büyük çatışması, ‘ergenlik’ üzerine kuran; sıradan ama bundan hoşnut bir ‘coming of age’ filmi izlemiş oluyorduk. Yaşanmışlığı ve yaşanabilirliği bu kadar ihtimal dâhilinde olan bir hikâye izlemeye alışık olmayan ve sinemadan her daim duygusal muharebeler bekleyen seyirci, sıradanlıklar karşısında sıradışı tepkiler gösterebilirdi tabii ki. Ancak Mavi Dalga’yı sadece filmin de çok önemsediği kimlikler üzerinden konuşmak en doğrusu olacaktır. Zeynep Dadak ve Merve Kayan, yarattıkları karakterlere çok yakın duruyor, onları çok iyi anlıyor ve bizim de onları önemsememizi sağlıyorlardı. Kendi kurduğu dünya içerisinde tutarlı bir şekilde işleyen filmin en büyük problemi ise öykünün takdimi neticesinde geç başlayıp erken bitmesiydi. Zeynep Dadak ve Merve Kayan, çok geniş bir duygu portföyünü çok kısıtlı bir sunumla veriyor; filmin tüm çatısını yan hikâyeler üzerine bina ediyorlardı. Bu nedenle de film yalnızca süresi dahilinde ‘tesirli’ olabiliyor ve süresinin dışına taşamıyordu.

Altın Portakal’ın ulusal yarışmasındaki on filmi ilk celsede hissettirdiklerine göre başlıklar altında bölümlemek mümkündü. Cennetten Kovulmak, Mavi Ring ve Kısa Film politik yüzleşmeler, eleştiriler ve kırgınlıkların filmleriydi; üç filmin de toplumsal hafızayı dürtmeye yönelik olan çabaları kesinlikle dikkate değerdi. Kadın hikâyeleri damarını oluşturan üçlüden Meryem, ‘tribünlere’ oynarken(ve geri dönüş almayı başarırken) geri kalan iki film olan Kusursuzlar ve Mavi Dalga ‘tribünleri’ oynuyorlardı. Kutsal Bir Gün, Sev Beni ve Uzun Yol, ‘erkek’ zihninin filmleriydi ve bunu hiç saklamıyorlardı. Uvertür ise yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen –bir övgü olarak- festivalin belli kategorilerden en uzak filmiydi. Sağlam bir prodüksiyonla festivalin en büyük yıldızlarından biri olabilirdi.

50. Altın Portakal da hiç eksik olmayan tartışmalarıyla sonlandı. Tüm festivali bir kâbus olarak nitelendirmek ve belli zümreleri itham etmektense filmleri konuşmak, tam olarak neyin iyi ve neyin kötü olduğunu tartışmak en tazeleyici ve samimi tercihti. Filmlerin ortalama kalitesinin çok yükseklerde olmadığını söylemek için âlim olmaya gerek yok elbette ki… Ancak şunu da itiraf etmek gerekiyor ki 50. Altın Portakal, genç sinemacıların ve yeni yönetmenlerin en çok denediği ulusal festivallerimizden biri olarak tarihe geçti. Bu denemelerin birçoğu da, şimdilik hedefi bulamasalar da, bundan sonrası için umut verir türdendi.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter