32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 7: Ulusal Yarışma

Devir

devir film

Derviş Zaim’in İstanbul’dan önce Adana’da izleme şansı olduğumuz yeni filmi Devir, modern tabirle belgesel ve kurmaca arasında gezinen ve ele aldığı coğrafyanın yerel alışkanlıkları üzerinden ilerleyen bir dinginleştirici… Zaim’in asıl amacı ise bir film çekmekten çok kendisine ilgi çekici gelen bir meseleyi belgelemek gibi duruyor. Devir kimi anlarıyla gerçekten ilgi çekici, kimi anlarıyla ise tam anlamıyla itici. Lakin bu, Devir’in yarışma programındaki birçok filmden daha ileride olduğunu gerçeğini değiştirmiyor. İnsan ve doğa ilişkisi geçmişte olduğu gibi günümüzde de sinemanın odağına alınmaya devam ediliyor. Devir bu kaygının pek de özellikli olmayan örneklerinden bir tanesi. Filmin başta söylediğimiz gibi bir rahatlatıcı tarafının olduğunu da itiraf etmeliyiz. Fakat bu his, ‘iyi ki de izlemişiz’ ifadesinin yolunu açmıyor maalesef. (Kaan Karsan)

Hayatboyu

hayatboyu

Aslı Özge’nin merakla beklenen ikinci filmi Hayatboyu festivalin “Ulusal Yarışma” bölümü kapsamında nihayet görücüye çıktı. Aslı Özge bu kez ‘burjuvazinin alelade iticiliğini’ beyazperdeye taşıyor ve kadının üst sınıf içerisindeki konumu ile sınıfsal çatışmalara da göz atıyordu. Film ilk dakikalarından itibaren anlattığı dünyanın yapaylığını ‘gerçekleştirmek’ adına elinden geleni yapıyordu. Ancak bile isteye inşa edilen o plastik dünya karikatür halleriyle gediklerini gizleyemiyordu. Bu argümanı destekleyecek bir örnek olarak da –oldurulmuş burjuvaziyi tanımlamak adına- filmin çok konuşulan “Avokado aldın mı?” sahnesini örnek gösterebiliriz belki de. Bunun yanısıra daha önce, sinemanın büyük klasiklerince de, defalarca ele alınmış bir meseleyi “bir kere de bizden dinleyin” fikri çok da parlak değildi, kabul edelim. (Kaan Karsan)

Karnaval

karnaval

Can Kılcıoğlu’nun ilk uzun metraj çalışması için söylenebilecek şeylerden biri de elindeki tüm materyali var gücüyle anlatmaya çalışıyor olduğu. Filmin genelinde var olan önemli teknik sıkıntılara rağmen hikâyesini bir temele, klişe de olsa en azından bir fikre dayandırmaya çalıştığı kesin. Ancak henüz ilk anlarında tökezleme sinyallerini veren bilindik hikâyesi zamanla iyice kısırlaşıyor ve ritmini oluşturma sıkıntıları çekiyor. Kurgu anlamında da başarısızlıklarla boğuşan filmi kotarmaya yardım edebilecek tek şey başrolündeki başarılı oyunculukları olabilecekken canlandırdıkları karakterlerin eğretili halleri nedeniyle Serdar Orçin ve Tülin Özen’in çabaları da yetersiz kalıyor. Parmak basmak istediği noktaları iyi tespit eden ancak bunu uygulamada büyük sıkıntılar çeken Karnaval, ne yazık ki festivalin zayıf yapımları arasında. (Gülçin Kaya)

Kelebeğin Rüyası

kelebeğin rüyası

Yılmaz Erdoğan’ın hem Uluslararası hem de Ulusal yarışmalarda yarışan filmi Kelebeğin Rüyası’nı izlemeyen kaldıysa da duymayan kalmamıştır. Evet, mevzu tam da bahsedildiği gibi. Erdoğan, iki şair üzerinden dönemin Zonguldak’ına gidiyor ve son derece sıradan bir dram filmi ortaya çıkarıyor. Bizim ise sadece işin içerisinde daha önce sinemamızda pek de görülmemiş cinsten bir para var diye bu filme ayrıksı bir saygı beslememiz gerekiyor. Dürüst olmak gerekirse Kelebeğin Rüyası tam olarak vasat bile olamayan bir film. Hatta daha da ileri giderek filmin çok övülen görüntü yönetmenliğinin de aslında yaratıcılıktan tamamen uzak ve batıya endeksli olduğunu söyleyelim. Türkiye’nin güçlü bir anaakım sinemaya ihtiyacı var. Ancak öncelikle anaakım sinemanın ne gibi gereklilikleri olduğunu iyiden iyiye anlamamız gerekiyor. (Kaan Karsan)

Köksüz

köksüz

Deniz Akçay’ın ilk filmi olan Köksüz, psikolojik ve kalıcı bir buhranın içerisindeki orta-alt sınıf bir ailenin öyküsünü anlatıyordu. Deniz Akçay’ın özellikle diyalog yazma konusundaki becerileriyle hızlıca akıp giden Köksüz, sosyal-gerçekçiğiyle beraber farklı sayılabilecek bir damar yakalıyordu. Deniz Akçay, özellikle gözlemci tavrıyla inandırıcı olmayı ve oyuncularından oldukça iyi performanslar çıkarmayı başarıyordu. Film, seyircisini hızlıca kucağına alıyor ve hasar görmüş aile müessesinin falsolarını dolaysız yoldan gösteriyordu. Köksüz’ün en büyük problemi ise Akçay’ın ‘ilk film’ hatalarıydı. Film özellikle müzik kullanımı konusunda büyük sıkıntılar yaşıyordu ve zaten varolan duygusunu kimi anlarında nedensiz yere müzikle kuvvetlendirmeye çalışıyordu. Akçay’ın ortaya ortalama sinema estetiğine yakın bir şeyler çıkardığını da söylemek güçtü. Tüm hatalarına rağmen Köksüz’ün Ulusal Yarışma’nın iddialı filmlerinden biri olduğunu söylememiz mümkün. (Kaan Karsan)

Özür Dilerim

özür dilerim

Cemil Ağacıkoğlu’nun ikinci filmi Özür Dilerim, belli ki ismini seyircisine yöneltiyordu. Zira hiçbir hikâye anlatmamasına rağmen seksen dakika boyunca devam eden bir film izlememizin başka bir açıklaması olamazdı. Zihinsel engelli bir üyesi olan ailenin dramı henüz fikir aşamasında bile her türlü sömürüye açık duruyordu. Ancak işin bu sömürü kısmına fırsat bile kalmıyordu. Çünkü böyle bir rol için ‘fazla’ tanıdık olan Güven Kıraç’a inanmak, filmin hiçbir anında mümkün olmuyordu. Bunun sebebi ise Güven Kıraç’ın çok kötü oynuyor oluşu değildi. Özür Dilerim, finaline kadar sanki beylik bir toplumsal mesajla bitecekmiş gibi ilerliyordu. Lakin potansiyelinden oldukça korktuğumuz o toplumsal mesajı bile unutarak, noktasız bir şekilde sonlanıyordu. Özrü kabul etmek ise, sizlere, bizlere kalıyordu. (Kaan Karsan)

Saroyan Ülkesi

saroyan ülkesi

William Saroyan ömrü boyunca anlattığı hikâyelerde başrollerin birini hiç göremediği Bitlis’e verir. Amerika’da büyür ve yetişir ancak yanından ayırmadığı yareni her daim Bitlis’tir. Ünlü yazarın yıllar sonra baba topraklarına, görmediği köklerine yaptığı bu yolculuk Lusin Dink’in kamerasından ilk kez seyirci karşısına çıktı. Saroyan Ülkesi‘nde, Saroyan’ın kendi kalemiyle ele aldığı duygu ve düşüncelerini bir anlatıcının sesinden dinleyip Trabzon’dan başlayıp Bitlis’e uzanan yolu kırmızı bir klasik araba eşliğinde takip ediyoruz. Saroyan Ülkesi, tüm iyi niyetiyle kulak verilmesi gereken bir hikâyeyi işaret ederken bir odak noktası yaratamamanın sıkıntılarını çekiyor. Hedeflediği yol hikâyesi tadını yakaladığı anlar olsa da mevcut bilginin konseptsel dağınıklığı sağlam bir çatı kurulmasını engelliyor. (Gülçin Kaya)

Sen Aydınlatırsın Geceyi

sen aydınlatırsın geceyi

Onur Ünlü’nün kronik absürtlüğüyle Ulusal Yarışma’nın kuşkusuz en ayrıksı filmlerinden biri haline gelen Sen Aydınlatırsın Geceyi; taşraya sıkışmış, kaybeden süper-kahramanların acıklı öyküsünü merkezine alıyordu. Onur Ünlü, her zaman olduğu gibi senaryo, karakterleri nereye götürürse onlarla birlikte oraya gidiyor ve oldukça estetik bir bakış açısıyla yönetmenlik maharetlerini sergiliyordu. Sen Aydınlatırsın Geceyi, özellikle ‘ek’ karakterlerinin öyküye pek bir şey katmaması sebebiyle genel anlamda problemler yaşıyordu belki; ancak buna rağmen filmin Onur Ünlü’nün en derli-toplu ve istediğini en iyi yaptığı filmi olduğu gerçeği su götürmezdi. Filmde sahne alan bütün oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yaparlarken, Onur Ünlü bütün çılgınlıklarını hesaplı bir şekilde peliküle dökmenin keyfini sürüyordu belli ki. Uzun lafın kısası, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Ulusal Yarışma programının en güçlü filmlerinden bir tanesiydi. (Kaan Karsan)

Soğuk

soğuk

Uğur Yücel’in prömiyerini Berlin’de yapan yeni filmi Soğuk, tıpkı adı gibi ‘soğuk’ bir taşra kâbusuydu. Uğur Yücel, karların içine gömülmüş ataerkil bir toplumun köhnemiş iskeletini hedefine alıyordu. Yönetmenin hedefledikleri rahatça seziliyordu ancak bu içine kapanık taşra öyküsünün artık taze olmadığını sezmek de hiç zor değildi. Filmi zayıflaştıran ise Yücel’in filminin başlarında ön plana attığı başkarakterlerini filmin ortalarında aniden unutmasıydı. Soğuk, teknik olarak oldukça temiz bir film olmasına rağmen bir türlü gücünü hissettiremeyen öyküsüyle dakikadan dakikaya düşüyor. Uğur Yücel’in yönetimi ise filmin diline tutarlılık hırkası giydirmeye çabalarken dinmeyen tekrarlara yol açıyor. Evet, Uğur Yücel sosyal-gerçekçi tavrını Yazı Tura’dan sonra yeniden umursuyordu belki; ancak Soğuk’un Yazı Tura kadar güçlü bir film olmadığı gerçeği yadsınamaz. (Kaan Karsan)

Yozgat Blues

yozgat blues dosya

Mahmut Fazıl Coşkun’un Uzak İhtimal’den sonra çektiği ikinci filmi Yozgat Blues, Fransızca şarkılar söyleyen Ercan Kesal’ıyla hiç şüphe yok ki festivalin en çok merak edilen filmlerinden biriydi. Yozgat Blues Türkiye Sineması’nın en büyük eksikliklerinden birisini, hikâyeyi, kurmayı başarıyordu. Bu sayede de seyircinin bir sonraki sahneyi merak edememe sorunu kısa yoldan bertaraf ediliyordu. Film, sadece öyküsüne güvenmiyordu ve bu öykünün mimarları olan karakterlerini de oldukça önemsiyordu. Zaten Yozgat Blues’u gerçek anlamda güçlü kılan yönü de buydu. Filmin güncesinde payı olan dört karakter, aynı oranda ilgi çekiciydi. Filmin gizliden gizliye birçok hikâye anlatan yaklaşımı ise birçok övgüyü ayrıyeten hak ediyordu. Ercan Kesal ve Nadir Sarıbacak’ın müthiş performansları ise Yozgat hüznünü tanımlıyorlardı. (Kaan Karsan)