360 (2011): Gün Geçmiyor Ki Hayatlar Kesişmesin

Kaan Karsan
Kaan Karsan
16 Ağustos 2012

Düşünün ki bir gece uyudunuz. Sabah kalktığınızda takvime baktınız. 1980’lerin sonunda uyuduğunuz o geceden sonra, 2012’nin bir sabahına uyandığınızı fark ettiniz. Kaçırdığınız on beşe yakın seneyi sorun etmezseniz işin güzel bir yanından söz edeceğiz. Eğer böyle bir tecrübe yaşadıysanız, 360 filmini sevebilirsiniz. Sinemanın son on beş yılını kaçıran herkes Meirelles’in 360’ını sevebilir. Muhtemelen sonda bile söylemeyeceğimizi başta söyleyelim; 360, izlediğini unutanlara, Alzheimer hastalarına, kesişen öykü çılgınlarına yakılmış ‘duyarlı mı duyarlı’ bir ağıt…

İroni güzel şey; ancak sinema daha güzel… 360 filminde ‘kesişen hayatlar’ var. Fark etmişsinizdir ki, bu kalıp artık dramın bir alt türü… Popüler çizgiden Altman’ın Shortcuts’ına kadar uzanabilir, dönüş yolculuğunda Inarritu’nun birbirinin aynı filmlerine uğrayabilir ve bu formülden artık ne kadar sıkıldığımızı daha iyi özümseyebiliriz. Sanki senaryo yazılırken yarım kalmış 10’a yakın karaktere yazılan ve mutlaka birbiriyle bir yerde kesişen, birleşen hayatlar birbirlerini etkiliyorlar. İnanın sevgili sinemacılar, anladık artık bunu! Bu artık eskisi kadar ilginç değil.

360’ın cümlesi de belli kapasitesi de… Hepimiz bir denklemin bilinmezleriyiz. Birbirimizi etkilediğimiz gibi birbirimizden etkileniyoruz. Hiç ummadığımız anlarda güçsüz kalıp, güçlü gördüklerimize sarılabiliyoruz. Gördüklerimizle ya da bize uzaktakilerle ‘gizli’ etkileşimlere girip kendi yolumuzu çiziyoruz. Bu nedenle 360’ı izlerken filmin ‘heyecan verici’ yönetmeni Meirelles’in gerçekten de uzun bir süredir film izlemediğini düşünüyoruz. Onlarca filmde, defalarca dile gelen bu ifadelerin bir kez daha, Amerika’yı yeniden keşfedercesine karşımıza çıkması sonucunda afallıyor ve birkaç saniyeliğine kendimizi sorguluyoruz.

360’ın Inarritu, Arriaga ortaklığında çekilen ‘kesişen öyküler’ filmlerinden büyük bir farkı var. Bu da bu filmin gerçekten de iskeleti sağlam bir öyküsünün olmaması. Peter Morgan’ın yazdığı senaryo sanki ‘yazar tıkanıklığı’nı anlatan gizli bir katman barındırıyor içerisinde. Zira filmin bütünüyle yarıda kalan hikâyeleri, filmin de yarıda kalmasına neden oluyorlar. Meirelles ise tuhaf bir şekilde kendi stilini gizlemeye çabalıyor sanki. City of God’un sözünü sakınmayan sert yapısının, Constant Gardener’ın kişilikli tavrının ve Blindness’ın cesur yaklaşımının akabinde bu kadar yumuşak başlı ve neredeyse ‘yersiz’ bir filmle karşımıza gelmesi büyük bir soru işareti oluşturuyor.

Bu tip filmlerin temel avantajlarından biri olarak ‘karakterler aslında derin değil ama derin görünüyorlar’ olgusu 360’a da oldukça hâkim. Filmin kısa mesafede dengeli bir depara kalkan oyuncusu olan Anthony Hopkins, kendisine verilen dar rolün içerisine girmeyi başarıyor. Kendi ülkelerinde ünlü olan birkaç oyuncu elinden geleni filme yansıtırken Jude Law ve Rachel Weisz ise filme filmografilerine bir film daha eklemekten öte hiçbir katkı sağlamıyorlar. Kısacası ‘birbirini etkileyen karakter’ filminde birbirini güçlendiren oyuncuları göremeyince biraz olsun şaşırıyoruz, itiraf edelim.

Çok uzatmaya gerek yok. Büyük festivallerde gösterim şansı dahi bulamayan 360, Meirelles filmografisi içerisinde gerçekten de gereksiz bir film. Zaten aldığı tepkilerden sonra Meirelles’de konuya dair bir farkındalığın oluştuğundan da eminiz. Olmadık noktalarda kesişen hayatlar size halen ilginç geliyorsa, 360’ı gönül rahatlığıyla –kendi gözlerinizle- görebilirsiniz. Lakin bunun dışında ortada gerçekten çok az sebebiniz var.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5