33. İstanbul Film Festivali’ne Beklediğimiz Filmler

Memleketin en heyecan verici sinema organizasyonu olan İstanbul Film Festivali 5 ila 20 Nisan arasında 33. kez kapılarını açacak. Festival programındaki filmlerin haberi birer birer düşmeye başlayınca biz de naçizane beklentilerimizi ve dileklerimizi paylaşmaktan geri durmayalım istedik. Festivalin programı 5 Mart Çarşamba akşamı açıklanacak… (#bufilmgelse)

Al doilea joc (The Second Game) – Corneliu Porumboiu

corn

İlk uzun metrajı “A fost sau n-a fost?” ile Cannes Film Festivali‘nde Camera D’or, yine “Politist, adjectiv” ile Cannes Film Festivali – Un Certain Regard bölümünde Jüri ve FIPRESCI ödülü kazanan, geçtiğimiz yıl ise “Când se lasa seara peste Bucuresti sau metabolism” ile izlediğimiz Romen Yeni Dalga sinemasının en yaratıcı isimlerinden Corneliu Porumboiu, yeni filmi Al doilea joc ile bu yıl Berlin Film Festivali’nde görücüye çıktı. Filmde eski hakem olan babası Adrian Porumboiu ile çalışan Porumboiu, 1988 yılında ordunun takımı Steaue Bucharest ile istihbaratın takımı Dinamo Bucharest arasında oynanan maç üzerinden herhangi bir kurgu ve kamera çalışmasına ihtiyaç duymadan gerçekleştirdiği filmde, bu dönemde (Çavuşesku) tarafsız kalabilen bir hakemin hikâyesi özelinde kendine has politik hiciv silahını kullanmış gözüküyor. Meraklanmamak elde değil!

Bad Words – Jason Bateman

bad words

Arrested Development’ın yıldızı Jason Bateman’ın ilk uzun metrajlı denemesi olan Bad Words, Toronto’da hem ‘gül gül öldük’ hem de ‘bunu nesi komik?’ tepkileri alan filmlerden. Ancak hale bakılırsa seyirci filmden epey bir hoşnut görünüyor. Jason Bateman’ın, kariyeri dahilinde genelde belli bir standardı tutturduğunu düşünürsek Bad Words’ü merak etmemek için sağlam bir sebebimiz yok. Umarız vizyondan önce festival görür.

Calvary – John Michael McDonagh

calvary

In Bruges ve Seven Psychopaths filmlerinin yönetmeni Martin McDonagh’ın kardeşi olan John Michael McDonagh arı kovanına çomak sokmaktan pek çekinmeyen bir yönetmen… Bu kez iyi huylu bir rahibin etrafındaki karanlık güçlerle olan mücadelesini anlatıyor. Kara-mizahın gırla gideceği filmin Berlin ve Sundance’te gösterildiğini ve çok iyi eleştiriler aldığını ekleyelim. Umarız sıradaki festivali İstanbul’da olur.

Can a Song Save Your Life? – John Carney

can a song save your life

Bu filmi İstanbul Film Festivali’nde görme dileğimiz elbette ki ‘çok sıkıcı’ isminden kaynaklanmıyor. Sadece Once’ın yönetmeni John Carney’in yine müzikle alakalı bir mevzuda neler yapacağını çok merak ediyoruz. Cast’ta bu kez maalesef Glen Hansard ya da Markéta Irglová yok. Kısacası Keira Knightley ile idare edecek gibi görünüyoruz. “Once’ın yarısı kadar olsa bize yeter” diyerek festivalimize bekliyoruz.

Free Range/Ballaad maailma heakskiitmisest (Free Range/Ballad on Approving of the World) – Veiko Öunpuu

free range

Kafası her daim farklı çalışan yönetmenlerin her yeni işi çeşitli nedenlerden dolayı izleyicinin merakına kavuşur. Veiko Õunpuu da kelimenin tam anlamıyla böyle bir akl-ı faal. İlk olarak “Sügisball” ile adından söz ettiren ve daha sonra ahlaki normları tokatlayan sıra dışı sürreal eseri “Püha Tõnu kiusamine” ile mest eden Õunpuu, yine klasik olanın karşısında tavrı ile Berlin Film Festivali‘nde boy gösterdi. Estonya’nın da Oscar Adayı olan Free Range – Ballaad maailma heakskiitmisest ile kamerasını modern hayatın kasvetli ve bir o kadar da uyumsuz bireylerine çevirmeye devam eden yönetmen, “bu sefer ne yapmış?” demek için sabırsızlandırıyor.

Hundraåringen som klev ut genom fönstret och försvann (The Centenarian Who Climbed Out the Window and Vanished) – Felix Herngren

The Centenarian Who Climbed Out the Window and Vanished)

Türkçe’ye “Yüz Yaşında Camdan Atlayıp Kaybolan Adam” ismiyle çevirilen Jonas Jonasson‘un romanından uyarlanan film, Berlin Film Festivali‘nde yarışma dışı olarak gösterildi. Emekliliğinden sonra huzurevinde hayatını idame ettiren ve 100. yaşının doğum günü partisine katılmak istemeyen fakat sonra uyuşturucu parası dolu bir çanta bulan Allan’ın başından geçen trajikomik olaylar silsilesini anlatan bu uzun isimli ve de Roy Andersson mizahının tozunu yutmuşa benzeyen yapım, romanın performansına bağımlı/bağımsız merakımızı cezbediyor.

Jiao you (Stray Dogs) – Tsai Ming Liang

stray dogs

Tsai Ming Liang’ın geçtiğimiz sene Venedik’te yarışan filmi yaşamanın derdine düşmüş alkolik bir baba ve iki çocuğunun mücadelesini anlatıyor. Filmi Venedik’te görenler son yıllarda Uzakdoğu Sineması’ndan çıkmış en iyi işlerden biri olduğu konusunda ısrarcılar. Hatta işi daha ileri götürüp Jiao you’nun bir 2000’ler başyapıtı olduğunu iddia edenler de var. Jiao you, eğer gelirse, İstanbul Film Festivali’nin yıldızlarından biri olmaya aday…

Jodorowsky’s Dune – Frank Pavich

jodorowsky

Jodorowsky hakkındaki bir belgesel zaten hali hazırda ilgi çekici, malumunuz. Jodorowsky’s Dune ise, adı üzerinde, Jodorowsky’nin ünlü bilimkurgu eseri Dune’u uyarlama/uyarlayamama hikayesini anlatıyor. Gösterildiği festivaller sonrası hem Jodorowsky hayranlarına hem de bilimkurgu meraklılarına hitap ettiği söylenen belgeseli İstanbul Film Festivali’nde izlemememiz için hiçbir sebep yok.

Kreuzweg (Stations of the Cross) – Dietrich Brüggemann

Stations of the Cross

Dietrich Brüggemann‘ın Berlin Film Festivali‘nde yarışan ve “Gümüş Ayı – En İyi Senaryo” ödülüne mazhar olan Kreuzweg, köktendinci Katolik bir ailenin 14 yaşındaki kızı olan ve Tanrıya kendini kurban etmek isteyen Maria’nın hikâyesini anlatıyor. Hz. İsa’nın çarmıha gerilme sürecini anlatan 14 aşama üzerinden yapılan 14 sabit açılı uzun çekim ile film, gerek konusu itibariyle gerekse çekim teknikleri ile radikal bir sinema deneyimi vaat ediyor.

Mr. X – Tessa Louise-Salomé

mr. x

Bu belgeseli merak etmek için, izlemeyi istemek için, gelse de görsek demek için bir ismi telaffuz etmek yeterlidir sanırım: Leos Carax. Son olarak Holy Motors‘da ne denli büyülendiğimizi düşünebiliriz örneğin, bir sebep arıyorsak. Onun dünyasına, sinemasına, alışmalarına, yayınlanmamış röportaj ve görüntülerine yer veren Mr. X‘i fazlasıyla görmek isteriz.

Oktober November (October November) – Götz Spielmann

october november-1

“Revanche“ ile adından söz ettiren Avusturyalı yönetmen Götz Spielmann, 6 yıl aradan sonra Oktober November ile döndü. Hasta olan babalarına bakmak zorunda olan iki kız kardeşin arasındaki çekişme ve kıskançlık dolu ilişkiyi konu edinen film, genellikle Almanya- Avusturya eksenli “sert aile dramı” meselesini kendisine şiar edinen filmlerin başarısı paralelinde merak unsuru oluşturuyor.

Paradjanov – Serge Avedikian, Olena Fetisova

Paradjanov

Serge Avedikian ve Olena Fetisova‘nın yönettiği bu belgesel ise bizi Doğu’ya, Kafkaslara, Ermenistan’a, Gürcistan’a, Sovyetlere, Paradjanov‘a ve Paradjanov isminin sinema dünyasında uyandırdığı derin etkilere değin götüreceğe benziyor. Zira Paradjanov  ismi, sinema dünyası için hiç de “ferah” bir cümle ile anılmadı, anılamadı. Sovyet rejimi ile çelişen olağanüstü eksantrik ve farklı tondaki ama hep muhayyele dokunan benzersiz sineması, tecrit yılları, Tarkovsky ile olan dostluğu, şüpheli eşcinselliği otoriter Sovyet rejimine salvoları ve daha fazlası. İyi ya da kötü, her ne olursa olsun Paradjanov hakkındaki bu çalışma merak etmeye fazlasıyla değer.

Razredni sovraznik (Class Enemy) – Ron Bicek

Class Enemy

28 yaşındaki genç yönetmen Ron Bicek‘in ilk uzun metrajı ve Slovenya’nın Oscar adayı Razredni sovraznik‘te; yönetmen, kendi hikâyesinden esinlenerek okul dünyası ve öğrenciler arası grup dinamikleri vasıtasıyla intihar oranı yüksek ülkeler içinde ilk 10’da yer alan Slovenya’da bir intihar olayına odaklanıyor. Bu öğrenci grubu aracılığıyla, genç Sloven kuşağın sorunlarına da eğilmeyi amaçlayan film, Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası bölümünde gösterildi ve En İyi Film ödülünü aldı. Bu konu bağlamında ilk akla gelen benzer filmler “Entre les murs“ ve “Klass” gibi başarılı yapımlar olunca, bu genç ismin önermelerini merak etmek de elzem oluyor.

Sa mamom – Faruk Loncarevic

with mom

Faruk Loncarevic’in ikinci uzun metrajı Sa mamom, alışık olduğumuz o alt sınıfa odaklanan yahut savaşı merkezine alan Bosna filmlerinin aksine hikâyesini üst sınıf bir aile üzerine kuruyor. Kanser olan annesinin hastalığı ile mücadelesinde batıl inançlardan medet uman Berina’nın diğer taraftan kendi cinselliğini keşfine ışık tutan film, Oleg Mutu‘nun kamerasında nasıl vuku bulacak merak ediyoruz doğrusu.

Sacro GRA – Gianfranco Rosi

sacro gra

Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kucaklayan ilk belgesel film olarak tarihe geçen Sacro GRA, herkes Jiao you’nun adı okunacak diye beklerken büyük bir sürpriz yapmıştı. Şu an için belgeselin içeriğine dair ulaşılabilen bilgiler çok kısıtlı… Son 15 yıldır Venedik’te Altın Aslan kazanan ilk İtalyan filmi olduğunu da eklemeliyiz.

Snowpiercer – Joon-ho Bong

snowpiercer

Büyük Güney Kore üçlüsünden Park Chan-wook, Stoker’la, Kim Jee-woon The Last Stand’la ilk Hollywood çıkarmalarını yaptılar. Beğeneneni olduğu kadar beğenmeyeni de olan bu iki deneme, deplasmandaki Güney Korelilerin evlerindeki sınırsız özgürlükleri ellerinden alındığında sıkıntı yaşadıklarını ispatlıyordu.  Bong  Joon-ho ise bu üçlü arasında en umut verici ve görece daha zor bir Amerikan prodüksiyonuna girişti. Başrollerini Chris Evans, Tilda Swinton, Ed Harris, John Hurt, Song Kang-ho gibi isimlerin paylaştığı Snowpiercer, olabildiğine ilginç çıkış noktasıyla farklılaşan bir kıyamet sonrası gerilimi. Yaşanan bir felaketten sonra, Dünyanın çevresinde kesintisiz bir güçle dönen,  hayatta kalan insanların son sığınağı olan bir trende geçen olayları anlatan filmin sınıfsal ayrılıklara eğildiği söyleniyor. En son dağıtım haklarını alan Weinsteinların filmi biçmesiyle gündeme gelen ama sonraki vazgeçiş aşamasıyla yine ağızlarımızı sulandıran filmi izlemek için sabırsızlanıyoruz.

The Better Angels – A.J. Edwards

The Better Angels

The Better Angels, galasını yapana kadar arkasındaki Terrence Malick desteğiyle anılan bir filmdi. Lakin gösteriminden sonra ilginin artık filme doğru yönelmeye başladığı açık. A.J. Edwards, Abraham Lincoln’ün çocukluğunu filme alırken muhtemelen lirik ve pastoral bir duygu oluşturuyor. The Better Angels, siyah ve beyazın dans ettiği sinematografisiyle de epey bir merak uyandırıyor. Sundance bitti;  bize de bekleriz.

The Disappearance of Eleanor Rigby – Ned Benson

The Disappearance of Eleanor Rigby

Geçtiğimiz senenin sonunda Toronto Film Festivali’nde iki parça halinde (Him/Her) gösterilen The Dissappearance of Eleanor Rigby, Ned Benson’ın ilk uzun metrajlı filmi… Film, seyircisini New York’da yaşayan bir çiftin hikayesine tam 190 dakika süresince dahil ediyor. Jessica Chastain ve James McAvoy isimleri ve The Beatles referansı da merakı ziyadesiyle körüklüyor. Tam bizim ‘festivallik’ dediklerimizden bu film.

The Raid 2: Berandal – Gareth Evans

the raid 2

En basit anlamıyla ‘yok oluşa doğru sürüklenen’  aksiyon sineması için bir rönesans niteliğindeki ilk Raid, 2011’in en iyi filmlerinden biri olmak için senaryo gerekmediğini bize ispatlamıştı. Hiç bir mızmızlığa gelemeyen dövüş sanatı Pencak Silat’ın yanına gerekli aralıklarla kurşun balesini de ekleyen Gareth Evans’ın devam filmlerinin değimez olgusu ‘daha’yı The Raid: Berandal’ın içine enjekte ettiği konusu itibariyle bile anlaşılıyor. İlk filmin bittiği yerden başlayacak olan Berandal, kardeşinin kendisine söylediği ‘tek güvenilir polis var’ cümlesinin peşine takılan Rama’nın köstebekliğe, mafyalığa ve yine sert polisliğe dönüşen hikayesini anlatıyor. Sundance gösteriminden sonra ‘gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmi’, ‘Terminatör 2 ile birlikte yapılmış en iyi devam filmi’ gibi benzetmelere mazhar olan Berandal’ın bugüne kadar yayınlanan fragmanları da umudumuzu çok fazla arttırıyor. Bu sefer işin hikaye kısmını da sıkı tuttuğu söylenen Gareth Evans’ın Infernal Affairs vari bir senaryoyu muazzam aksiyon yeteneğiyle birleştirip,  148 dakikalık bir epiğe kapı aralayacağına inancımız tam. Fragmanını izlemekten göz problemlerimin baş gösterdiğini işin içine katarsak, sağlığım için en yakın ihtimal İstanbul Film Festivali olarak görünüyor.

Trespassing Bergman – Jane Magnusson, Hynek Pallas

Trespassing Bergman

İsveçli auteur yönetmen Ingmar Bergman‘ın Fårö adasındaki evinde bıraktığı olağanüstü sinema mirasını araştıran bu ilgi çekici belgesel, Michael Haneke, Woody Allen, Martin Scorsese, John Landis, Lars von Trier, Alejandro Gonzalez Inarritu, Claire Denis, Wes Craven, Takeshi Kitano, Ang Lee ve Zhang Yimou gibi sinema dünyasının ünlü simalarının bu eve yaptığı ziyaretleri ve bu isimlerin Bergman ve filmleri üzerine yaptığı konuşmaları ekrana taşıyor. Özellikle Inarritu’nun ”If cinema was a religion, this would be Mecca, the Vatican. This is the center of it all.” diye betimlemesi, Bergman’ın bu kariyerinin kronolojisine kendi bıraktıkları ve ona dair değerli sözlerle bezenen belgesel için merak kat sayısını yükseltiyor.

Tom à la ferme (Tom at the Farm) – Xavier Dolan

tom at the farm

Henüz ilk filmi “J’ai tué ma mère” ile 19 yaşında iken Cannes Film Festivali‘nde övgülere boğulan Xavier Dolan, her ne kadar bu kez Cannes’da Palme D’or adaylığı bekleyip umduğunu bulamayıp festivale seçilemese de Tom à la ferme ile tekrar ön planda. “Laurence Anyway”‘in ardından tekrar kamera önüne, bu sefer sarışın bir halde gelen Dolan, “queer” ve “psikolojik-gerilim” sularında yüzmeye devam ederek hayli merak ettirecek bir hikâye sunacağa benziyor.

Walesa. Czlowiek z nadziei (Walesa: Man of Hope) – Andrzej Wajda

Walesa- Man of Hope

Polonya sinemasının en önemli yönetmenlerinden olan Andrzej Wajda, son olarak “Tatarak” ile seyirci karşısındaydı. Fazla üstüne düşülmese de dikkat çekici noktalara son derece ustaca ve basit dokunuşlarla değinen kurt yönetmen, bu kez Polonya’nın siyasi tarihinde dönüm noktalarında mihenk taşı isimlerden biri olan Lech Wałęsa‘nın biyografisi ile karşımızda. Wajda‘nın en iyi ve önemli filmlerinden, Oscar adayı “Czlowiek z zelaza”‘nın da başarısında dolaylı olarak payı bulunan Wałęsa‘nın biyografisi, Polonya tarihi için önemli olduğu kadar tüm toplumların siyasal yapıları tandansında “muhalefet” kavramına dair önemli mesajlara gebe.

What We Do in the Shadows – Jemaine Clement, Taika Waititi

what we do in the shadows

2007 yapımı Eagle vs. Shark’ın yönetmeni olan Taika Waititi ve oyuncusu olan Jemaine Clement’in bu vampir mockumentary’si Flight of the Conchords hayranlarını özellikle heyecanlandıracaktır. Ziyadesiyle absürt bir tona sahip olan filmin kült potansiyeli taşıdığı dahi söyleniyor. Oldukça saçma ve komik bir film izleyeceğimiz kesin. İstanbul Film Festivali’nin geceyarısı seansları için biçilmiş kaftan.

Whiplash – Damien Chazelle

Whiplash

Sundance’in en çok konuşulan birkaç filminden biri olan Whiplash, genç bir davulcunun hikayesini anlatmanın peşinde. The Last Exorcism: Part 2’nin senaryosunda imzası olan Damien Chazelle’in ilginç bir kariyer manevrasıyla yönetmen koltuğuna oturduğu film, Sundance’ten ödül ve kucak dolusu övgülerle döndü. İstanbul Film Festivali programında ‘güzel bir kaçış’ olarak kendine yer bulabilir.

Whitey: United States of America v. James J. – Joe Berlinger

Whitey- United States of America v. James J.

2004’te yaptığı Metallica belgeseli Some Kind of Monster ile İstanbul Film Festivali’ne konuk olan Joe Berlinger’in yeni belgeseli Whitey: United States of America v. James J. bir gangsterin mahkeme sürecine odaklanıyor. Belgesel görücüye çıktığından beri sürekli olarak ‘şok edici’liğinden bahsedildiğini ekleyelim. Zengin belgesel programına alışık olduğumuz İstanbul Film Festivali Belgesel Kuşağı’na bekleriz.