48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 4. Gün


Aylin Solakoğlu
12 Ekim 2011

Festivalin 4. günü (11 Ekim) ulusal uzun metraj yarışma filmleriyle devam ederken, son birkaç gündür izlediğim yarışma filmlerinden Behzat Ç.’yi bir kenarda tutarak, beklentilerimi karşılamadığını söylemeliyim. Klişeleşmiş konular içinde birbirine oldukça benzer filmleri izlemek her gün yeni izlenecek filme karşı olan beklentileri daha da arttırıyor. Dördüncü günün ilk filmi ise Lüks Hotel oldu.

Lüks Otel

Bu film, yarışmadaki diğer iki film olan Güzel Günler Göreceğiz ve Hicaz filmlerine senaryo açısından oldukça benzer bir yapıya sahip.  Diğer iki filmdeki temalara nispeten, çıkışsızlık, ötekileştirme kavramları üzerinden ilerleyen film, adına tamamen zıt olan Adana’nın Lüks Otel’inde karşılaşan dört öykünün içinden alınan kesitlerden oluşuyor. Başı ve sonu arasında belirsizlik ile döngünün devamlılığını göstermeyi amaçlayan film, Lüks Otel’i bir simge olarak kullanıyor. Otel bu öykülerin karakterleri için kapana kısılmışlık, kaçmanın fayda etmediğini ifade eder. Karakterler mümkün olduğunca az konuşur ve en temel ihtiyaçlarını gidermek için yaşarlar, ne ilerlemek ne de gerilemek için adım atmazlar. İçinde bulundukları durum ne kadar kötü olursa olsun, tepkisizce kabullenişleri izleyeni rahatsız edecek konuma gelir.

Film bu anlattıklarımın onda birini maalesef anlatamamış, senaryonun dramatik yapısı zayıf olmakla beraber oyunculukların bir çoğu bu ağdalı dilin yansıtıcısı olamamış ve uzun sessizliklerin, anlatıcı görsellerle desteklenmediği filmler gibi izleyenin hayal gücüne bırakılmış. Senaryonun kağıt üstünde güzel duran dili, kameraya aktarıldığında ortaya bambaşka bir görüntü çıkmış. Maalesef yönetmenlerin anlatmak istediğini anlatamadığı bir festivaldeyiz.

Yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını Kenan Korkmaz‘ın yaptığı film, yönetmenin yaptığı açıklamaya göre parasal olarak pek rahat bir şekilde çekilememiş. Tüm olumsuzluklara rağmen, son yıllarda benzer kurguda ve öyküsel düzlemde pek çok film varken, yönetmenin bu ilk filminde tekrar tekrar aynı şeyleri karşımıza çıkarma isteği ve de festivalde bu kadar sayıda benzer filmin olması, elbet kendisi açısından olumsuz bir durum.

 

Ön Görüye Ağıt

“Türkiye’de insanlara, özellikle sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşam koşullarının hazırlandığı ortamlar gerekir. Eğer bu ortamlar hazırlanmazsa siz orada bu dinamizmle ne olursunuz biliyor musunuz? gangster olursunuz… kabadayılık hastalığına tutulur, hapishanelere düşersiniz. 20 sene, 30 sene… Kiminiz ölür, kiminiz kurşunlara dizilir. Kiminiz bir kadına hasta olur, genelevin önünde, barın önünde vurulur… Kiminiz esrar kaçakçısı, kiminiz sigara kaçakçısı olarak kaldırımlarda ölürsünüz… Yok! bir tek kurtuluş var, devrim!”

Ön Görüye Ağıt, Yılmaz Güney’in bu sözleriyle başlar ve biter.  Dziga Vertov’un Sine-göz kuramıyla şekillenir. Tıpkı Vertov’un kino-glaz manifestosunda dediği gibi ”kahrolsun beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri. Yaşasın sıradan, günlük işlerin başındaki ölümlü insanlar !” diyerek, gerçekliğin peşinde kurmacadan beslenerek belgeselin sınırında dolaşır.

Filmin yönetmeni Savaş Baykal, kısa filmleriyle ilgi çeken bir yönetmen, kısa filmlerindeki hakim ruh olan ”gerçekliğin peşinde” olma durumu, bu uzun metrajı ile salt bir seyir zevkinden çok, insanı düşündüren ve düşündürürken öne sunduğu değerlerin peşinde koşturmaya yönelten bir film.

Sıradan hayatınıza, sizin görmediğiniz bir kamera konuk olsa ve yaşadığınız her anı kaydetmeye başlasa ortaya nasıl bir sonuç çıkar? Şiddetin, ölümün, tecavüzün, uyuşturucunun gerçekliğinden kaçış, bunların var olmadığını kanıtlayabilir mi? Ekonomik farklılıkların yol açtığı sınıfsal düzen gereği, insanın gidebileceği en uç nokta neresidir? Bu gibi sorular eşliğinde, yönetmenin kurmaca senaryosunu toplumsal gerçekliğin belgesine dönüştürdüğü film, yönetmenin çevresinde yaşayan insanları kameraya almasının sonucunda ortaya çıkar. Filmin ana karakterlerinden biri olan Okan ise küçük yaşına rağmen, doğallığıyla ve diyaloglarıyla filmin akışına güç veriyor. Kurmaca olmasına rağmen film aralarında belgesel tadında yapılan röportajlar, filmin vermek istediği mesajların yönünü gösteriyor. Vertov’dan Sergey Eisenstein’a pek çok sinema kuramcısının, gerçek sinema hakkındaki görüşlerinin Zahit Atam ve Rekin Teksoy tarafından anlatıldığı bölümler, sinema izleyicisini eğitmek açısından da oldukça iyi düşünülmüş sahneler.

Ön Görüye Ağıt, sahici sinemanın manifestosu olarak tanıtılırken, hiç abartmadığını görüyoruz. Yönetmenin film sonrasındaki söyleşisinde dediği gibi: “Bu filmle hayatın koşullarının değişmesini istediğimizi söylüyoruz. Türkiye’nin değişimini istiyoruz. Bunu ağıt yaka yaka değiştireceğiz”