36. İstanbul Film Festivali Günlükleri #2

O Ornitólogo / The Ornithologist (Yön: João Pedro Rodrigues)

Daha önce To Die Like a Man ve The Last Time I Saw Macao gibi filmleriyle festival seyircilerinin radarına giren yönetmen João Pedro Rodrigues’in son çılgınlığı The Ornithologist oldukça kışkırtıcı, seyircisini rahat bırakmayan bir o kadar da hipnotik bir boşluk hali vaat ediyor. Portekiz’in tam olarak neresi olduğu belirsiz ormanlarında kaybolan ve yolculuğunun sonunda bir bakıma yeniden doğan kuşbilimci Fernando’nun öyküsü, aslında temelinde Hristiyan mitolojisine yaslanıyor. Azizlik mertebesine erişmeden önce adı Fernando olan Portekiz’in ünlü azizlerinden ‘Anthony of Padua’nın – ya da bizde bilindiği adıyla San Antuan’ın – hayat hikayesiyle paralellik taşıyacak şekilde hikayesini biçimlendiren Rodrigues yine de bilindik Hristiyan ikon ve sembollerinden ziyade kendi mitolojisini yaratırmışcasına bir iş çıkarıyor ortaya. Bu da ister istemez çok bariz olan ‘Antuan’ göndermelerinin dışında farklı okumalara da kapısını açan bir filme dönüştürüyor The Ornithologist‘i. Batıl inançları gereği mantıklı düşünme yetisini kaybetmiş turist kızlar; Fernando’nun aydınlanma aşamasında büyük bir rol oynayan dilsiz çoban İsa, ormanın derinliklerinde çöreklenmiş şaman gruba kadar Fernando’nun karşısına çıkan her bir figür; kahramanımızın doğa içinde kendini bulmasına bir adım daha atmasını sağlayan öğelere dönüşüyor. Rodrigues kullandığı yoğun sembolik diliyle sürreal bir izlek yaratırken Hristiyan mitolojisine hakim olsun olmasın her seyircinin kendi yolculuğuna dair farklı yorumlar çıkarabileceği bir iş çıkarıyor. Bu da The Ornithologist’in çok daha değerli ve seyirci için kişisel bir deneyime dönüşmesini sağlıyor. Gözleyenin gözlenene dönüştüğü yolculuk sırasında zaman içerisinde ‘kimlik’ bir kenara bırakılıyor ve aslında hayattaki en önemli şey ‘özünü kaybetmeden hayatta kalmak’ önemli bir hal alıyor. Rodrigues’in anlatısı şüphesiz ki bazı seyirciler için de zor ve fazla iddialı gelebilir. Ancak yönetmenin bir an bile sizi rahat bırakmadığı bu yolculuk klasik sinema trüklerinden çıkmayı özleyen ve yeni bir şeyler arayan seyirciye de ilaç gibi gelecek şüphesiz.

Chavela (Yön: Catherine Gund)

“Nerdesin Aşkım” bölümünde festival programına dahil olan Chavela özellikle son yıllarda Nina Simone’dan, Amy Winehouse’a; Rodriguez’den Darlene Love’a, ünlü ünsüz pek çok müzisyenin hayatı üzerinden toplumsal hafızayı da yoklayan belgeseller serisine eklenen yeni bir halka olma özelliği taşıyor. Aslen çok da ülkemizde bilinmeyen ancak sinefillerin özellikle Pedro Almodovar filmografisinde rastladığımız şarkılardan aşina olduğu Chavela Vargas’ın – elbette zorlu – hayatını arşiv görüntüleri ve yeni yapılan röportajlarla harmanlayarak aktarıyor. Ancak özellikle Vargas’ın ilk döneminde arşiv yoksunluğundan muzdariplik filmin çekici içeriğine köstek oluyor. Vargas’ın hayatını ve elbette belgeselin çıkardığı öyküleri özel kılan şey ise şarkıcının Meksika gibi muhafazakar bir toplumda; toplumsal normların dışına çıkarak ve lezbiyen kimliğini ön planda tutarak şarkılarını rahatça haykırması. Aslında bizim ülkemizdeki Zeki Müren vakasına benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Vargas, cinsel kimliğiyle barışık bir biçimde toplumda kadın şarkıcılara biçilen rolün ve imajın dışına çıkarak üne kavuşuyor. Ancak bu sahne personasını hiçbir zaman özel hayatında benimsediğini açık bir şekilde paylaşmıyor, paylaşamıyor. Sahne personası sadece bir imaj olarak kalıyor. Vargas’ın imajını Zeki Müren’den farklı kılan kısım ise 90’lardan itibaren kariyerinin ikinci baharında artık her yönüyle lezbiyen kimliğini açık bir şekilde kamuoyunda paylaşması ve dolayısıyla – özellikle Meksika’daki lezbiyenler için her şeyiyle şeffaf bir ikona dönüşmesi. Vargas’ın yoğun bir duyguyla seslendirdiği acılı aşk şarkılarını da şarkıcının kişisel öyküsü içinde anlamlanacak şekilde filme yerleştiren yönetmen Catherine Gund, çok da aykırı ve yenilikçi bir anlatım yakalayamıyor. Ancak 30’lardan itibaren dünyanın uzak bir köşesinde pek çok hayatı etkilemiş olan Vargas’ı ve içinden çıktığı kültürel kodları yetkin bir şekilde aktaran keyifli bir seyirlik sunuyor.

Vor der Morgenröte / Stefan Zweig: Farewell to Europe (Yön: Maria Schrader)

İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyanın dört bir yanına kaçan pek çok Alman aydınlarından biri olan Stefan Zweig’ın ‘sürgün’ dönemini anlatan film episodik anlatımla Zweig’ın intihara giden sürecini aktarıyor. Ancak bu bölümler esnasında yönetmen Schrader aslında oldukça durağan ve önemsiz gibi gözüken anları aktarmayı tercih ediyor. Genel olarak karakterimizin el üstünde tutulduğu resepsiyonlar, törenler ve basın toplantılarında geçen bu bölümlerde Zweig’ı genelde susmayı tercih eden veya – her ne kadar kaçmak zorunda kalsa da – ülkesini hala savunmaya çalışan bir figür olarak görüyoruz. Josef Hader’in ince ayar oyunu sayesinde Zweig’ın gözlerinde o ‘gurbetteyim’ hüznü baskın bir şekilde de ortaya çıkıyor. Schrader’in bu konudaki asıl başarısı ise karakterinin hissettiği çıkmazları; çok ufak anlar, önemsiz gibi gözüken anektodlardan gösterişsiz bir şekilde seyircinin adeta bilinçaltına yerleştirmesinde saklı. Zira, New York’ta Zweig’ın eski eşiyle birlikte giriştiği teatral ve yoğun diyaloglu varoluşsal tartışma sekansı dışında karakterimiz içinde yaşadığı huzursuzluğu hiçbir zaman tam olarak dillendirmiyor ama hep ufak nüanslarla hissettiriyor. Zweig hiçbir şekilde kötü koşullarla karşılanmıyor, herhangi bir ciddi sorunla yüzleşmiyor. Hep yoğun bir ilgi, sevgi ve saygıyla karşılanıyor ancak bu sevgi gösterilerinin beyhudeliği; Zweig’ın ülkesinde olanlara karşı bir şey yapamıyor oluşuyla birlikte sunulunca karakterin içinde yaşadığı buhran daha akılda kalıcı ve hüzünlü bir hale geliyor. Sonuç olarak Stefan Zweig: Farewell to Europe hayatın olağan akışında insanın iç dünyasındaki olağanüstü çalkalanmaların nasıl yansıtılabileceği konusunda da seviyeli ve akılda kalıcı bir seyirlik sunuyor.

Kemal Yılmaz

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla