30. İstanbul Film Festivali, Festival Günlüğü: Bölüm 5

Kaan Karsan
Kaan Karsan
12 Nisan 2011

Norwegian Wood: Haruki Murakami’nin Noruwei No Mori(ki zaten bu da Norveç Ormanı demekmiş) adlı kitabından uyarlanan Norwegian Wood öncelikle çok “havalı” olmaya çalışan bir film. Filmde dikkat çekici bir teknikle yaratılan dünya, birçok önemli filmin sinematografik yönleriyle yarışabilir cinsten. Ancak filmin içeriği bu ağırbaşlı arkaplanı maalesef hiç desteklemiyor. Kitabı okumadım; ancak hem yönetmen tercihleri hem de filmin “kötü” olarak nitelendirilebilecek kurgusundan nedenle, film sanki farklı bir roman uyarlaması olmaya çabalarken ipleri elinden kaçırmış. O gümüş tepside sunulmaya çalışan farklı  ve özgün kurgu filmde çok fazla boşluk yaratmış ve karakterleri bir türlü tanıyamamamıza ve bir türlü mevzuya odaklanamamamıza yol açıyor. Uzun planlar, iç ve dış mekanlar “ben çok iddialı bir filmim” diye çığlık atarcasına bağırsa da, hem diyaloglar hem de olaylar marjinallik uğruna filmin değerini kaçınılmaz şekilde azaltıyor. Uluslararası Yarışma bölümünde yarışan bu eserin pek seyirci dostu olduğu da söylenemez. Anlamlandırılması, duygusunun hissedilmesi oldukça zor olan sahneler seyircinin sabrını zorlayacak cinsten.  Beatles’ın kısa ama şahane şarkısından adını alan filmin en güzel tercihleri ise şarkı seçimlerinde olmuş bana kalırsa. Filmin ortasında bir yerlerde çalan Norwegian Wood dışında da birçok şarkı izleyenin aklında yer ediyor.

Sözün özü, kitabı okumayan biri olarak nasıl bir uyarlama olduğunu kestiremediğim bu filmin maalesef kötü bir festival tecrübesi olduğunu söylemem gerek. Yarışmada kendisinden çok daha güçlü rakipleri olduğu aşikar. Yine de, belki de, Beatles’ın şarkısı hatrına, filme verilen üstün emek hatrına izlenebilir. Ancak izlemek için illa bir “hatır” gerekiyor, orası da kesin.

“I once had a girl, or should I say, she once had me”

Picco: Münih Film Okulu çıkışlı bu Philip Koch filmini kısaca tanımlamak gerekirse “sabırları zorlayıcı bir hapishane filmi” denebilir. Oldukça gri, dolayısıyla renksiz tonlarda çekilen film hissettirmesi gereken o rahatsızlık hissini daha ilk dakikalardan inşa etmeye başlıyor. Filmin ilk kısımlarında mahkumların arasındaki diyaloglar, dışardaki dünyaya ne kadar özlem duydukları, hapishanede yeni olan bir mahkumun hezeyanları(ki bu kişiye Picco deniliyor) ve hapisanedeki adalet gibi konular üzerine eğilen film son bölümlerine doğru “hapishanede hayatta kalmak için bir insan nasıl bir değişim göstermeli” sorusuna odaklanarak vuruculuğu için güç topluyor. Kurgusu nedeniyle filmin içerisindeki birkaç filmden oluştuğu bile söylenebilir belki de. Özellikle son yarım saatlik dilimi, filmin önceki doksan dakikasının devamı olan farklı bir film gibi adeta.

Filmin gerçek olaylardan esinlenilip çekilmesi de yönetmen Philip Koch’un hapishanelerdeki adaletsizliğe işaret etmek istediğini gösteriyor. Bugüne kadar birçok filmde işlenmiş olan bu adaletsizlik Philip Koch’un kamerasıyla şiddet dozu arttırılmış ve tahammül sınırları daraltılmış bir şekilde bir kez daha karşımıza çıkıyor. Film çok kesin bir dille “Özgür dünyada kimsenin yanına kar kalmayan suçlar, hapishanelerde herkesin yanına kar kalıyor.” diyor.

Film her ne kadar oldukça cesur olsa da, sinemasal anlamda bir bütünlük yansıtamıyor bana göre. Sürekli kopukluklar hissediliyor. Karakterlerin yaşadıkları değişimler son derece sığ bir şekilde gösterildiği için, izlediğimiz o çok sert son yarım saat değerinden bir şeyler yitiriyor. Baştan sona gergin ve tutarlı bir atmosferde seyreden film yer yer kendini tekrar eden yapısıyla süresinin hakkını veremiyor.

Bütün bu sorunlarına rağmen, ilgiyi, konuşulmayı ve izlenilmeyi hak eden bir film olduğu kesin. Abartıya kaçmadan sert ve akılda kalıcı olmayı başarabildiği için ise ayrı bir takdiri hak ediyor. Bazı boşluklar daha iyi doldurulmuş olsaydı, çok daha önemli bir filmde bahsediyor olacaktık.

Tamara Drewe: Son derece ilginç(veya gerektiğinden fazla ilginç) karakterlerin üzerine kurulmuş olan İngiliz komedisi Tamara

Drewe’i sevip sevmemeniz, tamamen filmin içerisine ne kadar girebildiğiizle alakalı. Karakterleri son derece karikatürize, abartılı ve yapmacık bulabileceğiniz gibi, sempatik, özgün ve ilgi çekici de bulabilirsiniz. Emin olabileceğiniz tek şey ise buna benzer çok fazla film izlemediğiniz olacaktır. High Fidelity’nin yönetmeni Stephen Frears ufak bir İngiliz kasabasında yaşanan çeşitli komik entrikaları absürd bir dille anlatıyor Tamara Drewe’de. Filmi öyküsünden ziyade, senaryodaki karakterlerin üzerine kurarak onların enteresanlıklarından doğan bir mizahı kolluyor. Yaşanan olaylara karakterler tarafından verilen tepkiler haliyle oldukça beklenmedik ve gerçek dünyada pek rastlamadığımız cinsten oluyor. Filmin bütün dinamiklerini bu absürdlükler üzerine inşa etmesi elbette ki büyük eksiklikler doğuruyor. Filmi izlerken hiçbir anında bir sinema filmi izliyormuşum hissiyatını yaşayamamam bunun nedeniydi herhalde diye düşünüyorum örneğin.

İçinde barındırdığı bilindik eve dönüş hikayesinden bilinmedik bir komedi filmi çıkarmak Stephen Frears’ın öncelikli hedefi olmuş sanırım. Ancak yazının başında da değindiğim gibi, filmi sevip sevmemek kişiden kişiye değişebilecek bir şey. Benim karakterleri aşırı, abartılı, yapmacık ve kariktarürize bulmam filmi bir türlü hissedip de sevemememe neden oldu. Sürekli bir karnaval havasında ilerleyen sahneler, özümsenemeyen diyaloglar filmi benim için oldukça itici kıldı. İngiliz mizahını seven, çoğu İngiliz komedisine bayılan biri olarak filmi bir türlü sevememem beni oldukça şaşırttı.

Festivalde izlenebilecek çok daha iyi filmlerin olduğu aşikar; ancak eğer film için zamanınız ve dinmeyen absürdlükler için sabrınız varsa, bir şans verebilirsiniz.

The Light Thief: Festivalde izlediğim onca yavan filme rağmen açık açık “festivalin en ne idüğü belirsiz filmi” diyebileceğim bir Aktan Abdykalykov eseri.  İzleyip de sonuna kadar ilginizi koruyabilirseniz beğeni çıtanızı aşağılara çekebilecek, hatta belki de yok edebilecek kadar iddialı bir film. Her ne kadar filmin konusundan bahsetmeye çalışsam da kelimeler gelmiyor ağzıma. Zira filmin içerisinde tematik bir bütünlük olduğu kesinlikle söylenemez. Sanırım biraz kapitalizm, biraz kentleşme eleştirisi taşıyan geleneksel bir yönü vardı filmin; ancak emin değilim.

Bir türlü konuya giremiyormuş gibi gözüken film, sanki birisi film çekimlerini iptal etmiş gibi sonlanıyor. Filmin bittiğini anladığınız an yaşadığınız şaşkınlık vakt-i zamanında 6. His filminde yaşadığımız şaşkınlıkla boy ölçüşebilecek kadar güçlü. Çok kötü, hatta rezalet bir kurguya sahip olan filmin teknik anlamda önemli bir yavanlığı olmasa da, içeriğindeki dipsiz çukur nedeniyle kötü bir film olmaktan kurtulması olanaksız. İlla filmle ilgili bir yönü övmemiz gerekirse, filmin en dikkat çekici yönü olarak ses kurgusu gösterilebilir. Ha tabi bir de 70 dakika sürmesi de film için müthiş bir özellikti.

En nihayetinde, net bir şekilde, festivalde şu ana kadar karşıma çıkan en kötü film.