32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 3

7 Kasa / 7 Cajas

7 cajas

Yönetmen koltuğunu Juan Carlos Maneglia ve Tana Schémbori’nin paylaştığı “7 Kasa (7 Boxes)”, Paraguay’ın ilk uzun metrajlı sinema filmi desek yeridir. Paraguay’daki yaşamı, yoksulluğu ve üç kuruş için gözünü kırpmadan ölüme gidebilen insanların hayatını anlatan film, bir ilk film olmasına rağmen ortaya son derece profesyonelce kotarılmış. Senaryosundan kurgusuna, kamera kullanımından oyunculuğa dört dörtlük bir iş başaran film, seyirciyi 17 yaşındaki Victor’ın macera dolu bir gününe götürüyor. Hayalini kurduğu kameralı cep telefonunu almak için yedi tahta kasayı taşıma işini üstlenen Victor, kasaların içinde ne olduğunu bilmez, işin tuhaf tarafı kasaları taşımasını isteyenler de aslında ne yaptıklarının farkında değillerdir. Bir anda hem hamal çetesinin, hem mafyanın hem de polisin hedefi haline gelen Victor’ın tek derdi ise, bir an evvel kasaları teslim edip cep telefonuna kavuşmaktır. İç içe geçmiş insan hikâyeleri ile soluksuz bir kovalamaca-gerilim filmi olan 7 Kasa, özellikle pazar yerindeki sahnelerinin çekimindeki üstün teknikle dikkat çekiyor. Paraguay’da gişe rekorları kıran ve daha önce başka festivallerde de gösterilen film, 32. İstanbul Film Festivali’nin parlayan yıldızlarından. (Güzin Tekeş)

45 Ruhu / Spirit of ’45

the spirit

Ken Loach’un Berlinale’de dakikalarca ayakta alkışlanan belgeseli için tek bir tamlama yeterli olacaktır: “Hayal Kırıklığı”. Loach, arşivlerden oldukça özel kayıtlar çıkararak bir İşçi Partisi önderliğindeki bir savaş sonrası ulusunun kalkınma hikâyesini anlatıyordu. Tabii ki de “dönemin tanıkları” ile birlikte… Ancak ’45 Ruhu tam olarak da isminde bulunan kavramın eksikliğinden muzdaripti: “Ruh”. Belgesel özel bir yönetmen dokunuşu içermiyordu ve doksan dakikalık süresi boyunca özelliksiz bir biçimde akıp gidiyordu. Meselesini ilgi çekici bir hale getirmenin derdinde olmadığı gibi ikinci sınıf devlet televizyonu belgesellerinden hallice duruyordu. Yani, Ken Loach’un varlığı, ’45 Ruhu’na hiçbir şey katmıyordu. Bunun sonucunda da ortaya çıkan mahsul, yönetmenin belki de en kolay silinip gidecek işlerinden biri olduğunu hissettiriyordu. (Kaan Karsan)

Ailem İçin / At Any Price

at any price

Ramin Bahrani’nin son filmi Ailem İçin, 2012 yılında çekilmiş bir otuz yıl öncesi ana akım örneği. Babadan oğula geçen toprak savaşlarında kozlarını paylaşan Amerikan aileleri, bu ailelerin idealleri peşinde koşan oğulları, nedense sürekli aldatılan kadınları, bereketli topraklar… Belki de yüzlerce kez anlatılmış bu hikâye, belki de yüzüncü kez her anlamda vasatın altında bir seyirlik olarak karşımıza çıkıyor. Ailem İçin, Amerikan Rüyası’nı tersyüz edeceğim derken tersyüz edeceği şeyi bile tam anlamıyla kavrayamayan bir film. Bu doğrultuda epeyce mücadele ettiği kesin ancak yanlış yöntemlerle mücadele ettiği daha bir kesin. Karmaşa, vermek istediği mesajları tam olarak kavrayamamasıyla başlıyor ve bu kafa karışıklığını başlatan kişi her kimse filmin her anlamda acemice görünmesi için çabalıyor. Ne teknik ne de metinsel anlamda yaratıcılığa başvurmayan film, kötü bir şaka hissi uyandıran senaryosu ve doğaçlama çizilmiş karakterleriyle ne bugüne ait olabiliyor ne de dünde kalabiliyor. (Gülçin Kaya)

Derin Sular / Djupid

djupid

Gerçek bir yaşam hikâyesinden referansla yola çılan Baltasar Kormákur filmi, başkahramanı gibi insan vücudunun birkaç dakikadan fazla dayanamayacağı soğuk denizlerde yaşam mücadelesi veriyor. Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında geçen ilk yarısı boyunca senaryo kaynaklı sorunlara rağmen teknik anlamda ortalamanın üzerinde bir iş çıkaran Kormákur,  bir noktadan sonra bu kararlığını yitiriyor gibi. Güzel bir hikâye yakalamış olsa da odağını iki farklı parçaya bölüyor ve iki parçayı da aynı ölçüde anlatmaya çalışarak filmin bütünlüğünü zedelemiş oluyor. Özellikle de denizdeki mücadele anlarının gereksiz uzatılması, kahramanın asıl hikâyesinin aceleye getirilmesine ve heba edilmesine neden oluyor.  Derin Sular, tıpkı başkarakterinin öyküsü gibi bilimsellik ile olağanüstülük arasında sıkışıp kalarak ihtiyaç duyduğu tonu bulamıyor ve vasat bir ‘hayatta kalma’ hikayesi olarak raflara kaldırılıyor. (Gülçin Kaya)

Sound City

sound city

Foo Fighters’ın front-man’i Dave Grohl’un yönettiği belgesel, California’daki efsanevi müzik stüdyosunun hikâyesini anlatmaya koyuluyordu. 70’lerden itibaren kucak dolusu rock grubunun evi haline gelen bu stüdyonun hikâyesi bambaşka koridorlara da kapı açıyordu. Film, mikro ölçekte Sound City’nin öyküsünü ele alıyordu; ancak Sound City’nin asıl lezzetli tarafı, bu öykü üzerinden, müziğin son kırk yılda teknolojiyle birlikte geçirdiği etkileşimli evrimi de umursamasıydı.  Öyle ki ‘eski usul’ Sound City, dijitalleşen müzik altyapısıyla birlikte günden güne daha çok sönüyordu. Dave Grohl’un meseleyi yer yer fazlasıyla ‘kişisel’ hale getirerek büyük bir heyecana kapılması ise belgesele özel bir ruh kazandırıyordu. Sound City, açık seçik bir şekilde festivalin en ilham verici işlerinden biriydi. Müthiş kayıt görüntüleri de cabası… (Kaan Karsan)

 

Yarım Kalan Şarkı / Song for Marion

song for marion

Festivalin “Dünya Festivallerinden” bölümünde seyirciyle buluşan “Yarım Kalan Şarkı (Song For Marion)”, keşke bu bölümde değil de “Antidepresan” bölümünde gösterilseydi. Çünkü film en net ifadeyle bir “kendini iyi hisset” filmi. 72 yaşındaki huysuz Arthur, kanserle boğuşan eşi Marion´ını kaybettikten sonra oğlu ve torunuyla da ilişkisini keserek kendini hayattan soyutlar. Ancak bir süre sonra Marion’ın gönülden bağlı oluğu sıra dışı koronun cazibesine kapılır. Koronun katılmak için canla başla çalıştığı yarışma, kısa sürede Arthur için yeni bir yaşama sebebi haline gelir. Paul Andrew´un yönettiği film, biraz depresif başlasa da kısa sürede gülmekle ağlamaktan gözyaşlarınız birbirine karışıyor. Komedi ve dramı son derece dokunaklı bir şekilde harmanlayan film, “asla geç değildir” mesajını taşıyor. Arthur ve Marion’un beraber geçirdikleri son günler ise Haneke’nin Aşk’ının üzerimizde bıraktığı ürpertiye panzehir niyetine. (Güzin Tekeş)