32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 8

Bir Hurdacının Hayatı / Epizoda u zivotu beraca zeljeza

hurdacı

Berlin Film Festivali’nden üç ödülle dönen Danis Tanovic mahsulü Bir Hurdacının Hayatı’na akıl sır erdirebilmek ne mümkün… Adı üstünde, Bir Hurdacının Hayatı, bir hurdacının hayatına can veriyordu ve gerçek bir olayı gerçek karakterleriyle beraber yeniden kurguluyordu. Bu filmin ne bir kurmaca ne de bir belgesel olduğunu söylemek mümkündü. Ancak Danis Tanovic, o kadar umursamaz davranıyordu ki, filmin iki türün arasında bir yerlerde olduğunu söylemek dahi güçtü. Bir Hurdacının Hayatı, tüm dramatik yapısını ‘gerçek’ karakterlerinin ‘gerçek’ olaylarından alıyordu. Yani, bir genel anlamda bir gazete haberinden halliceydi. Kendimizi çok zorlayıp Tanovic’i samimi bulma eşiğini aşsak bile karşımıza sinemanın gerçekleri çıkıyordu. O gerçekler de Bir Hurdacının Hayatı’nın gerçek anlamda ‘fena’ bir film olduğuna işaret ediyorlardı.

Cennet: Aşk / Paradies: Liebe

paradies liebe

Ulrich Seidl’ın yaklaşık bir sene evvel ilk kez Cannes Film Festivali’nde görücüye çıkan, Cennet Üçlemesi’nin ilk filmi “Cennet: Aşk”, batılı ve olgun bir kadının Kenya’ya yaptığı ‘seks seyahati’ni peliküle döküyordu. Ulrich Seidl’ın açıkça izlediği bir metot vardı: Seyirciye de bir turist kıyafeti giydirip muhtemelen hiçbir zaman temas halinde olmadığı bir coğrafyanın orta yerinde bırakmak… Cennet: Aşk, sömüren ve sömürülen üzerinden, cesurca balta girmemiş ormanlara giriyordu. Yüzeyde görünen tüm bu sistemli kaosun altında ise sinemaya görmeye alışık olmadığımız kadar ağır bir dram yatıyordu. Filmi sadece festival programının değil; son yılların en güçlü filmlerinden biri olarak etiketlemek mümkün. Üzerinden ufuk açıcı ve tazeleyici diyarlara varmak da öyle… Sadece olayların vuku bulduğu coğrafyanın dilinden birkaç kelimeyi seyircinin zihnine kazıya kazıya öğretmesi bile filmin ne kadar değerli olduğunun bir ispatı.

Goltzius ve Pelikan Kumpanyası / Goltzius and the Pelican Company

goltzius and the pelican

Peter Greenaway’in filmi kimsenin aklına gelmeyecek, şeytani ve mükemmel bir fikirden yola çıkıyordu. Greenaway, İncil’den ödünç aldığı pornografik referanslarla, bir kutsal kitabı ‘erotik’ bir şekilde sinemaya uyarlıyordu. Goltzius ve Pelikan Kumpanyası halen zamanının ve dünyasının çok ötesinde filmler çekmeyi başaran bir yönetmenin son model maharetiydi. Film din olgusuna oldukça güçlü argümanlarla saldırıyor ve herhangi bir yoruma mahal vermeden savaşından zaferle ayrılıyordu. Filmin metinsel yapısı bir yanda dursun; Greenaway filminin görsel dünyasıyla beraber klasik film anlatısını, her zamanki gibi, umursamıyordu. Goltzius ve Pelikan Kumpanyası, yönetmeninin canı ne isterse onu gösteriyordu. Unutulmaz bir sinema deneyimi olarak etiketlenmesi ve bir başyapıt olduğunun itiraf edilmesi ise sanıyoruz ki pek uzun sürmeyecek.

Lucia’dan Sonra / Después de Lucía

despues de lucia

Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünden “En İyi Film” ödülüyle dönen Lucia’dan Sonra, okuldaki arkadaşları tarafından korkunç şekillerde istismar edilen genç bir kızın öyküsünü anlatmaya koyuluyordu. Evet, filmin anlatmaya çalıştığı bir şeyler vardı. Ancak sırf rahatsız edici olsun diye duygusunu uç sulara taşıyor oluşu filmi dakikadan dakikaya rahatsız ediciden çok komik hale getiriyordu. Film başkarakterini en az okuldaki arkadaşları kadar istismar ediyordu ve seyircisini olan her şeye inanmaya zorluyordu. Gelin görün ki filme sorulacak birçok ‘neden’ sorusu cevapsız kalıyordu. Hatta geçtiğimiz sene bu filmi ödülle gönderen Belirli Bir Bakış jürisinin de bu ‘neden’ sorusunu cevaplayabileceğinden oldukça şüpheliyiz.

Ne Yaptın Richard? / What Richard Did?

ne yaptın richard

Festivalin “Uluslararası Yarışma” filmlerinden “Ne Yaptın Richard?” bir ergenlik bunalımına, oldukça melankolik tonlarla yaklaşıyordu. İlk yarısını gençliğe, ikinci yarısını ise bir gencin vicdan muhasebesine adıyordu. Filmin belli bir oranda ilgi çekici olduğunu söylemek belki de mümkündü. Lakin Ne Yaptın Richard, ikinci yarısıyla birlikte neredeyse çekilmez hale geliyordu. Özellikle de aynı dramatik sularda defalarca yüzmüş seyirci için. Film, seyircisini defalarca empati kurduğu türden bir çaresizliğin içerisine bırakıyordu. Filmin teknik anlamda ise becerikli olduğunu söylemek mümkün. Bu bakımdan henüz ilk uzun metrajını yapan Leonard Abrahamson’ın ileride daha iyi senaryolarla ve uyarlanacak daha iyi romanlarla daha yetkin işlere imza atabileceğini ön görebiliriz.

Saksı Olmanın Faydaları / Perks of Being a Wallflower

perks of

Geçtiğimiz senenin ülkesinde en çok ilgi gören filmlerinden biri olan Saksı Olmanın Faydaları, Akbank Galaları kapsamında karşımıza çıkarken ‘teenage’ filmlerine yeni olmasa da kaliteli sayılabilecek bir bakış getiriyordu. Tabii bu kalite, daha çok filmin görsel dünyasında kendisini hissettiriyordu. Bunun dışında Saksı Olmanın Faydaları’nı kendi süresinin ötesine taşabilen, değerli bir film olarak görmek neredeyse imkânsızdı. Bizzat yazdığı kitabı filme uyarlayan Stephen Chbosky’nin henüz ikinci uzun metrajında setine hakim bir görüntü vermesi ise önemli sayılabilirdi. Bunun dışında kendi kültürünü yaratmıyor olsa da içerdiği dönemin kültürünü yakalamayı başaran Saksı Olmanın Faydaları, beklentilerinize oranlı olarak büyük bir ihtimalle vaat ettiklerini karşılamayı başarıyordu. Hiç fena olmayan genç oyuncu performansları da cabası…