48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 3. Gün


Aylin Solakoğlu
11 Ekim 2011

Festivalin 3. günü(10 Ekim) Ulusal Yarışma Filmleri ile başladı. İlk olarak öğlen saatlerinde Antalya AKM’de Güzel Günler Göreceğiz  filmini izledik.

Yönetmen Hasan Tolga Pulat‘ın ilk uzun metraj projesi olan film, Nazım Hikmet Ran’ın sevdiğimiz şiirlerinden birine ithafen başlar.

”Güzel günler göreceğiz çocuklar
Motorları maviliklere süreceğiz
Çocuklar inanın inanın çocuklar
Güzel günler göreceğiz güneşli günler…”

Edebi dil anlamında Nazım Hikmet’ten Kavafis’e kadar pek değerli şairlerin satırlarına diyaloglarında yer vermiş, konu itibariyle 5 ayrı karakterin, İstanbul’da bir gün içinde rastlantısal şekilde karşılaşmalarını ve bu 5 karakterin hayatlarının seyrini değiştirecek olaylar yaşamalarını anlatan film, ilk bölümünde senaryonun klişeleşmişliğini kurgusal olarak üzerinden atmaya çalışıyor.

Güncel bir Türkiye portresini filmde anlatmak istediklerini belirten yönetmen ve senarist; töre cinayetleri, kaçak işçiler, göçmenlik, hayaller ve baskılar, organ mafyası, fuhuş, polis konularından seçtikleri beş karakter ile insanın içinden çıkılmaz sorunlarına bir umut ışığı yakmayı planlamış. Umut her zaman her durumda insanın yaşamına devam etmesini sağlayan duygudur. Gelecek ise umudun bir eş anlamlısı. Filmin karakterlerinin yapısına baktığımızda net olarak ne iyi ne de kötü diyebiliyoruz lakin, ana karakterler dışında iyi ve kötünün ayrıldığını söylemek gerekir. Film, ana karakterlerinin zayıflıklarını örtmeyi bilmiş ve 5 karakterin bir şekilde birbirleriyle bağlantılı olmasını sağlayarak beslemiş.

Yerli sinemamız, uzun zamandır; töre, cinayet ekseninde filmler yapıyorken, bu klişeleri alıp dramatik yapısının güçlü olunmasının istendiği bir nevi benzer filmler ortaya çıkarmak, sinemamıza ne kazandırır ya da izleyen olarak biz ne öğreniriz, bunu sorgulamak gerekir bu filmi izledikten sonra. Seyircinin bir sonraki sahnede neler olacağı bilmesi(tahmin etmesi) bir yönetmenin görmek istediği durum mudur, senaryo bu kadar açık ve tahmin edilebilir mi yazılmalıdır, eleştirilesi diğer durumlar.

Filmi iki bölüme ayırarak değerlendiriyorum, kurgusallığın diğer karakterlerin gözünden aynı olayları yaşattığı ilk bölüm ve bunu görme açısını uygulamamaya başladığı ikinci bölüm. İlk bölüm itibariyle ne kadar bilindik öğeler kullanılsa da, aynı olayın bir diğer karakter gözünden izletilmek istenilmesi başarılı bir girişim olmuş, lakin bu bölümlerde bile bir duygu yoksunluğu dikkati çekiyor. Sonra nedenini anlamadan bu kurgusal düzlem bir nevi yıkılıyor ve olaylar akışına bırakılıyor. Aslında ilk bölümde verilmek istenen duygu yakalanabilse ve filmin geneline hitap etse, klişe yorumlarına karşı farklı bir yapı ile aradan sıyrılabilecek bir film olurmuş.

Yönetmenin ilk filmi olması; bu derece kalabalık bir kadro ile çalışması elbet yaşadığı zorluklar olarak görülebilir lakin ilk film olarak yüzlerce kez işlenmiş bir konuyu alıp aynı şekilde üstüne bir dikiş daha atmak, ilk filmden beklenen cesur atağın önüne geçer. Filmin olumlu yanları da elbet var; özellikle oyuncu kadrosunun son dönem yerli sinema-dizi furyasından gelen iyi oyunculardan kurulu olması, senaryonun sıradanlığını biraz olsun üzerinden atmayı bilmiş. Uğur Polat ve Buğra Gürsoy’un oyunculukları aradan sıyrılıyor.

Ve film her daim üzerindeki naifliği, umudu koruyup, besliyor. ”Ve kadın dünyaya dokundu…” ana temalı bir festivalde, yarışma filmlerinin genelinin kadın temalı olarak seçilmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

 

Hicaz

Erdal Rahmi Hanay‘ın Hicaz filmini izlemeye salona gitmeden, festival yarışma filmleri arasında en farklılarından biri olacağını biliyordum. İyi ya da kötü olabilirdi, lakin günlerdir izlediğimiz benzer filmlerden farklı olacağını tahmin etmiştim. Zira beni yanıltmadı; hem seyircinin sıkılma eşiğinin düşük olduğunu hem de ”en” sinema yazarlarının bile emek karşısındaki duruşunu açıkça gösterdi. Zor bir film Hicaz, anlam gereği hem müzikte bir makam hem de arapça’da engellenmek anlamına geliyor. İletişimsizlik ana teması üzerinde; ölüm, yalnızlık, hoşgörüsüzlük ve insanlık etiğinin yok oluşunu gösteriyor. Yavaş ve ağdalı bir dille, güzel bir müzik eşliğinde ve ölüm fısıltıları hep kulağımızın dibinde olarak.

Ölülerin eşyalarının kimlik kazandığı ve filmin birbirinden farklı beş karakterinin arasında gezinirken hissettiğimiz çaresizlik, insanın en temel duygu ihtiyacı olan iletişimin bir getirisi oluyor. Görsellikle bütünleşmiş sahneleri, sanki bir rüyadaymışçasına deneysel bir film ortaya çıkarmış. Yer yer filmin tek düzeleştiği ve senaryo açısından sıkıntılı olduğu bölümler var. Karakterlerin diyalog kısımları, devrimci gençlik kısmının ”kopuk” yaşantısı, bilerek sürüncemede bırakılmış karakterler ile olumsuz eleştirilebilecek yanları bulunuyor. Bilakis bu yanları ile ilk film olmasının cesaretini de taşıyor üzerinde. Zira fransız baba-kız bölümünün filme kattığı alafranga dil, görselliğin etkisiyle iletişimsizlikte ve ötekileştirmede farklı renkler, türler olabildiğinin göstergesi.

Her insan birbirinden farklı bir renge ve kıyafete sahiptir ve kimlik sahip olduğumuz tekliktir. Batı’nın Fransa’sı ile Doğu’nun Türkiye’sine baktığımızda diller ayrı olsa da ölüm ve iletişim insanın kaçamadığı iki olgu olur. Film, biraz düşünürsek parçaları yerine oturtabileceğimiz, yönetmenin diğer filmlerini beklememizi sağlayan önemli bir yapım. Üçlemenin ilk halkası.

 

Aylin Solakoğlu

http://twitter.com/#!/AylinSol