30. İstanbul Film Festivali, Festival Günlüğü: Bölüm 2

Kaan Karsan
Kaan Karsan
05 Nisan 2011

Ano Bisiesto: “Artık Yıl” olarak türkçeleştirilen bu rahatsız edici film, bir kadının dış dünyasına hiç yansıtmak istemediği;  ancak iç dünyasına tamamen egemen olan yalnızlığını anlataran Cannes’da altın kamera ödülünü almıştı. Baş karakterinin tamamen içinde sakladığı bazı sırları yalnızca ima ederek hissettiren; izleyiciyi rahatsız edici sahnelerle gitgide daha fazla geren; içindeki fırtınalar yüzünden dışarı yabancılaşan ve yalancılaşan bir kadın üzerine kurulu bu film. Çok özel ya da unutulmaz olduğu elbette ki söylenemez. Hatta hem yer yer filmden uzaklaştıracak kadar yavaşlayan temposu ve karakterleriyle seyirciyi bir türlü özdeşleştirememesi nedeniyle acımasızca eleştirilebilir belki; ancak bu, bu filmin ilgi çekici bir ilk film olduğu gerçeğini değiştirmez. Başroldeki Monica del Carmen’in  Laura rolünde ürkütücü derecede gerçekçi bir performans sergilediğini mutlaka söylememiz gerekiyor. Plan sahnelerin oldukça ağırlıkta olduğu film, yönetmenlik performansı ile de ilgi çekici. Kamera, filmin giriş sekansı dışında evden hiç dışarı çıkmamasına rağmen, mekanlar sıkıcılaşıp izleyiciyi boğmuyor.

İçeriği nedeniyle hassas bünyelerde kalıcı tahribata yol açabilir. Yapmaya çalıştığı şey nedeniyle sıradışı, ilgi çekici ancak vardığı noktadan sıkıcı, temposuz ve fazla gösterişsiz.  Herkese değil “bazılarına” tavsiye edilir.

Les Petits Mouchoirs: Festivalde arka arkaya izlediğim ağır psikolojik dramlardan sonra beni oldukça eğlendiren, yer yer duygulandıran, ancak tamamıyla dinlendiren bir film oldu “Küçük Beyaz Yalanlar”. Zaten sırf o dört dakikalık müthiş açılış planı için bile izlemeye değer. Guillaume Canet’nin bu sene festivalimize katılan işlerinden “yönetmen” yönüyle öne çıktığı bu filminin en ilgi çekici tarafı elbette ki oyuncu kadrosu. Kalabalık ve çok güçlü oyuncu kadrosundan çok iyi performanslar elde etmiş Guillaume Canet. Zaten filmin arkasındaki en büyük itici güç de, bu oyuncu kadrosunun kompozisyonları.  Kendi adıma, iki buçuk saatlik bu uzun filmde, oyuncuların başarısı ve Guillaume Canet’in yazdığı fazlasıyla doğal diyaloglar sayesinde bir saniye bile sıkılmadım.

Filmin elbette ki çok tutarlı bir olay örgüsü tutturduğu söylenemez. Hatta yer yer bazı karakterlerin tepkileri işlenişi oldukça bozuyor. Bir anda ciddiyete bürünüp koskoca bir buçuk saati unuttuması ise tutarsızlık yaratıyor. Filmin daha iyi olamamasının büyük nedeni de bunlardan kaynaklı oluyor. Kısacası, keyifli bir seyirlik, sürükleyen bir dramedi.

Essential Killing: Lodz mezunu Jerry Skolimowski’nin bu fazlasıyla tek yönlü kaçış hikayesinde oldukça sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Filmin politik arkaplandan oldukça uzaklarda konumlandığını, sadece bir adamın askerlerden kaçışını ve zorlu bir iklimde, aç, susuz bir şekilde hayatta kalmaya çalışmasını anlatıyor. Ya da, benim filmden çıkarabildiklerim yalnızca bunlar. Vincent Gallo’nun oldukça zor bir rolün altından başarıyla kalktığını ise söylememiz lazım.Umarım o karıncaları gerçekten yememiştir diyorum ayrıca.

Filmin teknik açıdan ağır bir tempoda ilerlediği, yönetmenin tutarlı ancak filmi taşımayan bir teknik benimsediği söylenebilir. “Neden” ,“Nasıl” ve “Nerede” gibi sorulardan çok uzakta seyir eden senaryo da, filmin kapsamlı bir film olamamasının en büyük nedeni. Filmde, baş karakter dahil, tanıyabildiğimiz ve sevebildiğimiz bir karakter yok. Filmi izlerken kendimi , kimi sahnelerde “vah vah” diyen, duygusuz bir gözlemci olarak hissettim ve bu bence, benim suçum değil.

Armadillo:  Filmi izlemeden önce inanılmaz çekici, şok edici ve merak uyandırıcı gelen bütün unsurların etkisi maalesef film süresince azalarak sona eriyor.  Afganistan’a gönderilen Danimarka’lı askerler ve onlar mümkün olduğunca(çatışmalarda dahi) takip eden kameralar. Şu aşamada şaşırtıcı gelen bu fikir, maalesef filmi izlerken bir iki sahne dışında bünyelerde o kadar efektif olamıyor. Bunda yönetmenin tercihleri çok etkili. Belgeselin kimin tarafında ne şekilde durduğu tamamen yorumlanabilir, başka bir deyişle “belli değil”. Bu da bir belgesel için çok kan kaybettirici bir unsur zannımca. Üzerinden hem militarist, hem antimilitarist, hem milliyetçi, hem hümanist okumalar yapılabiliyor.

Çatışma sahnelerindeki dinamik kurgu, diyalog sahnelerinde kullanılmayınca film yer yer sıkıcı olup bayağılaşıyor. Ancak, sadece çatışma sahnelerinde yaşayacağınız o büyük şaşkınlık için bile bu filmi izleyebilirsiniz.

The Whistleblower: Pasifist ve insancıl yaklaşımıyla takdir toplayan bu ilk film yaptığı kritik hatalarla maalesef özel bir yer edinemiyor kendine. Gerçek olaylardan esinlenildiği yazısıyla başlayan filmde maalesef bazı karakterler fazlasıyla iyi, bazıları ise fazlasıyla kötü. İyinin tümüyle iyi olduğu, kötünün de tümüyle kötü olduğu bir filmin karakterlerinin inandırıcılığı elbette ki tartışılır. İlginç bir mesele üzerine korkusuzca giden filmin en büyük hatası da bu zaten. Larysa Kondracki’nin yönettiği ilk uzun metrajlı film olan the Whistleblower(türkçe adıyla “Muhbir”), senaryosuna yapılabilecek bazı sorgulamalarla, çok sıradan kurgusuyla ve taşıdığı mantık hatalarıyla vasatı aşamayan aşan bir film olarak akıllarda yer ediniyor. Yine de yönetmenin bundan sonraki filmleri için umut kırmayan bir sinema taşıdığından ve daha iyi senaryolarla daha iyi filmler çekebileceğini müjdelediğinden izlenebilir. Festivalde ortalama sinema izleyicisinin çok seveceği filmlerden biridir ayrıca.

Another Year: Eşsiz, tam anlamıyla eşsiz senaryosuyla Mike Leigh’nin çok fazla şey anlattığı, çok fazla şeyi akıllara düşürdüğü çok iyi bir film.Mutlu bir aileyi odak noktasına oturtur gibi gözükerek, aslında üçüncü ve çok yalnız kişinin yalnızlığını, sinemada çok nadir rastlanan bir anlatımla gösteren bir usta işi.

Film sınıflandırılması gerekirse, tam bir karakter ve diyalog filmi. Her şey karakterler ve onların arasındaki diyaloglardan ilerliyor ve bu diyaloglar hayata dair birçok şeye yönelebiliyor. Baştan sona dinlendirici temposunu koruyan film son bölümüne doğru öyle bir duygu yoğunluğu ekliyor ki kimyasına, seyirci neye uğradığını şaşırıyor. Bu dokunaklılık, filmi, müthiş bir kapanış sekansına götürüyor. Tek kelimeyle inanılmaz performanslardan beslenen ve  Mike Leigh sinemasının tüm karakteristik özelliklerini içerisinde barındıran film, bu sene şu ana kadar festivalde izlediğim filmlerin açık ara en iyisi.