32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 4

 

Bekçiler / The Gatekeepers

the gatekeepers

Dror Moreh’in Oscar adayı belgeseli İsrail’in istihbarat örgütü Shin Bet’i otopsi masasına yatırıyordu. Moreh, henüz ilk celseden örgütün mühim mensuplarını tarihte ilk kez konuşturarak ‘özel’ bir işe imza atıyordu bile. Ancak Bekçiler’i müthiş bir belgesel haline getiren, sadece Moreh’in sahip olduğu altın yumurtlayan tavukları değildi. Film, öyle güzel ve zorlayıcı sorular soruyordu ki, cevaplar üzerinden yapılan mühim çıkarımlar, Filistin-İsrail çatışmasına farklı bir yerden bakabilmemizi sağlıyordu. Bekçiler fazlasıyla duygusuz ve dolayısıyla da kesin bir şekilde tarafsız bir belgeseldi. Sadece olaya İsrail devletinin tarafından bakıyor ve kendi tarafını iyiden iyiye anlatıyordu. Denklemin bu tarafında da her zamanki kadar tutarlı bir ‘matematik’ söz konusuydu. Belgeselin teknik başarısı ise daha uzun bir yazının konusu olmayı hak eden cinstendi. (Kaan Karsan)

Belalı Mahalle / Ill Manors

belalı mahalle

Plan B mahlasıyla bilinen İngiliz müzisyen Ben Drew’in, 2011 Ağustos’unda İngiltere’de yaşanan isyanlardan ilham alarak yaptığı şarkıyla aynı adı taşıyan “Ill Manors (Belalı Mahalle)”, yine Ben Drew tarafından filme alınmış. Birkaç günlük zaman diliminde geçen ve arka sokaklarda kesişen hayatları konu alan film; torbacılar, müptelalar, fahişeler ve kendine hayatta bir yer bulmaya çalışan ergenlerin iç içe geçmiş hayatlarını, temposu hiç düşmeden anlatıyor. Senaryosunu da Ben Drew’in kendisinin yazdığı filmde, flashback sahnelerinde dış ses anlatımı yerine rap şarkıları kullanılmış. Anlatımı oldukça güçlendiren bu tarz, rap müziği sevmeyenleri bile rahatsız etmeyecek bir başarıyla kurgulanmış. Festivalin “Yeni Bir Bakış” bölümünde gösterilen film, bir şans verilmeyi kesinlikle hak ediyor. (Güzin Tekeş)

Bir Deneysel Sinema Tarihi / Free Radicals: A History of Experimental Film

free radicals

Pip Chodorov’ın deneysel sinemacıların okyanusuna daldığı belgeseli ele aldığı konunun vaat ettiklerine bakarsak ilgi çekicilikten ancak bu kadar uzak olabilirdi. Chodorov, Jonas Mekas, Peter Kubelka ve Hans Richter başta olmak üzere birçok deneysel sinemacıyı filmi için açılmaya ikna etmişti belki; ancak onlara sorduğu sorular, cevapları o kadar merak edilmeyen cinstendi ki… Bunun yanı sıra yönetmenimiz meselesini elinden geldiğince kişiselleştirmeye ve romantikleştirmeye çalışarak belgeselini her dakika biraz daha değersizleştiriyordu. Zaten bizzat kabul ediyordu ki ‘Bir Deneysel Sinema Tarihi’ tüm kumsalı değil; yalnızca birkaç tane kumu anlatabilirdi. Filmin ilgiye değer tek yanı ise deneysel sinemanın tarihsel sürecinde sunduğu muhtelif eserleri perdede karşımıza getirip bizlere özel dakikalar yaşatmasıydı. (Kaan Karsan)

Eyvah / Oh Boy

oh boy

Jan Ole Gerster’in ‘ustalıkla’ kotardığı ilk filmi Oh Boy, hiç şüphe yok ki festival programının en ‘sevgili’ filmlerinden bir tanesiydi. Sabah başlayan ve gece sona eren bir hikaye anlatan Oh Boy, türlü talihsizlikler neticesinde bir türlü kahve içemeyen bir adamın yaşadıklarını merkezine alıyordu. Bu tabii ki işin bahanesiydi. Maksat, Niko’nun günlük yolculuğu esnasında rastladığı karakterler üzerinden bir şehrin, bir ülkenin ve aidiyet problemleri yaşayan bir kişinin alabildiğine hafif bir portresini çizmekti. Jan Ole Gerster, her anlamda mütevazı bir film çekiyordu aslında; ancak bu mütevazı film besbelli hafif tonuna rağmen ciddiye alınmayı fazlasıyla hak ediyordu. Oh Boy’un vaat ettiği mizahlı melankoli ise damaklarda çok güzel bir tat bırakıyordu kendinden geriye.  Yönetmeni ise hem yazma hem de yönetme maharetleriyle göz dolduruyordu. (Kaan Karsan)

İftira Ağı / Caught in the Web

iftira ağı
İnternetin ve akıllı telefonların yarattığı önlenemez hız çağı, kendi dertlerini de beraberinde getirdi. Özel hayatın mahremiyeti konusunda inanılmaz zaaflar yaşanırken, internet kendi kahramanları ve kendi canavarlarını da yarattı. İşte “İftira Ağı (Caught In The Web)”, geçen yıl Türkiye’de yaşanan “oğlum bak git” vakasına benzer bir durumu konu alıyor. Otobüste yaşlı bir adama yer vermeyi reddettiği için internette yayılan videosuyla nefret objesi haline gelen Ye, geçirdiği zor günler yetmezmiş gibi bir de insafsız bir insan avına maruz kalır. Yönetmen Chen Kaige, Çin´de 6 milyon izleyiciye ulaşan filmiyle “çağdaş Çin toplumu”na ayna tutmaya çalışmış. Ancak kısa sürede ekseninden kopan film, sadece derdini anlatma şansını kaçırmakla kalmıyor, son derece sıkıcı bir hale gelerek festivalin en talihsiz filmi olmaya aday oluyor. (Güzin Tekeş)

Ölü ve Mutlu / El muerto y ser feliz

el muerto

Cannes’dan ödüllü minimalist yol filmi Las acasias’ın senaristlerinden Salvador Roselli’nin de aralarında bulunduğu üç kişilik bir senarist ekibinin elinden çıkan Ölü ve Mutlu, tükenmek üzere olan eski bir kiralık katilin son ve rastgele seyahatini anlatıyordu. Yol filmi alt-türünü kullanarak hem mekânların hem de bireylerin ikiyüzlülüğüne teğet geçen, bu esnada da mensubu olduğu alt-türün sınır çizgisinde gezinen film, neredeyse bütün janrlara selam çakıyor ancak hiçbirisine karşı davetkar yaklaşmıyordu. Filmin ruhunu baştan değiştiren bir senaryo hamlesi ise bir yandan yabancılaştırıcı ve rahatsız edici öteki yandan ise filme faydalı bir etki yaratıyordu. Ölü ve Mutlu, satırlar dolusu eksiklerine ve hatalarına rağmen görmeye alışık olduğumuz türden bir film değildi. Bu da filmi önemli olmasa da bir nebze de olsa özel kılıyordu. (Kaan Karsan)