32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 5

Bir Şarkının Peşinde / Searching for Sugar Man

searching

Bu senenin Oscar kazananı belgeseli ‘Bir Şarkının İzinde’ hiç şüphesiz festival programının yıldızlarından biri… Öyle bir belgesel ki içeriğine dair açık edeceğimiz her bir sürpriz-bozan için ağır bir bedduayı hak ediyoruz. Şu kadarını söylemekle kalalım: Bu belgesel hem çok ünlü olan hem de hiç ünlenememiş ‘efsanevi’ bir müzisyenin arayışında… Bir taraftan oldukça dramatik sularda yüzen Bir Şarkının Peşinde, diğer taraftan eşi benzeri olmayan, müzikal bir yolculuğa çıkarıyor izleyenlerini… Bir taraftan duygusal bir gerilim ihtiva ediyor; diğer taraftan potansiyel eğlencesini sonuna kadar sömürüyor. Kusursuz olmasını engelleyen tek şey ise ‘merak’ duygusunu törpüleyecek olan noktayı erken ifşa etmesi ve finaline doğru aniden tipikleşmesi… Ancak bu duygular fırtınasının tam göbeğinde, bundan şikâyet edecek değiliz tabii ki. Bir Şarkının Peşinde, perdeden direkt olarak seyircisinin kalbine fısıldayan bir belgesel… Festivalin en iyilerinden… (Kaan Karsan)

Gizli Kimya / Upstream Color

Upstream-Color

İlk filmi Primer’ın düşük bütçesine rağmen bilimkurgu janrında harikalar yaratan ve algıları zorlayan Shane Carruth yaklaşık dokuz senelik bir zaman zarfınca ortalardan kaybolmuştu. Gizli Kimya ise kendi filminin ‘her şeyi’ olan Carruth’un geri dönüş projesi… Carruth yine kafalarımızı Primer’da olduğu kadar karıştırmaya niyetli… Hatta Gizli Kimya’nın seyircisine elle tutulur bir takip imkânı sunduğunu söylemek zor. Carruth’un ziyadesiyle serbest ve duyular ötesi üslubu filmin finaliyle beraber biraz anlam kazanıyor olsa da, filmden çıktığımızda kendinizi bir roller-coaster’dan inmiş gibi hissetmeniz olası. Bu hissin ne kadar tatmin edici olduğuna karar vermek iste tamamen size kalmış. Bize göre Carruth kendine kimsenin üzerinde yürümediği bir yol açmaya çalışırken kendi zekâsına hayran olmuş durumda. Gizli Kimya parçalar halinde ilgi çekici; ancak filmin bütününe varmak zor. (Kaan Karsan)

Görevimiz Lars / Mission to Lars

görevimiz lars

Görevimiz Lars, festival programının iddialı cümleler kuran belgeseller ile dolu programının en hafif, en sevimli ve en unutulmaya müsait üyesi olabilir. Engelli kardeşlerinin en büyük hayalini gerçekleştirmek adına Metallica’nın peşine düşen kardeşleri, muhtelif zorluklarla karşılaşıyorlar. Amaçlarını ise muhtemelen şimdiye kadar çoktan anlaşmışsınızdır. Tom’u Metallica’nın efsanevi davulcusu Lars Ulrich ile bir araya getirmeleri gerekiyor. Görevimiz Lars, sömürülmeye oldukça müsait mevzusuna rağmen dramatik olarak doğru bir yol izliyor ve dengesini koruyor. Seyircinin bu belgeselin içine ne kadar girebileceği ise Metallica olan ilişkisi ve Tom’u tanımasıyla ilintili. Son celsede Görevimiz Lars önemli bir belgesel değil tabii ki; ancak bir nefeste tüketiliyor ve bu onun meselesi için iyi bir şey. (Kaan Karsan)

Hipnozcu / Hypnotisöre

hipnozcu
İsveç’in Oscar adayı da olan “Hipnozcu (The Hypnotist)” Lasse Hallström’ün “Salmon Fishing in the Yemen”in ardından çektiği ilk film. Film, bütün bir aileyi yok eden vahşi bir katliamdan ağır yaralı kurtulan komadaki bir gencin hafızasındakilere, hipnoz tekniğiyle ulaşılmaya çalışmasıyla başlıyor. Ancak işler kısa sürede kontrolden çıkıyor ve hipnozcu, katilin hedefi haline geliyor. Gerilimi dramla harmanlamaya çalışan Lars Kepler’in aynı adlı romanından uyarlanan film, İsveç ikliminin yarattığı kasvetli havayı bir kenara bırakırsak, uzun süresine rağmen boşluklar ve mantık hatalarıyla dolu son derece zayıf bir iş. Cinayet soruşturması izlemek isteyenler, Hipnozcu’ya harcayacakları vakitte iki bölüm CSI dizisi izleseler daha doyurucu olabilir. (Güzin Tekeş)

Karakuş / Blackbird

blackbird

Kanada yapımı “Karakuş (Blackbird)” suç ve suça bakışımızı kuvvetli bir dram eşliğinde sorguluyor. Okulda diğer öğrenciler tarafından baskı gören, uyumsuz ve gotik bir öğrenci olan Sean, kendini korumak isterken internette birini ölümle tehdit eder. Öğrenciler tarafından sıklıkla yapılan okul katliamlarının paranoyaklaştırdığı güvenlik sistemi derhal devreye girer ve Sean, okulda Columbine benzeri silahlı bir saldırı yapacağı şüphesiyle tutuklanır. Bir anda hayatı kâbusa dönen genç öğrencinin tek çaresi ise sisteme teslim olmaktır. Kanada toplumunun da tıpkı Amerika gibi bireysel silahlanmadan muzdarip olduğunu, başarılı bir suç dramıyla anlatan film, yer yer ajitasyona varan bir dil benimsese de Jason Buxton, kendi yazıp yönettiği ilk uzun metraj filminde hiç de fena bir iş çıkarmamış. (Güzin Tekeş)

Tanrı Amerika’yı Korusun / God Bless America

Joel Murray
Tam bir kaybeden olan Frank aynı gün hem işinden kovulur hem de beyninde tümör olduğunu öğrenir. Zaten aile hayatında da başarısız olan Frank tek çareyi intihar etmekte bulur. Fakat tam kafasına sıkacakken televizyonda gördüğü şeyler onu ölmeden önce “hayırlı” bir iş yapmaya iter. İlk cinayetinin ardından, her şeye isyan etmeye hazır, ergen Roxy ile karşılaşan Frank, onun da azmettirmesiyle kısa sürede bir ölüm makinesine dönüşür. Amerikan toplumunun çürümüşlüğü üzerinden bir şiddet paradisi yaratan “Tanrı Amerika’yı Korusun (God Bless America)”, Türkiye’de de çok benzerini yaşadığımız, televizyona teslim olmuş bir toplumu sorguluyor. Bizde de BBG ile başlayan ve Acun Ilıcalı’nın programlarıyla devam eden, hiçbir değer yargısının kalmadığı, akli dengesi yerinde olmayan insanların bile yarışma programlarına çıkarılarak eğlence malzemesi haline getirildiği günümüz “modern toplum”larını sorguluyor. (Güzin Tekeş)