32. İstanbul Film Festivali Günlükleri – 2

Aşk Kokusu / Aprés Mai 

apres mai

Olivier Assayas’ın Venedik’ten ‘En İyi Senaryo’ ödülü ile dönen ’68 Kuşağı filminin en büyük sıkıntısı senaryosu değildi, kabul ediyoruz. Film, ele aldığı isyanlar sürecine nostaljik bir bakış atıyor; romantik ve hasretli tavrını aşırılara taşıyordu. Aslında filmin Türkçe adı birçok şeyi özetliyordu. Seyirci, devrimin, daha doğrusu ‘devrimci’nin düzen tarafından alaşağı edilir halini resmetmeye doğru yola çıkan bu filmin ‘romantikleştirmeye’ çalıştığı oranda hislenemiyordu. Bir büyüme hikayesi de tutkunun ve özlemin olağanüstülüğüne –ya da mantıksızlığına- kurban gidiyordu.  Olivier Assayas’ın bizzat gözlemlediği bir dönemi daha yetkin ve daha planlı bir şekilde öykülemesini beklerdik. Assayas ise beklediğimiz o yetkinliğini yalnızca filmini yönetme aşamasında gösterebiliyordu. (Kaan Karsan)

Boşluğu Doldurmak / Lemale et ha’halal

fill the void

Aldığı diğer ödüllerin yanı sıra İsrail’in Oscar aday’ı da olan “Fill the Void (Boşluğu Doldurmak) İsrailli kadın yönetmen Rama Burshtein’in ilk filmi. Aşırı muhafazakâr Hasid cemaatini konu alan film kaba tabirle bir “baldız baldan tatlıdır” filmi. Karısı doğum sırasında ölünce yeni doğmuş oğluyla bir başına kalan Yohai, yeniden evlenmeye karar verir. Ancak kayınvalidesi torunun kendisinden uzaklaştırılacağından endişe ettiği için damadına ölmüş karısının kız kardeşi ile evlenmesini teklif eder. Yohai başta bu fikre soğuk baksa da zamanla 18 yaşındaki baldızına ilgi duymaya başlar. Film bizi pek bilinmeyen bir kültüre dair ilginç detaylarla tanıştırırken bir yandan da kapalı toplumların aslında ne kadar birbirine benzediklerini de ortaya koyuyor. (Güzin Tekeş)

Dörtlü / Quartet

quartet

Festivalin “Dünya Festivallerinden” bölümünde yer alan “Dörtlü (Quartet)”, sinemayla az çok ilgilenen herkesin ismini ezbere bildiği efsane oyuncu Dustin Hoffman’ın, sinemaya başladığı ilk günden itibaren hayalini kurduğu bir proje. Maggie Smith, Tom Courtenay, Billy Connoly gibi isimleri bir araya getiren film, eski opera sanatçılarının kaldığı bir huzur evinde geçiyor. Ronald Harwood’ın aynı adlı oyunundan senaryolaştırdığı hikâye, eski kuartetlerinin dördüncü üyesinin de aralarına katılmasıyla hareketli günler yaşayan huzurevi sakinlerinin yıllar sonra tekrar sahneye çıkışlarını mizah yüklü bir dille anlatıyor. Gençlerin aşk hikâyelerini anlatan romantik komedilerden bıkanlar ve klasik müzikten hoşlananlar için farklı bir deneyim sunan filmin yaş ortalamasının epey yüksek olduğunu belirtmekte fayda var. (Güzin Tekeş)

Los amantes pasajeros / Aklımı Oynatacağım

los amantes

Aslında lafı fazla uzatmaya gerek yok. Ancak yine de deneyelim. Geçtiğimiz sene ‘İçinde Yaşadığım Deri’ ile son yıllardaki en değerli yapıtlarından birine imzasını atan Almodovar bu kez beklentilerini oldukça düşük tutan bir seyirciyi dahi şaşırtarak çağdışı bir rezalete imzasını atıyordu. Los amantes pasajeros, Almodovar’ın ‘kafasına estiğince’ çektiği, oldukça tutuk ve bayağı bir vakit hırsızıydı. Filmin z sınıfı televizyon skeçlerinde bile karşımıza çıkmayan mizah anlayışı Almodovar’ın kariyerindeki ilk dönemine değil; liseli hallerine selam çakıyordu. Yönetmenimizin filmini majör festivallerin hiçbirine yollamaması aslında bu film konusunda çok da ciddi olmadığını ispatlıyor; ancak bir zamanlar tabuları yıkmak gibi bir hedefi olan bir yönetmenin böylesine ucuz bir şeyle karşımıza gelmesi net bir şekilde ürkütücü olarak addedilebilir. (Kaan Karsan)

Saygın Bir Aile / Yek Khanévadéh-e Mohtaram

a respectable

Hemen hemen her yıl İran’dan bir film konuk eden İstanbul Film Festivali bu yıl da “Yeni Bir Bakış” bölümünde Massoud Bakhshi’in “Saygın Bir Aile (A Respectable Family) filmini sinemaseverlerle buluşturdu. İslam Devrimi’nin ilk yıllarında yaşanan İran-Irak savaşını kendine fon alan film, 22 yılın ardından çocukluğunda ayrıldığı ülkesine dönen Arash’ın karşılaşmak zorunda kaldığı aile sırlarını konu ediyor. Belgeselci yönüyle tanıdığımız Massoud Baskhshi, ilk kurgusunda, belgeselcilik deneyiminden de sonuna kadar faydalanarak filme akıcı olduğu kadar da gerçekçi bir dil kazandırmış. Modern bir Habil-Kabil hikâyesi olarak da kabul edilebilecek film, İran’ın hem dününe hem de bugününe dair muhalif bir söylem benimsiyor. (Güzin Tekeş)

Telekız / Call Girl:

call girl

Mikael Marcimain’in ilk filmi olan Call Girl’ün en cazip yanı daha önce Tomas Alfredson’la yaptığı işlerden tanıdığımız Hoyte Van Hoytema ismiydi. Bu bakımdan yiğidi öldürmeden önce baştan söyleyelim, filmin teknik olarak hiçbir problemi yoktu. Hatta bu konuda özel bir başarısının olduğundan bile söz edebiliriz. Öte yandan film bize ‘berbat bir senaryo kurgusu nasıl olur’un dersini vermeye kalkışıyordu. Elindeki güzelim hikâyeyi işin başında dışlayarak ‘kötü yola düşen’ genç bir kızın öyküsünü anlatmaya koyuluyordu. Eldeki, politik gerilime kapı açan malzeme de, filmin seçtiği bu yol yüzünden dakikadan dakikaya heba ediliyordu. 140 dakikalık filmin üç ayrı giriş bölümü, üç ayrı gelişme bölümü ve hepsini dramatik bir şekilde köprülerken nefessiz kalan, güçsüz bir finali vardı. İlk bakışta oldukça çizgisel duran bir meseleden bu denli dağınık bir film çıkarmak da ancak bu denli tecrübesiz ve öykü anlatmak konusunda muhtemelen yeteneksiz bir yönetmenin marifeti olabilirdi. (Kaan Karsan)