36. İstanbul Film Festivali Günlükleri #1

Safari (Yön: Ulrich Seidl)

Paradise üçlemesinin ilki Paradise: Love ile Kenya’daki seks turizmini ele alan Ulrich Seidl, Afrika’da hala devam eden neo-sömürgeci politikalara dair radikal bir hikaye ile karşımıza çıkmıştı. Kenyalılar ile beyaz kadın turistler arasında kurduğu politik tezatın yarattığı etkiyi son filmi Safari’de de farklı gruplar üzerinden yakalamayı başaran Seidl, yine kamerasını Afrika’ya, “medeniyet”in arka bahçesine çeviriyor. Afrika’ya safariye giden beyaz ailelerin avlanma ritüellerini belgeleyen, bir yandan da doldurulmuş hayvanlarla dolu av çiftliğinde ailelerin avlanmanın “felsefesi” üzerine düşüncelerini dinleyen Seidl, mesafeli ve soğuk kamerasıyla fazla söze gerek kalmadan bizi dehşete düşürmeyi başarıyor. Bir yandan 21. yüzyılda hala evrim ya da içgüdüler ile meşrulaştırılmaya çalışılan öldürme eylemine şahit olurken, bir yandan da çiftlikte çalışan Afrikalılar ile hayvanlar arasında kurulan politik paralelliği izliyoruz. Vahşice olduğu kadar gururla öldürülen hayvanların avcılara avlanma “hazzını” yaşattıktan sonraki süreci Afrikalılara kalıyor, bir nevi avcılığın “arka bahçesi”ne. Belgesel olmasına rağmen kurmaca hissinin yoğunlukta olduğu planlı kadrajları ve kurgusu ile Paradise üçlemesindeki radikalliği bu sefer de durumun gerçekliği üzerinden bir üst aşamaya taşıyor Seidl. (Aslı Ildır) 

Poesia Sin Fin / Endless Poetry (Yön: Alejandro Jodorowsky)

Jodorowsky otobiyografik filmi The Dance of Reality’nin devamı niteliğindeki Endless Poetry ile gençliğinin Şili’sine her zamanki gibi çılgın, ancak bir o kadar da hüzünlü bir bakış atıyor. Çocukken ailesiyle beraber göç ettiği Santiago’da Garcia Lorca aracılığıyla tanıştığı şiirle olan ilişkisini anlatan Jodorowsky, bir yandan da geçmişteki benliğiyle hesaplaşıyor. Sadece şarkı söyleyerek konuşabilen naif annesi, doktor olması için baskı yapan ve şiir konusu her açıldığında oğlunu “ibnelikle” suçlayan babasından kaçarak kendini bohem bir sanatçı topluluğunun içinde bulan Jodorowsky’nin gençliğini ise kendi oğlu Adan canlandırıyor. Film birbirinden oldukça kopuk birçok episodu yönetmenin imzası haline gelmiş karnavalvari görselleriyle birbirine bağlıyor. Şiir fikrinden hareketle kendi referanslarla bezeli görsel/şiirsel dünyasını yaratan Jodorowsky, görüntü yönetmeni olarak Wong Kar Wai ile de çalışan Christopher Doyle ile çalışmış. Kült filmlerin yönetmeni, özellikle kendisinin kadraja girerek gençliğin öğütler verdiği sahneler ile otobiyografiye başka bir boyut da kazandırırken, hayranlarını de kendi gidişine hazırlıyor gibi gözüküyor. (Aslı Ildır)

On The Beach At Night Alone (Yön: Hong Sang-soo)

Seyircinin sinemada dahil olduğu dünyayla özdeşlik kurmasının sınırları, elbette yönetmenin ortaya koyduğu anlatım dilinin yarattığı anlamlarla belli noktalarda kesişiyor. Bu özdeşlik hâli, perdede gördüğümüz bu yeni dünyaya ait olma ya da o dünyanın dışında durma kararıyla da sinema aracılığıyla tanıklık edebileceğimiz bir farkındalık katmanı oluşturuyor. Peki bu sinema aygıtı, sınırlarını yönetmenin deneyimleriyle biçimlendirdiği bir hikâyede kendine dışardan bakarsa ne olur? Filmin kendini seyirci konumuna getirip ortaya koyduğu kahraman yolculuğuyla anlatım biçimini özdeşleştirmesi, seyirci olarak tanık olmaktan oldukça haz aldığımız bir seyir deneyimini beraberinde getiriyor Hong Sang Soo’nun yönetmenliğiyle. On the Beach at Night Alone, konusunu da yönetmenin kendisinin ve filmin başrol oyuncusu Kim Min Hee’nin içinde bulunduğu bir ilişkiden yola çıkarak oluşturuyor. Bu ilişkinin medyada bir skandala dönüştüğü de göz önüne alındığında dile dökülmesi oldukça güç olan sözlerin bir tezahürünü perdede deneyimliyor olmak, seyircilere de yeni sorumluluklar yüklüyor. Gerçekliği ve kurmacayı, dahil olunan hayatları ve dahil olunmaması gereken noktaları sorgulamaya zemin hazırlayan bu sorumluluklar, bir ilişkinin mahremiyetine dair dinamikleri de gözle görülür kılıyor. Duyduğumuz gerçeklikle içinde bulunduğumuz gerçeklik arasındaki kırgınlıkları, hesaplaşmaları ve sorulması elzem soruları Kim Min Hee’nin ağzından tekrar tekrar duyduğumuzda ise tek başına, onu bir nesne konumunda görmeye hevesli tüm gözlerin yargılayan bakışlarına rest çeken ve kahkahasıyla tüm bakışları ve sesleri alt eden bir kadının hayatına ortak oluyoruz. Bu ortaklık özdeşlik kurmanın çok ötesinde bir bağlılık. Sahilde onun yanında oturacak ve kumlara söyleyemediklerimizi yazdıracak türden bir arkadaşlık bu. Hong Sang Soo bizim, Kim Min Hee’nin ve filmin konumunu, aynı hikâyede yol alan iki insanın yoldaşlığına dönüştürüyor. (Sezen Sayınalp) 

Yourself and Yours (Yön: Hong Sang-soo)

İletişimin doğal döngüsünde, kimliklerin kimliklerin yansıtılma biçimi kurulan ilişkileri de temelden şekillendiren en önemli etkenlerden. Ne kadar gerçek ya da ne kadar yoğun olduğu önemli olmaksızın, kimlik inşa etme sürecinde bireyin çizdiği sınırlara dikkat çekmek de bir ilişkinin zeminini oluşturuyor. Gerçeğin ve söylentinin muğlaklığı da bu ilişki çerçevesinde kendine bir yol bulup başka bir anlama evrilebiliyor. Hong Sang Soo On the Beach at Night Alone’un ardından, festival seçkisindeki ikinci filmi Yourself and Yours’da da ifade biçimleriyle oynayarak bir gerçeklik oyunu sunuyor seyircilere. Bu oyun hem kişilik temsillerinin ötesindeki varoluş nedenleriyle hem de bireyin özgürlük alanlarıyla bir iletişim ağı oluşturarak, ilişkilerin çıkmazlarını bizlere gösterme niyetinde. Hong Sang Soo’nun bireylerin dünyasına odaklanan ve kadraj kullanımıyla gerçeklik algısını farklı perspektiflerle biçimlendiren yönetmenliği, bu çıkmazların neden olduğu sorunların da hangi yollara sapabileceğine dair ipuçları bırakıyor. Bir insanı tanımanın, ona inanmanın ve aşık olmanın arasında bir cevap bulma isteğiyle yolculuk eden gerçeklik algısı da bireylerin hayatlarını ve kurdukları ilişkileri sorgulamaları için bir araca dönüşüyor. Yourself and Yours’un iki ana kahramanının kendilerini içinde buldukları durum, bu aracı keşfeden bir ilişkinin kendi dinamiklerini yeni baştan kurması üzerine biçimlenen incelikli bir yolculuk. Ve bu yolculuğun en değerli yanı, onların akıllarından geçen, ete kemiğe bürünmüş cümlelerle perdede uzun süre baş başa kalmamız. (Sezen Sayınalp)

Araç çubuğuna atla