34. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Bölüm 3

Kaan Karsan
Kaan Karsan
08 Nisan 2015

Uluslararası İstanbul Film Festivali ve sinemaseverlerin İstanbul’daki aynı anda hem en yorucu hem de en keyifli koşturmacası 34. kez başladı. Festival bu sene de iki farklı kıtada, üç farklı ilçede ve dokuz farklı sinemada yapılıyor. Ağır toplar sırayla her gün görücüye çıkarken ummadık taşlar da baş yarıyor, sürprizler sahnede rol çalıyor. Yıllardır salonlar arası mesafeleri arşınlamaktan büyük keyif alan bizler de, her sene olduğu gibi bu sene de festivalde izleme fırsatı bulduğumuz filmleri, festival günlükleri dahilinde değerlendireceğiz.

Hitler’e Suikast (Elser / Yön: Olivier Hirschbiegel) 

hitler-2

Ülkesinde çektiği Deney (Das Experiment, 2001) ve Çöküş (Der Untergang, 2004) ile birlikte dikkatleri üzerine çeken Olivier Hirschbiegel, kısa süre sonra Hollywood’a giderek ardı ardına belki kendi dahi hatırlamak istemeyeceği filmlerini (Invasiton, Five Minutes of Heaven, Diana) sıralamıştı. Hitler’e Suikast ile hem ülkesine hem de kendisine başarı getiren ‘faşist lider, faşist toplum’ temasına geri dönen yönetmen, Hollywood’da edindiği alışkanlıkları bir kenara bırakamamış gibi görünüyor. Film, 1939 yılında Hitler’e Münih’te suikast düzenleyen ve bu girişimi kıl payı farkla (13 dakika) başarısızlıkla sonuçlanan ‘sıradan vatandaş’ Georg Elser’in hem sorgulanma sürecini hem de yakın geçmişini anlatıyor. Anlatıyor anlatmasına ancak Hirschbiegel’in meseleye yaklaşımı gereğinden fazla ‘güvenli’ ve sığ. Direnişçi Elser’in eylem motivasyonunu çok basit ve ikna edici olmayan bir çatışmayla geçiştiren yönetmen, ele aldığı kahramanın hayatının magazinsel taraflarına gereğinden çok daha büyük bir rol biçiyor. Bu esnada da duygudaşlık kurulmasını kolaylaştırmak adına Elser’in aslında ziyadesiyle sıradan birisi olduğunu, komünistlerle ilişkisi olsa da asla onlardan birisi olmadığını bağırmaktan asla geri durmayarak hamurunun popülizmden meydana geldiğini saklamıyor. Böylece Almanya tarihinin en büyük direnişçilerinden birinin hikayesi Hirschbiegel’in boyutsuz senaryosunda heba ediliyor. (1,5/5)

Eisenstein Meksika’da (Eisenstein in Guanajuato / Yön: Peter Greenaway)*

Eisenstein

İlerleyen yaşına rağmen çılgın tarafını hiçbir zaman törpülemeyen Peter Greenaway’in yeni filmi modern sinemasal anlatıyı yaratan, sinemaya şu an bildiğimiz halini kazandıran yönetmen Sergei Eisenstein’ın Meksika seyahatindeki aşk hayatı hakkındaydı. Yaşadığımız her şeyin seks ve ölümle ilgili olduğunu düşünen ve Freudyen paradigmayı bu kez Eisenstein’ın hikayesine adapte eden yönetmen, beklendiği gibi deli işi bir filme imza atıyor. Eisenstein in Guanajuato, bir taraftan Eisenstein’a ve sinemanın kendisine methiyeler diziyor, diğer taraftan da onu baskılayan, önüne bariyerler koyan ve sindirmeye çabalayan sinemaya eleştiriler getiriyor. Greenaway’in filmi yarışmanın açık ara en eğlenceli filmiydi. En iyi yönetilmiş birkaç filminden biri olduğunu söylemek de abesle iştigal olmayacaktır. Filmin başrolünde, Eisenstein’a hayat veren Elmer Bäck muhtemelen bundan sonra adını çok duyacağımız, heyecan verici bir keşif; 45 Years ile “En İyi Erkek Oyuncu” Gümüş Ayı’sını kucaklayan Tom Courtenay’a denk gelmesi tam bir talihsizlik. (3,5/5)

İyi Bir Yalan (The Good Lie / Yön: Philippe Falardeau) 

the_good_lie-2

Hollywood’un alabildiğine oryantalist ve her şeyden çok kendi varlığını kahramanlaştıran tavrının bu seneki temsilcilerinden biri de Falardeau’nun İyi Bir Yalan’ı. İyi Bir Yalan, Sudan’daki iç savaştan kurtarılarak zor bir bürokrasi neticesinde Amerika’ya getirilen mülteci gençlerin hikayesinden çok onları kurtaran fedakar Amerikalıların adanmışlıklarını anlatıyor. Sandra Bullock, The Blind Side ile Oscar’ına kavuşmuşken bu filmde benzer bir varlık gösteren Reese Witherspoon’un adının Oscarlarda geçmemiş olması hem Hollywood’a, hem Amerikan İstisnacılığına hem de başrollerden birindeki Reese Witherspoon’a karşı yapılmış bir ayıp değil de ne? Hele ki filmin burjuvaziyi kahramanlaştırma metodu bile The Blind Side’ın yöntemlerine eşdeğerken. İyi Bir Yalan, seyircisinin kalbini sıcak tutmaya çabalarken bütün foyaları ortaya dökülen bir film. Zamanın hızlıca akması neye yarar? (1,5/5)

Victoria (Yön: Sebastian Schipper)*

Victoria

Okyanus ötesi Alejandro González Iñárritu’nun Oscarlı tek plan sihirbazlık numarasıyla çalkalanadursun, Almanya’nın pek mütevazı yönetmenlerinden Sebastian Schipper, sinemanın konvansiyonel imkanlarıyla deli işi bir projeye imza atıyor. Victoria, 140 dakikalık, tabana kuvvet bir tek plandan oluşuyor. Film bittiğinde ve kapanış jeneriği başladığında ise siyah ekran üzerinde karşımıza çıkan ilk isim yönetmen Schipper’ınki değil; filmin görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grøvlen’inki. Nitekim Grøvlen’in büyük emeği jüri tarafından da ayrıca ödüllendirildi. İlginç bir şekilde Victoria’nın biçimi ‘mükemmel’ değildi, hatta bu da bir yönetmen tercihiydi. Film boyunca karakterleri her mekanda takip eden kameranın kusursuz olduğunu söylemek zordu. Bu anlattığı ve yine kusursuz olmayan hikayenin gerekliliklerinden biriydi. Schipper, kirliliği kirlilikle anlatıyor ve karanlık bir Berlin gecesinde heyecanlı bir geziye çıkarıyordu izleyenini. Bin türlü badire atlatacak bir trene bindiriyor ve bu esnada da ‘küçük dağları ben yarattım’ demeyi reddediyordu. Victoria’nın çekiciliği de tam olarak buradan geliyordu. (3,5/5)

Ned Rifle (Yön: Hal Hartley)*

Ned Rifle

Amerikalı kült bağımsız yönetmenlerden Hal Hartley’nin Henry’s Fool ile başlayıp Fay Grim ile devam ettiği üçlemesinin son halkası olan Ned Rifle, annesinin hayatını mahveden babasını öldürmeye karar veren genç bir adamın ve bu amacın önüne taş koymak için elinden geleni ardına koymayan sorunlu bir kadının yolculuğunu anlatıyor. Hartley, bir kez daha Amerikan toplumunu yaratan her türlü majör unsuru karşısına alıyor, politikayı, dini, sanatı, edebiyatı karakterlerinin ağzından tartışıyor. Hızlı ve çok konuşan karakterleri; ancak Hartley’nin dünyasında varlığını sürdürebilecek türden. Filmin en büyük sıkıntısı ise, Hartley’nin iyi zamanlarında olduğunun aksine, mizahın pek işlemiyor oluşu. Filmin kendini sürekli tekrar eden, sırtını basit bir absürtlüğe rastlayan mizahi tarafı, ilk yirmi dakikadan sonra umursanmaz hale bürünüyor. Ned Rifle, sadece yönetmenin iflah olmaz takipçilerine önerilebilecek tipte, çoğunlukla tek boyutlu bir film. (2/5)

Bataklık (La isla minima / Yön: Alberto Rodriguez)

bataklık-2

Bir tarafta geçmiş, diğer tarafta gelecek. Bir tarafta General Franco, diğer tarafta körpe demokrasinin sancıları. Bir tarafta ‘kötü’ polis, diğer tarafta ‘iyi’ polis. Alberto Rodriguez’in İspanya’da gösterime girdiği dönemde çok konuşulan ve birçok ödül toplayan filmi Bataklık, geniş tabirle, bir toplumun bütün hücrelerine sinmiş olan zıtlıklar ve kafa karışıklıkları üzerine. Hiçbir düzlemde birbiriyle anlaşamayacak, çok değil, sadece birkaç yıl önce birbirinin boğazına yapışmak istemiş isteyen iki dedektif, ilk bakışta taşrada işlenen seri cinayetleri çözmeye çabalıyorlar. Ancak Rodriguez cinayetlerden ziyade karakterinin altını kazıdıkça çözüme kavuşturmaya çalıştıkları problemin bu olmadığını anlamaya koyuluyoruz. İki zıt kutbun açık temsili olan iki dedektif, koca bir toplumun çelişkisini sırtlarında beraberce taşıyor ve bunun neticesinde durmaksızın çatışıyorlar. Rodriguez, taşrada kurduğu tekinsiz atmosferde sıradan ve açıkçası pek de zeki dokunuşlar barındırmayan seri katil hikayesini ikinci plana atarak ülkesinin geçmişiyle hesaplaşmanın peşinde. İşin bu tarafını büyük oranda başarıya kavuşturduğunu söylemek mümkün. (3/5)

 

* işaretli filmlerin değerlendirmeleri 65. Berlin Film Festivali Günlükleri dosyamızdan alınmıştır.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

Araç çubuğuna atla