33. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Bölüm 1

Kaan Karsan
Kaan Karsan
06 Nisan 2014

İstanbul Film Festivali, 33. kez kapılarını açtı. Her gün biraz daha yıpranan, biraz daha tüketilen, biraz daha yorulan Beyoğlu’nda sanki başka türlü bir ilk gün heyecanı kol geziyordu. Gündemden yorulan sinemaseverler sanki her zamankinden farklı bir şevkle sinemaları dolduruyorlardı.

Emek Sineması’ndan dört senedir yoksun olan festival hakkında her şeyi, her sene olduğu gibi bu sene de ‘izledikçe yazacak’ ve bu büyük filmler şöleninin nabzını tutmaya çabalayacağız.

Philomena / Umudun Peşinde

phili

Geçtiğimiz sene ödül sezonunun rakiplerine nazaran daha az iddialı yarışçısı Umudun Peşinde, İstanbul Film Festivali’nin açılış filmiydi. Aslında kendi hikayesinin peşinde koşan bir gazetecinin, çocuğu erken yaşta elinden alınan bir kadınla beraber çıktığı ‘arayış’ yolculuğunu anlatıyordu. Yönetmen Stephen Frears, kendini olabildiğince geri çekiyor ve bu alabildiğine şaşırtıcı hikayeye açabildiği kadar alan açıyordu. Filmin başrolünü üstlendiği gibi senaryosuna da ortak olan Steve Coogan ise bir anlamda ‘inanç’ üzerinden şekillenen bu hikayeyi muhteşem Judi Dench ile beraber sırtlıyordu. Philomena, kesinlikle dikkate değer olan hikayesini çok sıradan bir izleğe oturtuyor ve zaman içerisinde büsbütün tüketilmiş bir dramatik yapı inşa ediyordu. Bu kadar duygu ve gerilim yüklü bir hikayeyi bu denli sıradan bir denkleme hapsetmek elbette ki filmin en büyük sorunuydu. Her şeye rağmen ‘anaakım sinema’ kapsamında eli-yüzü düzgün olarak kabul görebilecek bir filmdi Philomena.

Filmin Notu: 2/5

Xi you / Batıya Yolculuk

xi_you

Tsai Ming-liang’ın bu sene festival kapsamında gösterilecek iki filminden biri olan Batıya Yolculuk’u zaman algısı üzerine yapılan bir deney olarak etiketlemek mümkün. Ming-liang, bir keşişin, şehrin bir yerinden başka bir yerine olan yürüyüşünü kameraya hiçbir rol biçmeden ‘gösteriyor’; bu yürüyüşü izleyicinin zaman algısını büken için bir ‘tecrübe’ haline getirmeye çabalıyordu. Xi you, olanca yavaşlığıyla, ‘yavaşlık’ kavramının tanımını sorgulayarak günümüz zaman alışkanlıklarının bir tür çoğunluk kabulü olduğunu açık seçik gösteriyordu.  Orta metrajlı filme ‘etki’sine nail olduğunuz kadar ‘tepki’ vermek mümkündü. Zira bir süre sonra sanki o keşişin ‘zaman’ına ayak uydurmanız ve sahnelere karşı olan beklentinizi onun zamanına uyumlu olarak geliştirmeniz mümkün hale geliyordu. Xi you, şüphesiz, tecrübe edilmesi gereken bir deneydi.

Filmin Notu: 3/5

The Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli

the_grand_budapest_hotel

Wes Anderson’ın büyük bir merakla beklenen yeni filmi Büyük Budapeşte Oteli, Anderson’ın kendine özgü dünyasının ve muhteşem sinema duygusunun yeni ve harika bir ürünüydü. Anderson’ın bir cinayet hikayesini nasıl anlatacağı zaten başlı başına bir merak unsuruydu. Büyük Budapeşte Oteli, yönetmenin kariyerinin en tesirli belirleyicilerinden olan ayrıksı mizah duygusunun en yoğun şekilde sezilebildiği eserlerinden biriydi. Büyük hayal kırıklıklarına, savaşın pençesindeki ‘hayali’ Avrupa ortamına rağmen suratını asla asmayan ve en sert sahneyi bile Anderson’vari bir kılıfla anlatan, satirik bir suç komedisi filmiydi. Ralph Fiennes de Wes Anderson’ın tuhaf mı tuhaf evrenine harika bir şekilde adapte olmuş ve filmin en övgüye mazhar öğelerinden biri olarak karşımıza çıkmıştı. Büyük Budapeşte Oteli’nin ne kadar özel bir film olduğunu anlatmak için fazla uzatmaya gerek yok. Stefan Zweig’ın alabildiğine karamsar perspektifinden  bu kadar sıcak ve güleryüzlü bir sinema çıkarmasından bahsetmek, belki de tek başına bile yeterince açıklayıcı olacaktır.

Filmin Notu: 4/5

The Zero Theorem / Sıfır Teorisi

the_zero_theorem 

Terry Gilliam’ın yıllar sonra yeni bir bilimkurguyla geri dönüyor olması Sıfır Teorisi’ni izlemek için yeterli bir sebepti elbette. Gilliam, sistem tarafından iyiden iyiye köleleştirilen ve içi boşaltılan insanın hikayesini ‘distopya’ bağlamında anlatmaya soyunuyordu. Sıfır Teorisi, her şeyin bir yokluktan ibaret olup olmadığını, başka bir deyişle, hayatın anlamını sorgulayan bir filmdi. Gilliam, bütün filmini bir tür 80’ler estetiğiyle örmüş; estetiği ‘eskitme’ operasyonunu hikayesinin gerekliliği olarak görmüştü. Bu ‘ucuz görünümlü’ prodüksiyonun bu ayağı, filmin duygusunu geçirmek babında ‘çalışıyordu’. Ancak Gilliam, anlatmak istediği meseleyi istemeden o kadar açıyor ve cümlelerinin altını o kadar çiziyordu ki, Sıfır Teorisi’ni ‘kendini yenileyen’ bir yönetmenin filmi olarak görmek namümkündü. Açık konuşmak gerekirse iki Oscarlı Christopher Waltz da ‘hiçbir devrin adamı’ karakterinin içinde pek bir zorlanıyordu. Sıfır Teorisi, Gilliam’dan halen iyi bir film bekleyenler için büyük bir hayal kırıklığıydı.

Filmin Notu: 1,5/5

***

Kaan Karsan

twitter