30. İstanbul Film Festivali, Festival Günlüğü: Bölüm 6

Kaan Karsan
Kaan Karsan
16 Nisan 2011

Festivalin son yazısını kaleme almanın vakti geldi de geçiyor.

Vanishing on the 7th Street: Brad Anderson’ın birkaç sene önce Makinist ile umut veren yönetmenliği gitgide sıradanlaşıyor sanki. Brad Anderson, Makinist’ten sonra Transsiberian ile eli yüzü düzgün ancak fazlasıyla tekdüze bir gerilim/aksiyon filmi ile karşımıza çıktıktan sonra Fringe dizisinin yönetmenleri arasına katılmıştı. Yeni filmi Vanishing on the 7th Street ise “dünyadaki insanlar bir nedenle bir anda ortadan kaybolsa ne olur” gibisinden son dönem çok fazlaca karşımıza çıkan bir çıkış noktasıyla yola çıkıyor ve çekici olmayan bir gerilim sunuyor bizlere. Baştan sona merak hissini canlı tutan öykü maalesef yenilikçi sapmalarla cazibeli hale getirilmiyor ve son derece sıradan bir seyirlik olarak akıllardan silinip gideceğini belli ediyor. Filmin bir Alacakaranlık Kuşağı hikayesini andıran ana öyküsü karanlık korkusu olan kişileri rahatsız edebilecek bazı sahneler vaadetse de, gerilim unsurları fazla film izleyen sinemaseverler için fazlasıyla beklendik ve tahmin edilebilir. Vasat bir film deyip geçmek lazım.

Elisa K: Sinemada insan hakları yarışmasına katılan bu Katalan filmi önemli bir konuya, cinsel istismar meselesine işaret etmeye çalışsa da, genel anlamda kötü çekilmiş bir film olarak aklımda yer etmiş bulunuyor. Filmi izlerken sinema için çekilmiş bir sinema filminden çok, televizyon için çekilmiş bir canlandırma olduğunu hissetmekten alıkoyamadım kendimi. Çünkü filmin bütününde başrolde olan “anlatıcı ses” filmin dramatik yapısına çok büyük bir zarar veriyordu. Bir karakterin içine kapandıkça kendine hapsolmasından ve bunun onu bir patlamaya sürüklemesinden güç alan film, anlatım teknikleriyle beni etkilemeyi maalesef başaramadı. Ayrıca filmin siyah-beyaz çekilmiş olması tercihini de anlamlandırmayı başaramadım. En nihayetinde festivalde izlediğim en zayıf filmlerden biri olduğunu söylemek isterim.

I Am Slave: Sinemada insan hakları yarışmasının bir diğer yarışmacısı olan I Am Slave ise kölelik meselesine çok daha sinemasal yöntemlerle eğildiğinden rakibi Elisa K’dan daha iyi bir filmdi. Ancak Elisa K’dan filminden daha iyi bir film olması, genel bağlamda iyi bir film olması için tabii ki de yeterli değildi. Zira çok tek koldan, çok tahmin edilebilir ilerleyen bu filmin de iyi bir mesaj veriyor olmasının yanında ilgi çekebilen başka bir özelliği daha yoktu benim nezdimde. Siyahi bir kadının özgürlüğe ulaşma hikayesini anlatan film kısa süresi boyunca hiç sıkmıyor olsa da, aslında epeyce potansiyeli olan etkileyiciliğini fazla kullanamıyor ve ırkçılık karşıtı sıradan bir film olarak akıllarda yer ediyordu.

Haevnen: Festivalin en merakla beklenilen filmlerinden olan en iyi yabancı film Oscar’lı Haevnen festivalin iyi filmlerinden biriydi. Yönetmen Susanne Bier’in iyi tercihlerinden, Anders Thomas Jensen’in güçlü senaryosundan yararlanan film oldukça etkileyici bir seyirlikti. İyi çizilmiş karakterler, onların arasındaki inandırıcı ve bağlayıcı duygusal çatışmalar, filmi bambaşka bir boyuta taşıyan yan öyküler ve başarılı dramatizmi filmi güçlü yapan başlıca unsurlardı. Danimarka’nın doğasından da çok iyi ve hesaplı bir şekilde yararlanan film, yavaş ve durgun temposuna rağmen hiçbir anında kendinden uzaklaştırmıyor ve iyi bir sinema filmi oluyordu.

Madem festivali sonlandırdım, şöyle geriye de bir dönüp festivalin en iyi üç filmini seçeyim kendimce dedim. Sıralama yapmadan, Attenberg, Another Year ve Schlafkrankheit beni festival süresince en fazla etkileyen üç film olmayı başardılar. Haziran ayında da Münih Film Festivali’nden izlenimlerimi aktaracağım. Okuyan herkese teşekkür ederim.