48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 2. Gün


Aylin Solakoğlu
10 Ekim 2011

9 Ekim 2011– 2. gün itibariyle, Ulusal Uzun Metraj Yarışma Filmlerinden üçü seyirciyle buluştu; Fedakar, Geriye Kalan ve Hangi Film. Hangi Film‘in eleştirisini aşağıda okuyabilirsiniz.

Festivalin 2. günü; öğlen saatlerinde The Artist filmi ile benim için başlamış oldu. Özel Gösterimler bölümünde kendine yer bulan 2011 Fransa yapımı filmin yönetmenliğini Michel Hazanavicius yapmakta. Film, sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişte yaşanan zorlukları net bir şekilde gösteren, günümüz sinemasının teknolojik şartlarında çekilmesine rağmen, eskinin havasını siyah beyazlığı ve sessizliğiyle aktaran özel bir film.

1927’nin Hollywood’unda sessiz sinemasının en önemli oyuncularından olan George Valentin’in( Jean Dujardin), sesli sinemaya geçiş ile zirveden aşağı inmesini-aslında bunu inmek yerine yuvarlanmak olarak da adlandırılabiliriz- ve bir zamanlar keşfettiğini Pepmy Miller’ın kendi yerine yıldızlaşmasını, aşk-hayranlık ekseninde ele alan bir film.

Büyük sinema salonlarında sesli filmleri izlemeye o kadar alışmışız ki, sessiz bir film karşımıza çıktığında, özellikle bu durumdan bi habersek; ses sistemi mi bozuk diye birkaç izleyici ortaya çıkabiliyor. Zira festival izleyicilerinden birkaçı, filmin ilk dakikalarının tamamen müziksiz geçmesini oldukça yardırgamış olacak ki bu soruyu hemen yöneltiverdiler.

Filmin, bu eskiye dair olan havası sadece sessiz ve siyah beyazlığı ile kalmamış, günümüzde sesin eklenmesiyle 24 kareye çıkan düzeni, bu filmde eskiye dönüp 22 kare ile çekilmiş. Hollywood sistemi ise günümüzde ne kadar eleştiriliyorsa, o zamanlarda da aynı. Zira sinema tarihi dersinde gördüğümüz, sesin sinemaya girişi konusunda, ders içeriğine eklenebilecek güzellikte ve gerçeklikte bir film yapmış Hazanavicius. Basitlik her zaman başarıyı yanında getirmez, lakin sadelik ile zekice kurgulanırsa, tıpkı filmin başrol oyuncusu Dujardin gibi Cannes 2011 ‘de en iyi aktör ödülünü almak hakkı olabilir.

Filmin yönetmeni sessiz sinemanın duygusal bir sinema olduğunu, senaryodan çok, yönetmenin oyuncuları oynatmasını ve oyuncudan direk olarak seyirciye akacak duygu akışının önemli olduğunu vurguluyor. Söz yerine mimiklerin, hikayenin kelimelerle ifadesinin yerine hareketlerin dile gelmesi, sessizlikte film ile izleyici arasındaki bağı oluşturuyor. Elbet film, 1895’ten sesli sinemanın başlangıcı olan 1927’yılına kadar olan dönemde çekilmiş pek çok filmle benzer bir yapıya sahip. Yönetmenin o dönemin filmlerinden etkilendiği aşikar; Citizen Kane’deki yemek masası sahnesinin aynısını bu filmde de görüyoruz. Chaplin etkilenmeleri de gözden kaçmıyor.

Film, seyir zevki yüksek ve oyunculuklar adına oldukça başarılı sonuçlar alınmış bir yapım olmuş. Filmde yer alan köpeğin bile oyunculuk yeteneği bir hayli yüksek.

 

Le Havre (Umut Limanı)

Aki Kaurismaki deyince benim aklıma The Man Without a Past filmi gelir. Kendine has mizah anlayışı ve toplumsal olaylara karşı duruşu ile sinemasının bir karakteri olan Kaurismaki, Fin sinemasının da en önemli yönetmenlerinden biri. 2011 yılında çektiği Le Havre ise yine kendi mizah anlayışı ile harmanladığı, kısa sayılabilecek bir göç hikayesi. Filmlerin 90 dakikadan uzun olmaması ve mutlaka insanı gülümsetecek öğeler bulunması gerektiğini savunan yönetmen bu filminde de istediğini almışa benziyor.

Gönüllü sürgünlükle La Havre kentine gelen yazar Marcel Marx’ın sıradan ve basit hayatına, ani bir şekilde konuk olan Afrikalı küçük göçmenin, İngiltere’ye sağ sağlim gitmesini sağlama sorumluluğunun paradosi niteliğinde olan film, yer yer izleyini gülümsetmekten geri kalmıyor. Dünyanın neresinde olursak olalım; devlet ve insan ilişkileri birbirine oldukça benzer. Konu göçmenlik olunca ise tıpatıp aynı. Lakin yönetmenin sunduğu dünyada ”yardım ve dayanışma” etiği oldukça optimist bir yaklaşım olarak duruyor. Marcel’in ve çevresindeki arkadaşlarının küçük göçmeni, İngiltere’ye göndermek için göze aldıkları ve dedektifin kararları ne kadar gerçek dünyada uygulanabilir eylemler; muamma. Yine de sinemanın bir hayal ve barış aracını olduğunu düşündüğümüzde Kaurismaki’nin bu tarz filmlerini sevmemek elde değil. 90 dakikalığına hem gerçek dünyada kalmak hem de rüyanın içinde bulunmak, her filmin başarabileceği bir olgu hiç değil.

Marcel karakterinin film boyunca üzerinde taşıdığı iyimserlik ve durumlar karşısındaki soğuk kanlılığı, eşinin tuhaf davranışları ve bu ikilinin arasındaki zıt uyumluluk, filmin ironisine renk katıyor.

2011 yılında Cannes’da Fibresci ödülünü kazanan film, müzik seçimindeki başarısı ve görselliği ile dikkat çekici bir yapım.

 

Hangi Film (2011)Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması

Ulusal uzun metraj yarışma filmlerinden festivalde 3. olarak gösterilen film; Egemen Sancak‘ın hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu yaptığı(Efe) Hangi Film oldu.

Dört üniversite arkadaşının (Efe, Ömer, Engin ve Apo) bir gecede başlarından geçen olayları kara mizah ile anlatmayı amaçlayan film; şiddeti toplumun herkesiminden insanın uygulayabileceğini, dejenere olmuş bir yeni neslin, şiddeti meşru kılmasını ve kılmak istememesini, bol küfürlü olarak erkek ekseninden anlatıyor.

Basma kalıp karakter analizleri ile şiddetin gerekçelerinin altını dolduran filmde, klişeleşmiş bir çok karakterden kaçınılmamış. Homofobik bir erkek, aklı seksten öteye çalışmayan bir başka erkek, maço tavırlarını kız arkadaşı için bırakmış bir erkek ve psikoloji bozulmuş bir erkek daha. Tüm bunları tetikleyici faktör ise, çok iyi tanımadıkları ve yolda bu arkadaşlarına(Onur) giderken öğrendikleri; bir şizofreni vakası.

Klişelerden arındırılamamış bir şiddet filmi .

Filmin tek artı yönü, ilk dakikalardan itibaren 5. kişi olan Onur’un kuvvetle muhtemel şiddetin ana kişisi olacağını düşündürmesi ve sonuç olarak asıl korkan tarafın geri dönülmez bir yola girmesi.

Bu dört üniversite arkadaşı; tiyatro bölümü öğrencileri olarak, toplumun eğitimli sınıfını temsil eden ve belli bir entelektüel birikime sahip kişilerdir. Lakin geçmişlerinden günümüze getirilmiş, bastırılmış duyguları ile tetiklenmeyi bekleyen bir silah gibi beklemektedirler. Film mizahi yönü açısından küfürün türk insanı üzerindeki güldürü aracı olmasını sık sık kullansa da bazı bölümlerinde gerçekten iyi yazılmış diyaloglar var. Özellikle Onur karakterinin filme sağladığı dinamik hava, senaryonun akıcılığını güçlendirip, seyircinin ilgisini koruyabiliyor.  Diğer karakterlerin ise oldukça yüzeysel kaldığı ve sen şuysan şunu yaparsın havası, sıradan bir amerikan klişe gençlik filminin türkiye versiyonu gibi olmuş.

Filmde korku, gerilim ve mizah ekseninde gereksiz alt mesajlar da dikkat çekiyor. Sanki tek filmde birkaç hikaye birden anlatılmak istenmiş ve doğal olarak tüm hikayeler eksik kalmış.  Türkiyeli erkeklerin nazarında yabancı bir kadının ”kolaylığı”, uyuşturucunun bir katalizör etkisi olması, zengin-fakir arasındaki uçurum ve kadın- erkek ilişkileri üzerinden geçilen lakin sözde kalarak, izleyicinin belli bir yönü olmayan mesajlar almasını sağlıyor. Bu da sonuç olarak filmin senaryosunu zayıflatıyor. Filmin iç akışına yerleştirilmiş ”Hangi Film” oyunu ise bazı kısımlarda oldukça yerinde repliklerle karakterleri tanıtmak açısından etkili. 4 arkadaşın aralarında oynadığı bir oyun olan ve her birinin sevdiği bir filmden replik okuyarak, bir diğerinin bunun hangi film olduğunu bulması, filmin ilk sahnesi ve son sahnelerinden biri için kurgulanmışa benziyor. Özellikle söyledikleri filmlerin, şiddet unsuru içeren filmler olması, yönetmen ve senarist Egemen Sancak’ın dikkat ettiği hususlardan biri olabilir, lakin bunu uygularken, özellikle apartmanın tepesinden aşağı atma sahnesinde uygulanan teknik, La Haine ile karşılaştırınca oldukça yapay ve amatör kalıyor. Genel olarak kamera hareketlerinde de farklılık yaratmak isteyen yönetmenin özellikle filmin ilk yarısında bu durumu aleyhine çevirdiğini söyleyebiliriz. Sallanan kamera, farklı açılardan alınan görüntüler, sadeliğini yitirip, izleyeni yoruyor.

Hangi Film, şiddeti dejenere olmuş bir gençlik üzerinden anlatırken, film anlayışını da dejenere etmişe benziyor.

 

A Dangerous Method ( Tehlikeli İlişki)

Festivalin 2. günün son filmi olarak, The Talking Cure adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış ve hakkında her daim konuşacak bir konu bulduğumuz Freud’un akıl hocalığını yaptığı Dr. Jung ve önce hastası sonra aşığı olan Sabina Spielrein’in arasındaki psikanalitik ilişkinin gelişimini izlediğimiz Tehlikeli İlişki filmini seçtim.

Film 2011 yapımı olmakla beraber, Eastern Promises‘dan tanıdığımız David Cronenberg‘in yönetmenliğini yaptığı bir proje.

Freud deyince aklımıza psikanaliz gelir ve psikanalizin doğum sancılarını, karşılaştıkları zorlukları ve ilk deneklerinden birini bu filmde tanıma şansına nail oluruz. Elbet bir kurmaca senaryo ile. Dr. Jung ‘ın kendisine örnek aldığı Freud’un ile ilişkisinin kuvvetlenmesi ve Dr. Jung’ın Freud’un psikanaliz tekniğini hastası olan Sabina üzerinde kullanıp, işe yaraması tüm bu ilşkinin gelişim aşamasında önemli rol oynar. Bilgi ve fikir paylaşımları ile nevrotik ve bastırılmış hissler arasında seyir eden film, aşırı uçlara gitmeyi pek göze alamadan, bir dönem filmi olarak tam olarak istenileni karşılayamıyor belki ama insanı insan yapan dürtülerini kullanmak ve kullanmamak arasındaki o ikilemi oldukça başarılı bir şekilde ekrana aktarıyor.

Film hakkında daha fazla bilgi verip, büyüyü bozmadan, oldukça başarılı bir yapım olduğunu, diyalogların izleyeni düşünmeye yönelttiğini söyeleyebiliriz. Kiera Knightley’in Sabina rolünü oynamaktaki başarısı, histeri krizleri ve az da olsa Otto Gross rolünde izlediğimiz Vincent Cassel’in insanın sınırlarını zorlayan monolog-diyalogları filmin havasını yukarıya çıkaran etmenler.

Yönetmenden kısa bir alıntıyla bitirmek gerekirse; “Bu karakterler ve gerçek kişilere dayalı olarak bir dönem üzerinde çalışmak bana büyüleyici geldi. Kurgulanmış karakterlerle bir film yapmaktan oldukça farklıydı. Elbette bazı kısıtlamalarınız olabiliyor ancak size verilen zengin bir materyal de söz konusu. Elinizde bir kişinin tüm yaşamı ve onlar hakkında yüz yıldır yazılanlar var. Bu nedenle elinizde gerçekten zengin ve yoğun bir materyal oluyor”.

 

Festivalin 3. günü(10 ekim) ise ; Güzel günler Göreceğiz, Hicaz ve Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm ile devam ediyor.