48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 5. Gün: Canavarlar Sofrası


Aylin Solakoğlu
13 Ekim 2011

Festivalin ilk günleri dışında, düzenli olarak ulusal yarışma filmlerini takip etmeye çalışarak, arta kalan akşam saatlerinde de yabancı filmleri seyretmeye çalıştım. Festivalin sonuna doğru yaklaştıkça, yerli yapımlardan umduğumu bulamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle akşam seanslarında izlediğim güzel filmler, sinemasal olarak beni memnun etti. Bu filmlerden olan Cafe De Flore hakkında daha detaylı bir yazı yakın zamanda burada kendine yer bulur. Aynı şekilde Kalabaka, canlı müzik eşliğinde dönemin şartlarına(1930lar) rağmen teknik olarak yakalanan başarı ile harikaydı.

Yarışmanın 5. günü (12 Ekim), Ulusal Yarışma Filmlerinden Canavarlar Sofrası’nı izledim, sonrasında ise Andrey Zvyagintsev’in Elena’sını izleme fırsatı yakaladım. Şunu söyleyebilirim ki, festival’de izlediğim yerli filmlerin neredeyse hepsi, izlediğim yabancı filmlerin çok altındaydı. İran sineması, Fransız sineması, Rus sineması arasında o kadar gerilerdeyiz ki insan bir bu filme bak bir de bizimkilere diye karşılaştırma yapmaktan kendini alamıyor.

Festival’in sonuna yaklaştığımız şu günlerde ulusal uzun metraj yarışma filmlerinin nasıl bir seçim kriterinden geçtiğini merak ediyorum. Sizler de nedir bu filmler diye merak ediyorsanız ilk dört günün yazdığım özetlerini okumanızı tavsiye ederim.

Canavarlar Sofrası

Türkiye’de distopik film çekilirse, nasıl çekilir? Atmosferi, senaryosu, oyunculukları, teması nasıl şekillenir? Distopik filmler hayranı olarak, filmi izlemeden önce özetini okuyup film için sabırsızlanmıştım. Yönetmeninin ismini ise hiç duymamıştım. Ramin Matin. İnternette yaptığım kısa bir araştırma ile pek fazla sonuç bulamadığımı söyleyebilirim. Film hakkında tek bildiğim distopik bir yapıda Dot oyuncularından oluşan bir ekibe sahip olması. Bu iki öğe ise izlemek için yeterli olmuştu.

Oldukça karanlık bir atmosfere sahip olan film, kameranın ev içine hapsedildiği, dört karakterin etrafından seyir eden, diyalog bazlı bir yapım. Karakterlerin içinde bulunduğu mekanı, zamanı bilmediğimiz, belirsizliklerin hakim olduğu film, karakterlerinin de asıl olarak karatersizlikleri üzerine kurulu. Kimliksiz, öğretilmiş davranışlar sergileyen J,M ve K, D; sisteme uyum sağlayan lakin sistemin yasaklarını delen, bu yasakları çiğnemesine rağmen, yasakların haklılığını savunan bir grup insan. Önce J ve M çiftini kısaca izleyiciye tanıtan film; bu evli çiftin mutsuzluğunu ve aradaki gerilimi bize hissettiren bir yapıda ilerler. O akşam evlerine konuk olan K ve D çifti ise mutlu görünmelerine rağmen, uzak kaldıkları ilk anda birbirlerinin arkasından konuşabilecek tiptedirler.

Ahlak ve etik değerlerin ters yüz edildiği bu ilişkiler, devlet yolu ile bir çok yasak gelmesinin onlar üzerinde yarattığı etkiyi göstermekle yükümlüdürler. Sanatın, haz veren bir çok maddenin(şeker bile dahildir bu gruba) yasak olduğu bu toplum; tüketimin ve vahşetin eylemleriyle beslenir. İlişkiler arasındaki yüzeysellik o akşam yemeğinde yavaş yavaş ortaya çıkar. Film bir çok sembolle beslenirken, sahneleriyle de izleyiciyi rahatsız etmeye yönelik uç örnekler verir.  Akşam yemeğinde, çocuk eti tüketilmesi, birbirlerinin kanlarını içmeleri bu örneklerden bazılarıdır. Ve bu örnekler, filmin vermek istediği mesajların gerçekliğe dönüşmüş sembolleridir.

Sigara, alkol kullanmak, resim yapmak ve kitap okumak yasak olduğu halde, J’nin polis teşkilatında görev yapmasından dolayı, her akşam rutin olarak gerçekleştirilen kontrollerde polis J’in evine uğramaz. Kapı komşuları yasakları çiğnediği için sokağın ortasında öldürülürken, yasakları savunanlar bunu izleyerek eğlenmektedir. J ise sakladığı sırrın etkisiyle günden güne sorgulayıcılığı artan ve ”düşünmek gereksizdir” diyen bir toplumda düşünmeye başlayan bir karakter olmaya doğru gitmektedir. Elbet J’m bu ilerleyişi asıl olarak onu günümüz insanının bencilliğinden ve kendisinin o toplumdan dışlanmasına sebep olacak sırrı saklamasından ileri gelmektedir.

Kültürel farklılıkların bir aşağılama unsuru olduğu filmde, karakterlerin faşizan bir yapıya sahip olduklarını söylemek abartı olmaz, dile getirilmese bile bir üst insan modeline sahip olunan toplum düzeni göze çarpar. Filmin dilinin İngilizce olması da kısmen buna yorulabilir, zira kültürel farklılıklar dile getirilirken dilde tektir, aksanlar farklı olsa da. Ev atmosferinin sadeliği ve soğuk havası, insanın sahip olduğu duygulardan sadece kötü olanların kaldığını, iyiliğin yok olduğunu dile getirir.

Canavralar Sofrası, son dönemlerde yerli sinemadaki farklı yapımlardan biri. Kara film olarak sayılabilecek film, deneyselliği  ve savunduğu alt mesajlar ile dikkat çekecektir. Lakin distopik filmler bölümünde kendine bir yer bulması zor, filmin konusu pek çok distopik filmden beslenmiş ve orijinalliğini yitirmiş bir de buna senaryonun kameraya aktarıldığında kaybettiği akıcılık eklenince; sıkıcı, tek düze bir film çıkmış. Hissettirdiği rahatsızlığını güzel kullanabilecekken, yapay kalmış.Ayakkabıdaki taş olma özelliğini geri tepmiş.