34. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Bölüm 1

Kaan Karsan
Kaan Karsan
05 Nisan 2015

Uluslararası İstanbul Film Festivali ve sinemaseverlerin İstanbul’daki aynı anda hem en yorucu hem de en keyifli koşturmacası 34. kez başladı. Festival bu sene de iki farklı kıtada, üç farklı ilçede ve dokuz farklı sinemada yapılıyor. Ağır toplar sırayla her gün görücüye çıkarken ummadık taşlar da baş yarıyor, sürprizler sahnede rol çalıyor. Yıllardır salonlar arası mesafeleri arşınlamaktan büyük keyif alan bizler de, her sene olduğu gibi bu sene de festivalde izleme fırsatı bulduğumuz filmleri, festival günlükleri dahilinde değerlendireceğiz.

Melbourne (Yön: Nima Javidi) 

melbourne-2

İranlı Nima Javidi’nin ilk filmi olan Melbourne’ün bir ‘ilk senaryo’ olarak umut verdiği yadsınamaz. Lakin başından sonuna değin Jodaeiye Nader az Simin (Bir Ayrılık, 2011) esinlenmelerini gizlemeyen filmin, esinlendiği film kadar derinlikli olmadığını da belirtmek gerekiyor. Melbourne, tıpkı ‘Bir Ayrılık’ gibi merkezine çözülmesi çok zor bir çatışmayı yerleştiriyor ve karakterlerini bir kabusun içerisine hapsediyor. Ancak sıra bir sonraki adıma geldiğinde Nima Javidi maalesef tökezlemeye başlıyor. Filmin özellikle hikayeye ‘gerektiklerinde’ dahil olan yan karakterleri inorganik durdukları gibi kötü de yazılmışlar. Senaryo ise başarılı bir şekilde attığı düğümü aynı tazelikle çözüme ulaştıramıyor. Melbourne’un takdire şayan taraflarından biri başrolündeki iki oyuncusunun sakin ve gösterişsiz performansları. Bir diğeri ise, Nima Javidi’nin özellikle filmin ilk yarım saatinde layıkıyla kurduğu gerilim. Lakin filmin ilk yarım saati ile son bir saati arasında kolayca fark edilebilen bir sıklet farkı olduğu açık. (2,5/5)

Postacının Beyaz Geceleri (Belye nochi pochtalona Alekseya Tryapitsyna / Yön: Andrei Konchalovsky)

postman
Rusya’nın usta yönetmenlerinden Andrei Konchalovsky’ye Venedik’te ‘En İyi Yönetmen ödülü getiren Postacının Beyaz Geceleri, ülkesine karşı takındığı satirik yaklaşımıyla güçlenen bir film. Kamerasını Rusya’nın ücra bir köşesine çeviren ve kadrajın ortasına da her gün bir kasabada hane hane gezinen bir postacıyı yerleştiren yönetmen, ‘bildiğimiz’ Rusya’ya hem çok uzaktan hem de çok içeriden bakıyor. Postacının uğradığı evlerde televizyon izleyip sigara ve votka tüketmekten başka hiçbir uğraşı olmayan; bütün gün hayatla, doğayla ve hayaletleşmiş bürokrasiyle güreşen insanlar var. Bir suç işlendiğinde herkes şüpheli. Öte yandan, mekanik dayanışma gereği, herkes birbirine güvenmek zorunda. Konchalovsky’nin gerçekten o kasabada yaşayan insanlarla beraber çektiği filmi, kimi anlarında şaşırtıcı derecede eğlendirici. Geri kalan anlarda ise izleyicisinin üzerine büyük bir kasvet düşürüyor: Bir başkasına mahkum olmanın kasveti. (3/5)

Sedef Düğme (El boton de nacar / Yön: Patricio Guzman)*

The Pearl Button
Berlin’den “En İyi Senaryo” Gümüş Ayı’sıyla dönen The Pearl Button, Patricio Guzman’ın yeni görüntülü makalesiydi. Ülkesinde yaşanan sosyopolitik felaketlere ışık tutmaya ve en çok kendi hafızasından beslenmeye devam eden yönetmenin yaptığı sinemaya ilgi gösterenlerden Berlin’de övgü toplaması pek de şaşırtıcı sayılmazdı. The Pearl Button, Batılı paradigmanın yok ettiği kültürlere ağıt yakıyor ve beyaz adamın suçunu oldukça dramatik hatta romantik bir şekilde peliküle döküyor. Ancak tıpkı yönetmenin önceki belgeselleri gibi, bu belgesel de soğukkanlılıktan yoksun. Guzman, oldukça kallavi bir konuyu gereğinden fazla romantize ederek, hatta bir masal kıvamına büründürerek anlatıyor. Sanki çok iyi bir hikaye, yönetmenin sinemasal tercihleri sebebiyle tesirini yitiriyor. Sinemanın değil, edebiyatın araçlarından beslenen bir filmin Berlin’de “En İyi Senaryo” ödülüne layık görülmesi ise ancak jürinin kafa karışıklığıyla açıklanabilir zannımızca. (2,5/5)

Doğada Tek Başına (Mot Naturen / Yön: Ole Giæver)

mot_naturen-2

Doğada Tek Başına, bir ‘erkek adam alır başını gider’ filmi. Hayatından, işinden, hatta ailesinden pek memnun olmayan bir erkeğin doğayla kucaklaşmasını, doğayla birlikte fanteziler kurmasını, başka bir deyişle doğayla cinsel ilişkiye girmesini anlatıyor. İskandinavya’dan geliyor olması elbette ki filmin sıkıcı mı sıkıcı derdini hiç ilgilenmediğimiz bir birinci dünya problemi olarak etiketleyip ötelememize sebep olabilir. Ancak filmin konuşulmaya değer denli vahim tarafları var. Doğada Tek Başına, erkeklik meselesini açık bir şekilde romantize ediyor, erkeğin toplum normları tarafından nasıl baskılandığını, nasıl yozlaştırıldığını, nasıl ‘kısırlaştırıldığını’ anlatmaya çabalıyor. Arka planı dingin ve dünyasına armonik müziklerle cilalayıp bir de şaşkaloz karakterini sempatik hale getirdi mi, Doğada Tek Başına’yı kim tutabilir ki? (1,5/5)

45 Yıl (45 Years / Yön: Andrew Haigh)*

 45 Years

İkinci uzun metrajlı filmi Weekend (Hafta Sonu, 2011) ile bolca övgü toplayan Andrew Haigh’ın üçüncü filmi 45 Years, hayatının son baharındaki bir çiftin 45. evlilik yıl dönümü kutlamalarının hemen öncesindeki bir haftayı anlatıyordu. Filmin isminin işaret ettiğinin aksine 45 yılın değil, daha derin bir geçmişin muhasebesini tutan film, hiçbir evliliğin mükemmel olmadığına dair sıkıcı cümleler kuracakmış gibi yapıyor ancak hemen sonrasında oldukça radikal hamlelerle filmi iki cinsiyetin mutluluk-hüsran psikolojilerine yönelik bir makaleye dönüştürüyordu. Haigh’ın karakterlerini olağanüstü bir beceriyle gerçekleyen yeteneklerine bir noktada alışmak mümkündü; ancak bizi asıl büyüleyen yönetmenin bir ilişkinin kendisini değil silüetini çizmek amacıyla kullandığı, sinemada pek kolay bulunmayan türden olgunluğuydu. 45 Years’ın dramatik yapısı, seyirciyle oyunlar oynuyor ve seyircinin benzer filmlerden edindiği beklentileri –özellikle filmin muazzam finaline doğru- altüst ediyordu. Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’ın oyunculuk performansları ise bu sene tanık olduğumuz en kıymetli sinema olaylarındandı. (4/5)

While We’re Young (Yön: Noah Baumbach)

while_we_re_young-2
Frances Ha ile birlikte bugüne kadar sinema sahnesinde kazandığı itibarını ikiye katlayan Noah Baumbach, While We’re Young ile sıra dışı Frances Ha’nın bir istisna olduğunun sinyallerini veriyor ve evvelki sinemasına dönüş yapıyor. While We’re Young, çok bilindik formüllerle gençlik ile yaşlılığı, yeni olmak ile eski kalmak, sahtelikle gerçekliği karşı karşıya getiren ve bu karşıtlıklardan oyalayıcı bir mizah sağan bir film. Filmin gerçekten güçlendiği anlar ise son yirmi dakikasına tekabül ediyor. Zira bu dakikalarda Baumbach direksiyon kırıp filmin mevcut ve bilinçli yüzeyselliğinin ötesine geçerek ‘belgesel sinema’ üzerine derin bir etik tartışması başlatıyor. While We’re Young, Noah Baumbach’ın bir önceki filmiyle yaptığı atılımı sürdürebilen bir film olmasa da kendi içinde tutarlı ve eğlenceli. (2,5/5)

 

* işaretli filmlerin değerlendirmeleri 65. Berlin Film Festivali Günlükleri dosyamızdan alınmıştır.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter