30. İstanbul Film Festivali, Festival Günlüğü: Bölüm 3

Kaan Karsan
Kaan Karsan
07 Nisan 2011

Never Let Me Go: Kazuo Ishiguro’nun 2005 senesinde yayımlanmış olan ilginç mi ilginç bir çıkış noktasına sahip romanı yayımlanmasından altı sene sonra Mark Romanek’in kalemiyle bir filme evrilmiş olarak festivalimizde gösteriliyor şu günlerde. Filmin yer yer beklenilen duygu yoğunluğunu hissetirememesi bakımından eksikleri olsa da genel anlamda etkileyici bir atmosfere sahip olduğu kesin. Romanek bu filmde oldukça tutarlı bir sinema yapmış. Film konusu itirbariyle rahatsız edici bir distopya ruhu taşıyor üzerinde. Romanek’in meseleye son derece mesafeli ve nesnel yaklaşımı, filmi bir melodram olmaktan tamemen kurtarıp soğuk ve gözlemci bir filme dönüştürüyor. Başroldeki üç oyuncunun da filmi çok iyi taşıdıklarını da söylemek gerek. Kitabı okumadığım için kendime ait bir karşılaştırma sunamam; ancak okuduklarıma göre kitabı sevenleri ikiye bölen bir film olmuş. Ben, kitabı bir kenara bırakıp, sadece bir film olarak baktığımda ise,  birçok yönden başarılı ve izlenmeyi hak eden, ağırlığı ve değeri olan bir film görüyorum. Festivalin orta şekerlilerinden.

Rabbit Hole: John Cameron Mitchell’in “farklı” olmaya çabalayan bu sinema anlayışı bu kez Sam Mendes harikası “Reservation Road”ı andıran bir tiyatro uyarlamasıyla karşımıza çıkıyor. Mitchell’in filmin temposuyla ilgili yaptığı tercihler maalesef filmi oldukça yavanlaştırmış zannımca. Konu bir türlü layığıyla işlenememiş, birçok diyalog tat vermemiş ve senaryo kağıt üstünde unutulmuş sanki. Sunduğu göreceli atmosfer nedeniyle bu filmin bir “sevmek ya da sevmemek” filmi olduğunu düşünsem de, filmi kendi sinema beğenime göre değerlendirdiğimde, eleştirilebilecek çok fazla yönü olan ve yapmak istediğini yapamayan eksik bir film olarak görüyorum. Bir türlü kendini geliştiremeyen bir çıkış noktasından, inandıran bir “bunalım” yaratılamamış, yaşanılan trajedi biraz desteksiz kalmış. Büyük bir şişirme/şişirilme ile “Nicole Kidman”ın kariyerinin en iyi performansı” olduğu söylenen oyunculuğunu izlerken Nicole Kidman’ın bünyemi bu filmden çok daha fazla sarstığı filmin listesini yapıyordum zihnimden. Bana göre filmin etkileyici performansı daha komplike bir karakter yaratmayı başaran Aaron Eckhart tarafından sahnelenmiş. Film yer yer yoğun sahneler yaratmayı başarsa da genel anlamda bir tiyatro oyunu olduğunu bas bas bağırıyor. “Hayal kırıklığı” demek belki çok doğru olmaz çünkü ne hayal ettiğimi pek bilmiyorum, o nedenle “vasat” bir uyarlama diyelim, geçelim.

The Way Back: Peter Weir’ın bu uzaktan bakınca büyük gözüken filmini izlerken, filmi bir önceki yazıda bahsettiğim Essential Killing ile  karşılaştırmaktan kendimi alıkoyamadım. Zira ikisi de bir kaçış öyküsü üzerinden akıyor ve bunu bir hayatta kalma savaşına çeviriyordu ve ikisinde de bir diğerinde olmayan “güzel” unsurlar vardı. The Way Back filminde Essential Killing’in o sertliği ve cesaretinin esamesi okunmuyorken Essential Killing’de de Skolimowski’nin tercihleri nedeniyle The Way Back’in akıcılığı ve içinde bulunduğu politik ortamla kurduğu bağ yoktu. The Way Back, Peter Weir’in müthiş geçmişinde sağlam bir yer edinemeyecek bir film. Genellikle sürükleyici ve yer yer etkileyici olmasına rağmen bu özelliklerini büyük bir sekteye uğratacak kadar sıradan. Çok daha zor durumlarda bulunmuş insanların hikayesini biraz hafifleterek ve mainstream sinemaya yaklaştırarak anlatmış sanki. Bu yergilerin yanında Colin Farrell’ı bizi kendisinin rus olduğuna inandırabildiği için övmek gerekiyor. Bu güne kadar sürekli aynı rolleri oynamakla suçlanan Farrell sanırım biraz kredi kazanmıştır bu performansıyla. Bir diğer övgü de 94 doğumlu genç oyuncu Saoirse Ronan’a elbette. Birçok açıdan zor bir rolü layığıyla canlandırmış. Teknik açıdan herhangi bir kusuru olmayan filmin daha iyi olmamasının tek nedeni, yeni bir şey sunmaması ve korkak davranması.

Edmond: Sanırım 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izlediğim bu minimal başyapıtı bir kez daha gözden geçirebildiğimiz için filmi seçen Ümit Ünal’a teşekkür etmek gerekiyor. William H. Macy’nin bu tek kişilik şovu, hem cenneti hem de cehennemi arayan ve yaşayan bir adamın hikayesi. Film yaptığı tespitler ve sahip olduğu cesaret ile beklenmedik derecede eleştirel ve şok edici. Bir tiyatro oyunundan uyarlanıyor olmasından sebepledir herhalde, her anında, her diyaloğunda yeni bir sürpriz gizli. Stuart Gordon, ne kadar olgun ve cesur bir sinemacı olduğunun bir kanıtını sunuyor filmin her anında. Toplumun konuşmaktan çekindiği birçok konuya korkusuzca dilini uzatan filmin iflah edilemez bir sistem eleştirisi taşıması da cabası. Dayak gibi bir film.

The Killer Inside Me: Benim bir türlü çok sempati duyduğum bir sinemacı hüviyetine bürünemeyen Michael Winterbottom’ın yeni filmi içerisinde fazlasıyla kendine özgü bir tat barındırıyor ve sizi sinema koltuğuna çiviliyor. Yer yer istismar sinemasına kayan şiddet içerikli sahneleriyle seyirciye okkalı tokatlar indiren bu acımasız film, tüm temellerini psikopat bir karakterin davranış bozuklukları üzerine kurmuş. Bu karakteri canlandıran Casey Affleck ise bizzat psikopat olduğundan şüphe ettirebilecek kadar gerçekçi bir performansla unutulmayacak bir kompozisyon çiziyor. Şu filmden sonra kendisiyle herhangi bir platformda karşı karşıya gelmek istemeyeceğimi belirtmek istiyorum. Filmin başında kendisinden bir “Gone Baby Gone” tadı alsam da bir on beş dakika içerisinde bu izlenimim tamamen yıkıldı. Filmin uyarlandığı Jim Thompson’ın romanından bihaber olmamdan mütevellit filmin uyarlanmış yönlerini elbette ki değerlendiremiyorum. Ancak filmin geneline bir edebi hava hakim bunu söyleyebilirim. Genel olarak dört dörtlük demeye dilim varmasa da, eli yüzü oldukça düzgün, sağlam bir yönetmenlik var filmde. Farklı tarzlarda filmler çekebilen ve sinemasını sürekli değiştirebilen bir yönetmen olan Winterbottom bu filmi ile de oldukça farklı bir renk yakalamış ve filmografisine iyi bir film eklemiş. Farklı bir film, festivalin iyilerinden.