34. Münih Film Festivali: Yeni Alman Filmleriyle Geçen Günler

Kaan Karsan
Kaan Karsan
04 Temmuz 2016

Bu yıl 34. kez düzenlenen Uluslararası Münih Film Festivali, yeni Alman filmleri için en büyük pazarlardan biri. Direktör değişikliğinden sonra yaptığı ticari atılımlarla Almanya’nın genel takvimde de en büyük ikinci, yaz takviminde ise en büyük film festivali haline gelen Münih, görücüye çıkardığı yeni ulusal filmlerin yanında oldukça taze bir uluslararası programla da karşılıyor takipçisini. Bu durum da bir zamanlar daha butik ve entelektüel zevklere hitap eden festivalin daha geniş bir kitleye ulaşmasına önayak oluyor.

Cinemasters, Cinevision, Spotlight ve International Independents bölümleriyle Cannes, Venedik, Sundance, SXSW gibi festivallerin bir tür toparlayıcısı işlevi gören festival, ulusal anlamda daha çok Yeni Almanya Sineması yarışmasıyla manşetleri belirliyor. Bu sene ikisi özel gösterim (yarışma dışı) olmak üzere (Toni Erdmann ve Nachtmahr –Und Wie Er In Die Welt Kam) toplamda 21 filme alan açan bu seçki, Euro 2016’nın en sıcak günlerine denk gelmesine rağmen, oldukça kıymetli bir doluluk oranına ulaşarak önümüzdeki yıl ticari dolaşıma ya da festival dolaşımına çıkacak Alman filmlerinin panoramasını çizdi. Yarışan 19 filmden 18’inin dünya prömiyerini Münih’te yaptığını da eklememiz gerekiyor.

toni_erdmann

23 Haziran gecesi festivalin açılışını yapan ve Cannes’daki dünya prömiyerinde ortalığı birbirine katarak Screen’in geleneksel yıldız tablosunda bu güne değin en yüksek puana ulaşan film olan (4 üzerinden 3.7) Toni Erdmann, hiç şüphe yok ki Almanya sinemasının son yıllarda çıkardığı en dikkat çekici eser. En basit anlamda gelgitli bir baba-kız ilişkisine odaklanan film, delişmenliğiyle her anında ezberleri biraz daha bozuyor. Filmin neden bu kadar iyi olduğunu sürprizlerini kaçırmadan anlatmak pek zor. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, Toni Erdmann, 160 dakika civarındaki süresi boyunca bir an bile zamanlama duygusunu yitirmiyor, ritmini hiç kaybetmiyor. İki başrol oyuncusunun muazzam performansları, Maren Ade’nin yüzeyden derine doğru kulaçlarla ilerleyen benzersiz senaryosu ve sayılamayacak denli fazla ‘unutulmaz’ anları ile Toni Erdmann bir lütuf. Filmi sinemada izlemek ise başlı başına bir tecrübe; çünkü seyircinin bu denli anlık ve yoğun tepki verebildiği filmler sinemalara çok sık uğramıyor zannımızca.

Almanların ülke sinemasında kuvvetli bir mizah geleneğine sahip olmadıkları bir sır değil. Bu sebeple Toni Erdmann’ın bu bağlamdaki başarısını şaşkınlıkla karşılamak maksadımızı aşmak olmayacaktır. Öyle ki bu filmin bir istisna olduğunu fark etmemiz de çok uzun sürmedi. Zira Yeni Almanya Sineması seçkisi dahilinde birkaç komedi filmi daha seyrettik. Bunlardan ilki, Hangover ekolünden gelen ve yıllar sonra bir araya gelen bir grup erkeğin (bu kez aileleriyle birlikte) hikayesini anlatan Affenkönigdi. Hiçbir anından kendini cinsiyetçi, ırkçı ve bayağı olmaktan alamayan film ‘politik doğruculuğu’ umursayan tavrını avantaja çeviremiyordu; zira bunu sağlayacak kıvrak bir zekadan yoksundu. Bir diğer komedi filmi absürt mizahtan beslenen Die Letzte Sau. Et endüstrisine karşı savaş açan sıradan bir çiftçinin peşine takılan film, beslendiği geleneğin alışkanlıklarını kendine miras almıyor ve bir türlü cüretkarlaşamıyordu. Belli ki, filmin yönetmeni, bu absürt bir film olduğu için karakterlerin herhangi bir motivasyondan yoksun olmalarının bir sorun olmadığını düşünüyordu. Aile komedisi geleneğinden beslenen Dani Levy’nin Die Welt des Wunderlichs’i ise bir Amerikan rüyası hikayesi anlatıyor, çok sorunlu, yorucu, sıradan ve bilindik bir popüler sineması örneğiyle seçkinin not ortalamasını yükseltemiyordu.

lemke

Almanya ve dahası Münih sahnesinin efsanevi yönetmenlerinden Klaus Lemke’nin Unterwaschelügen’i hakkında bir şey söylemenin, bir yere oturtmanın en zor olduğu filmlerdendi. Evet, takvim 70’leri gösterse ve sinema halen elli yıl önceki kıvamını korusa bu film en azından ‘ilginç’ olarak nitelendirilebilirdi. Lakin 2016 yılında, bu filmin pekala önemli seçkide yer almasını Almanların bir saygı gösterisi olarak yorumlamak daha makul olacaktır. Lemke’nin Münih sineması için önemini anlamamızı sağlayan anahtar ise yine aynı seçkide yarışan bir başka belgesel tarafından veriliyordu: Zeigen Was Man Liebt. 60’lar ve 70’lerde, neredeyse anarşist bir tavırla, tam bağımsızlıkla filmler çeken ve döneme damgasını vuran Münihli yönetmenlerin hikayesini anlatan konuşan kafalar belgeseli, meseleye aşina olmayanlar için hiç ilginç değildi. Zeigen Was Man Liebt, teknik anlamda da sınıfı geçmekten oldukça uzaktı. Elinde malzeme olmasına rağmen bir tez konusu olabilecek çetrefilli sularda hiç yüzmüyordu ve Lemke’nin neden yarışmada olduğunu anlamlandırmaktan gayrı bir önemden yoksunmuş gibi görünüyordu.

Festival programındaki bir diğer belgesel, Violently Happy, ‘gösterdikleriyle’ cüretkardı ve maalesef bunun yeterli olduğunu düşünüyordu. Yönetmen Paola Calvo, bir S&M okulunun kapısını aralıyor; uyguladıkları ve maruz kaldıkları şiddetten haz duyan bir grup insanın hikayesini marjinalleştirmeden anlatmayı başarıyordu; ancak Violently Happy, odaklandığı hayat tarzının ‘mutlu’ taraflarını benimsemeyi başarırken felsefesini aynı oranda algılamıyor ve bu sebeple epeyce eksik ve yetersiz kalıyordu. Bize kalırsa film cesaretin kararlılığına ancak bu şekilde ulaşabilirdi. Seçki dahilindeki üçüncü ve son belgesel Errol Morris ekolünden çıkagelmiş gibi görünen Das Versprechendi. Amerika’da bir Almanın da karıştığı bir cinayet davasını taraflarıyla masaya yatıran film, kısa sürede odağını şaşırıyor ve dağılıyordu. Her ne kadar Morris tipi, ‘gerçeğin peşinde’ bir izlekle harekete geçiyor olsa da doğru soruları sormaktan maalesef ilginçti ve böyle bir belgeseli ikna edicilikten bu kadar uzak cevaplarla tamamlamak izleyen nezdinde çok ama çok büyük bir problemdi.

Festivalin daha ağırbaşlı konulara eğilen ve işin altından kalkamama ortak noktasında buluşan beş filminden ilki, bir Alman çoksatarından uyarlanan Die Habenichtseydi. Film 11 Eylül saldırılarıyla ilgili birtakım ‘keşke’ler üzerine kurulmuş bir matem hikayesi anlatıyor; lakin özellikle çok kötü diyaloglarla dibe vuran yavan senaryosuna fazla gelen bir özgüven ve tamamına sinmiş bir gösteriş meraklılığıyla akıllarda yer edebilecek gibi görünüyordu. Kürt sinemasının Almanya’dan çıkmış temsilcilerinden Haus Ohne Dach ise eve dönüş temalı başka bir ağıt ve yol öyküsüydü. Gelgelelim seçkideki filmlerin pek çoğunda olan dağınıklık ve odağını şaşırma mevzusu bu filmin de başrolündeydi. Film özellikle yan hikayelerinin fazlalığı ve yüzeyselliği ile etkisini yitiriyor ve bir türlü lafının sonunu getiremiyordu. Mülteci meselesine ‘rock’n roll’ bir noktadan eğilmeye çabalayan Volt, yakın gelecekte yeniden faşizmin bataklığına saplanan hayali bir Almanya’da geçiyor ve seksek dakikalık süresinde bir ömürlük klişe kullanmada hiçbir sakınca görmüyordu. Öte yandan zannımızca böyle bir meselenin hakkından layığıyla gelmek için daha geniş bir perspektif gerekiyordu. Volt’dan geriye kalan ise daracık bir kadrajda ve bakış açısında sıkışmışlık hissinden fazlası değildi. Festival seyircisi ve yarışmanın ana jürisi tarafından beğenilen Die Hande Meiner Mutter, çocukluğunda annesi tarafından taciz edilen ve bunu anımsamaya başlayan bir adamın psikolojik buhranını ele alıyordu. Bize kalırsa bu film de izleyeni meselenin psikolojik boyutuna ikna etmekten çok uzaktı. Ayrıca neredeyse ‘gülünç’ flashback sahneleriyle –varsa- bütün ivmesini yitiriyordu. Karlovy Vary Film Festivali’nin ana yarışmasına seçilen Gleissendes Glück ise hem karakterlerini büyük bir acımasızlıkla yargılayan, ahlakçılığa kadar varan tavrıyla can sıkıyor hem de meselesine karşı alabildiğine yüzeysel tavrıyla beklentileri boşa çıkarıyordu. Ayrıca yönetmeninin iyice kontrolü kaybettiği finalinden sükûnetle bahsetmek maalesef ki pek zor.

Soğuk savaş döneminde babalarının ameliyatı için Romanya’dan Almanya’ya gitmeye kalkan ancak yolda politik iklim sebebiyle başına gelmedik kalmayan iki kardeşin hikayesini anlatan Die Reise Meinem Vater, öyküsel anlamda umut vericiydi; ancak uygulamada fena halde sıradanlaşıyor, Balkan sinemasının her zamanki cümbüşünden başka -ki bu da artık zalim bir klişeden fazlası değil- bir şey sunamıyordu. Festivalin ‘manzaracı’ filmi Anishoara ise taşrada genç bir kadın olmanın zorluklarını mesele edinen ve maalesef ki bütün prototiplere uyan az diyaloglu bir ‘sanat filmi’ydi. Hayatın döngüsü, hayal kırıklıkları, aşk ve taşra… Filmi izlemiş kadar olmak için hakkında birkaç satır okumak yeterli geliyordur belki de.

5 Frauen, seçkiye ‘gerilim’ sosu katan yegane örnekti. Filmde kullanılan her fikrin ikinci el olması ve filmin çok kötü tasarlanmış bir televizyon filminden hallice olması bu gerçeği değiştirmiyordu belki; ancak önemini azalttığı muhakkak. Film boyunca birlikte olduğumuz beş kadın hakkında kapanış jenerikleri akarken dahi hiçbir şey bilmiyor olmamız da olsa olsa bir ‘başarı’ olarak addedilebilir. Die Hannas ise delidolu bir karşılıklı aldatma hikayesiydi. Dürüst olmak gerekirse ilk on dakikasından sonrası ‘fazla’ geliyordu. Zaten türler arasında geçiş yapıyor olmaktan kendisi de yoruluyordu Die Hannas’ın.

Seçkideki filmlerin çoğundan biraz daha umut verici bir başlangıcı müjdeleyen Beat Beat Heart, ancak geçer not alabilen bir öğrenci filmi olsa da en azından kendi içinde tutarlı ve duygusunu yönlendirmekte başarılıydı. Geçtiğimiz senelerin aksine, bu sene daha az ‘dikkat çekici’ film çıkarabilen seçkide, diğer filmlerden bir miktar ayrıldığı aşikardı. Bu kategoriye belki bir büyüme öyküsü anlatan Die Mitte Der Welt’i de ekleyebiliriz. Die Mitte Der Welt’te aşık olan, hayal kırıklığına uğrayan, ailesini bir arada tutmaya çalışan ergenlik dönemindeki bir çocuğun hikayesini izledik. Bir süre sonra filmin çok geveze ve her şeyi bir potada eritmeye adanmış yapısı lezzetsiz bir çorbaya dönüşüyordu. Hatta filmi ‘sahte’ bir Dolan filmi olarak nitelemek de durumun vahametini anlatmak için yeter de artardı bile ancak en azından dizginleri belli kısımlarda elinde tutabilen bir yönetmenle karşı karşıyaydık.

dinky_sinky

Geldik seçkinin bu yazı dahlindeki son filmi ve bize kalırsa en önemlisi olan Dinky Sinky’ye. Benim de bir üyesi olduğum FIPRESCI jürisinde kararı almamız pek uzun sürmedi. Dinky Sinky, çocuk sahibi olmak isterken bir anda farklı değişkenler neticesinde bütün çevresinden dışlanan bir kadının hikayesini anlatırken mizah ve drama arasında çok iyi bir denge tutturuyordu. Yönetmeni Mareille Klein’ın zamanlama duygusu, gözlem yeteneği ve diyalog yazma becerisi üst seviyedeydi ve bu durum filmin diğerlerinden ayrı bir yerde konumlanmasında çok etkiliydi. Başrol oyuncusu Katrin Röver de Almanya’da dahi pek az tanınan ve yakın gelecekte yola başarıyla devam edeceğinden neredeyse emin olduğumuz bir yetenekti. Seçkideki diğer komedi filmlerine bakınca bir doğa olayı gibi görünecek olsa da, Toni Erdmann’dan sonra aynı sene başka bir Alman komedi filminin FIPRESCI ödülü almasının da belli bir ehemmiyet içerdiğini de eklemek gerek sanıyoruz ki.

Festivali önceki yıllarda da takip etmiş birçok insanın ortak görüşü, bu yılki seçkinin geçtiğimiz yıllara oranla biraz daha zayıf olduğuydu. Lakin bu durum kanımızca Dinky Sinky’nin başarısını gölgelemiyor. Bize kalırsa Dinky Sinky, daha parıltılı bir seçkinin de dikkat çekici filmlerinden biri olurdu.

Münih Film Festivali, Alman sinemasının genel eğilimlerini görülür kırma işlevini bu yıl, bir kez daha başarıyla sürdürdü. Seçkide yer alan filmlerin diğer uluslararası festivallerde nasıl karşılanacağı ve festival dolaşımına ne oranda katılıp katılamayacağı ise merak ve heyecan konusu.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com