30. İstanbul Film Festivali, Festival Günlüğü: Bölüm 4

Kaan Karsan
Kaan Karsan
09 Nisan 2011

And Everything Is Going Fine: 2004 senesinde intihar eden monolog uzmanı Spalding Grey hakkındaki bu Steven Soderbergh derlemesini izlenir kılan nokta elbette ki Spalding Grey’in topluluk karşında konuşma yeteneği ve laf yapma konusundaki üstün başarısı idi. Festivalin “Ntv Belgesel Kuşağı” bölümünde gösterilen filmi daha iyi açıklayabilmek ve anlamlı bir şekilde ifade edebilmek için kullanacağımız kelime elbette ki ilk cümlede de kullandığım “derleme” sözcüğü. Zira bu filmin, bir takım ideolojileri, fikirleri ya da gerçekleri madde madde sunmaktan çok bir adamın kendine özgü yaşamına, hayat biçimine, mizah anlayışına yaptığı konuşmalar üzerinden dokunan bir karakter güzellemesi haline bürünme çabası vardı. Film, Spalding Grey’in yaptığı konuşmalar ve gösterilerden derlenmiş gerçek kesitlerden oluşuyordu. Kendisi hakkında hiçbir şey bilmeyen bir kişiyi filme bağlayacak kadar akıcı ve sürükleyiciydi bahsedilen konuşmalar. Bütün bunlar bir kenara bırakılsa bile sırf bir usta yönetmenin beklenmedik bir türe el atması nedeniyle izlenmeyi ve merak edilmeyi hak eden bir filmdi. Şahsına münhasır  bir sanatçının şahsına münhasır bir filmi olmuş bu kısacası.

Soderbergh, arşivlerden bulduğu görüntüleri çok iyi bir şekilde kurgulayıp sunmuş. Film, aslında ihtiyacını bile duymadığı bir akıcılıkla sürüp gidiyor. Bu sayede Soderbergh yeni bir türe adımını atarken ustalığını konuşturmayı başarıyor. En büyük başarısı ise böyle farklı bir kişiliği farklı ve ilgi çekici bir şekilde sunmayı başarabilmesi. Hem Soderbergh hem de Spalding Grey hayranları için iyi bir seyirlik.

Schlafkrankheit: Bu sene Berlin’de “en iyi yönetmen” ödülünü alan Ulrich Köhler filmi, festivalde geçirdiğim en verimli günün birincil sebebi. Her anından sinema akan bu film, süresi boyunca birçok önemli konuya çok özgün bir yöntemlerle elini atıyor ve bu önemli konular hakkında son derece sarsıcı tespitler yapıyor. Rüşvet sorunsalı ile açılıp Afrika’da yozlaşmış olan her şeye bulaşıyor. Afrika’yı yozlaştıranların kimler olduğu konusunda da enteresan saptamalar yapıyor. Entegrasyon ve sömürgecilik meselelerine de çok ince dokunuşlarla değinen filmi taşıyan öyle güçlü temelleri var ki, filmin festivalin en önemli filmlerinden biri olduğunu söylemek boynumuzun borcu. Film bütün bunların neticesinde metaforik ve son derece ilginç bir finale doğru yol alıyor. Filmin derinlenmesine incelenmesi gereken kısımlarıyla ilgili daha kapsamlı bir yazıyı önümüzdeki günlerde yazmayı düşünüyorum o nedenle film hakkında daha fazla öyküsel bilgi vermek istemiyorum.

Filmin en ilgi çekici özelliklerinden biri karanlık sahnelerdeki görüntü yönetmenliği tercihleri. Zira bu sahnelerin çekiminde kullanılan son derece minimal ışık kaynakları Afrika’nın karanlığını son derece etkili bir biçimde yansıtmayı başarmış. Yine bu sahneler filme beklenmedik bir gerginlik de katarak filmin yaşattığı hisleri ziyadesiyle zenginleştiriyorlar.

Uzun lafın kısası, bu seneki festivalin şu ana kadar izlediğim en önemli iki filminden biriydi. Diğeri ise aşağıda.

Attenberg: Dogtooth ile zaten hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazanan bir ekibin, yakaladıkları bu başarının kesinlikle bir tesadüf olmadığını ispatladıkları filmi. Geçmişi hakkında hiçbir şey bilmediğimiz; ancak hayata bakışı nedeniyle insanlara ve dünyaya son derece uzak bir diyarda yetiştiriği sonucuna vardığımız 23 yaşındaki bir genç kızın dünyayı keşfetmesi, müthiş bir şekilde görselleştirilmiş. Yönetmen Athina Rachel Tsangari’nin izole edilmiş bir kızı anlatmak için yarattığı o “boş” dünya, filmin kendine özgülüğünün en önemli sebebi. Film, insanın içgüdülerine odaklanan bir “insan” belgeseli havasında akıp giderken, dikkat edilmesi gereken ve filmi anlamlı kılan onlarca detay var filmin içerisinde gizlenmiş. Bu da filmi çok okumalı hale getirerek yeniden izlenebilir kılıyor. Zihninize salınan bu görsel dalgalar, bir süre sonra sizi toparlanması gereken onlarca sahne ve anlamla başbaşa bırakıyor. Tsangari’nin filmi etkili bir büyü yapıyor izleyene. Kişiliği bedeni içerisinde bir yerlerde gizlenmiş bir genç kızın, onu açığa çıkarma çabası, günden güne kendine biraz daha yaklaşması, cinselliğini tanıması ve daha da önemlisi o cinselliği kullanmaya başlaması, çok ölçülü ve fazlasıyla incelikli bir biçimde işlenmiş. Tıpkı bizim sinemamız gibi yükselen değerlere sahip bir sinemanın bu kalkınışına tanık olmak çok güzel bir şey benim açımdan.

Sinemanın, özgür bir ruha sahip ve her yöne yol alabilen bir sanat dalı olduğunun yer yer post-modernizme çalan bir kanıtı. Hem hikayesi, hem de hikayesini sunma tekniği ile kimilerinin hemen burun kıvıracağı, kimilerinin ise hayatları boyunca unutamayacağı bir göreceli başyapıt. İzlendikten sonra etkisini her dakika biraz daha hissettirebilen, özel bir film. Bir kez daha izleme şansını yakaladıktan sonra film hakkında daha detaylı bir yazı yazmak için sabırsızlanıyorum.

Festivalin en güzel “şey”lerinden biri bu film.