34. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Bölüm 2

Kaan Karsan
Kaan Karsan
06 Nisan 2015

Uluslararası İstanbul Film Festivali ve sinemaseverlerin İstanbul’daki aynı anda hem en yorucu hem de en keyifli koşturmacası 34. kez başladı. Festival bu sene de iki farklı kıtada, üç farklı ilçede ve dokuz farklı sinemada yapılıyor. Ağır toplar sırayla her gün görücüye çıkarken ummadık taşlar da baş yarıyor, sürprizler sahnede rol çalıyor. Yıllardır salonlar arası mesafeleri arşınlamaktan büyük keyif alan bizler de, her sene olduğu gibi bu sene de festivalde izleme fırsatı bulduğumuz filmleri, festival günlükleri dahilinde değerlendireceğiz.

A Most Violent Year (Yön: J.C. Chandor)

most_violent-2

Oyunun Sonu (Margin Call, 2011) ve Sona Doğru (All is Lost, 2013) ile kariyerine hızlı bir başlangıç yapan genç yönetmen J.C. Chandor’ın bu kadar ani bir şekilde kendini –bu denli- ciddiye almaya karar vermesini beklemiyorduk doğrusu. Yönetmenin yeni filmi A Most Violent Year, en net tabirle, kapitalizm hakkında. Oyunun Sonu’nda kapitalizmin kabus dolu bir gecesini anlatan Chandor, bu kez bu kallavi canavarın nasıl işlediğini, insan hayatına nasıl tesir ettiğini, kimlerden beslediğini büyük bir ciddiyetle ele alıyor. Ancak Chandor, elindeki ‘petrol şirketini kontrolü altında tutmaya çabalayan göçmen kapitalist’ malzemesini ve Lady Macbeth klişesini bulunmaz hint kumaşı zannediyor sanıyoruz ki. Karakterlerine ve hikayesine o kadar güveniyor ki, ele aldığı meselenin derinliklerine inemeyen film saniyeden saniyeye biraz daha kaşlarını çatıyor. Filmin ekonomi 101 dersini geçen hafta –iyi bir not alarak- teslim etmiş bir öğrenci denli cevval ve açıklayıcı yaklaşımı ise izleyicisini hafife aldığına işaret ediyor. Ezcümle, A Most Violent Year, bize sadece özenli rejisi sayesinde bir şeyler ifade etti. (2/5)

Şiddet (Violencia / Yön: Jorge Ferero)*

Violence

Jorge Forero’nun sözüm ona deneysel sinemanın formüllerinden beslenen filmi Şiddet birbirinden bağımsız üç şiddet öyküsünü arka arkaya diziyor ve karakterlerine dair hiçbir ek bilgi vermeden bir tür ‘sinemasal tecrübe’ olmaya bileniyordu. Şiddetin kaçınılmazlığına dair çekilen onlarca filmden sonra Forero’nun yaratıcılıktan yoksun, soru sormayan, dolayısıyla çözüm de üretmeyen kamerası bırakın amacına ulaşmayı, yaklaşamıyordu bile. Filmin anlattığı üç hikaye de sınıfsal hiyerarşiye ve şiddetten beslenen dünyada ‘erkek olmak’a şöyle bir temas ediyor ancak herhangi bir vurgu yapmaktan kaçınıyorlardı. Peki, türsel olarak kolaycılıkla ‘deneysel’ olarak etiketlenen filmin sinema dilini zorlayan, yani, deneyen bir tarafı var mıydı? Hayır. Anlattığı üç hikayeden herhangi birinin akılda kalıcı bir yönetmen dokunuşuna sahip olduğunu söylemek mümkün müydü? Yine hayır. Şiddet, kısaca, festivalde kaybedileceğiniz değerli bir seksen dakikadan fazlası değil. (1/5)

Güzel Gençlik (Hermosa Juventud / Yön: Jaime Rosales) 

hermosa_juventud-2

Geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan Güzel Gençlik, İspanya’daki ekonomik krizin genç nüfus üzerindeki etkilerinin peşine düşüyor ve para kazanabilmek adına bir porno çekmeye karar veren bir çiftin hikayesini anlatıyor. Böyle bir malzemeyle, filmin muhafazakarlık tuzağına düşmesi ve bir ‘kötü yola düşen gençler’ hikayesi anlatıyor olmasına pek şaşırmamalı. Jaime Rosales’in filmi, izleyenini iş bulamayan, iş bulamadıkça umutsuzluğa kapılmaya başlayan, vaktinin büyük bir kısmını akıllı telefonlarında öldürmeye günden güne daha çok bağımlı olan iki gencin arasındaki tutkuya bir şekilde ikna ediyor. Lakin iki gencin yaşadıkları acıya ikna etmek konusunda büyük sıkıntıları var. Hele ki filmin ikinci bölümüyle birlikte iyiden iyiye kendini gösteren evhamlılık, hiçbir şey değilse bile ucuz ve bayağı. Rosales’in filmi, ekonomik krizin götürdüklerini anlamış olsa dahi anlatamıyor zannımızca. (1,5/5)

H. (Yön: Rania Attieh, Daniel Garcia)

h_-2

Festivalin Mayınlı Bölge programının ilk bakışta dikkat çekici filmlerinden biri H. ise erkek tarafından ‘yalnız’ bırakılan iki farklı Helen’in ‘felaketini’ Yunan mitolojisine dirsek temasında hikayeleştiriyor. ‘Hikayeleştiriyor’ dediğimize bakmayın, H.’in nihai amacı konvansiyonel-lineer hikaye kurgusunu parçalayarak ‘başka türlü’ bir tecrübe haline gelmek. Lakin Attieh ve Garcia ikilisinin filmleri ketumluğu giriftlik; burnu büyüklüğü de sembolizm zannediyor. H., oldukça zorlama bir mistisizm yaratarak izleyenini bir bulmacalar denizine itmek istiyor. Lakin filmin imgesel düzlemde sadece bazı anlarda ilgi çekici hale gelen detaylardan fazlasını barındırdığını ifade etmek güç. Bize kalırsa H., görsel zekasının düşüklüğüne oranla gereğinden fazla talepkar bir film. Amacı bu olsa da, içinde kaybolunmayı hem hak etmiyor hem de bu yapabilmemiz için gereken parlak fikirleri ortaya koyamıyor. (1,5/5)

Küçük Serseri (P’tit Quinquin / Yön: Bruno Dumont)

quinquin 2

Bruno Dumont’nun Fransa’da televizyon için çektiği dört bölümlük bir mini dizi olan Küçük Serseri, her saniyesinde ayrı bir parıltı barındıran absürt bir taşra dramedisi. Hem Dumont’nun önceki dönemde insan türüyle olan hesaplaşmalarıyla bağ kuruyor hem de yönetmenin bugüne kadar yapageldiğinden çok daha farklı ve taze bir mizah içeriyor. 200 dakikalık eserin, çok fazla pik noktası ve çok fazla parlak fikri var. Başta Quinquin olmak üzere bütün karakterler çok iyi çalışılmış ve yazılmış. Mevzu ‘özenmek’ olunca Dumont’nun bugüne kadar hiç sınıfta kalmadığı bilinen bir gerçek. Küçük Serseri’nin asıl başarısı çizmeye çalıştığı Fransa alegorisine olan yaklaşımında. Bu filmde sanki eksik ya da fazla olan hiçbir şey yok. Tuhaf bir şekilde, bu kasabaya olanca aptallıklarıyla müdahil olan iki otorite neferi dışında, her şey bir armoni içerisinde sürüp gidiyor. 190 dakika süren bir basitliğin finali ise hem leziz, hem de bir Dumont eseri izlediğimizi çığırıyor. Festivalin en iyilerinden. (4/5) 

Stüdyo 54: Yönetmen Kurgusu (54: The Director’s Cut / Yön: Mark Christopher)

54-2

1998 yılındaki gösterimi öncesinde LGBTİ içeriği sebebiyle stüdyo tarafından zincire vurulan Stüdyo 54’ün yönetmen kurgusu festivalde. Bu iyi haber. Kötü haber ise filmin geç gelen özgürlüğüne rağmen en az stüdyo kurgusu kadar muhafazakar ve homofobik bir noktaya varması. En büyük hayali ‘karşı yaka’ya geçip ışıltılı Manhattan dünyasına karışmak olan, bütün gün uzaktaki gökdelenleri izleyerek hayal kuran Shane’in kabuğunu kırma hikayesi, bir noktaya kadar renkli ve bayağılıklarına rağmen ilgi çekmeyi başarıyor. Lakin, ne zaman ki yönetmeni Mark Christopher, anlattığı hikaye üzerinden toparlayıcı bir cümle kurmaya ve bunu 54’ün gerçekliğiyle örtüştürmeye kalkıyor, işte o an filmin devreleri yanıyor. Bir soru ve cevapla bitirelim: Christopher’ın yeniden kurgulanmış Stüdyo 54’ü, kötü yola düştükten sonra erkeklerle ilişkiye girmek ‘zorunda kalan’, egosu beslendikçe gözünü hırs bürüyen, bütün bu ‘felaketler’ yaşanırken de hayattaki nihai amacı güzeller güzeli ‘o’ kadına kavuşmak olan bir erkeğin hikayesinden fazlasına alan açıyor mu? Bizce hayır. (1,5/5)

 

* işaretli filmlerin değerlendirmeleri 65. Berlin Film Festivali Günlükleri dosyamızdan alınmıştır.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter