30. İstanbul Film Festivali, Festival Günlüğü: Bölüm 1

Kaan Karsan
Kaan Karsan
04 Nisan 2011

Festival süresince, izlediğim festival filmlerinin etkisi üzerimden tam olarak kaybolmadan kısa kısa izlenimlerimi aktarmak istediğimden bu yazı serisine başladım. İki veya üç günde bir kısa değerlendirmelerimi yayınlayacağım bu yazılara ilk iki gün sonucunda başlıyorum. Şu ana kadar izlediğim filmler:

Kray: Rusya’nın bu seneki Altın Küre ve Oscar adayı olan film şu ana kadar festivalde gördüğüm filmlerin en sürükleyici olanlarından biriydi. Lakin tüm bu heyecanı ve bağlayıcılığı onu iyi bir film yapmaya maalesef yetmiyordu. İlginç karakterlerin ve ilginç bir mekanın(bu mekan dünyanın bir ucu sibirya oluyor) Alman-Rus çatışması tabanında desteklediği film, kritik yerlerde yaptığı basit ve mesaj kaygılı sapmalarla gitgide sıradanlaşıyordu. Halbuki eldeki bu iyi malzemeden daha iyi bir film çıkması çok da zor olmayacaktı sanki. Baştan sona güzel sahneler, güzel tercihler ile teknik altyapısının güçlü olduğunu gösteren film, içerik konusunda gitgide zayıflamasından mütevellit, vasatı anca aşabildi.

Bedevilled: Kore sinemasından gelen “Genç Ustalar” bölümünde gösterilen bu merak uyandırıcı film, benim açımdan çok büyük bir hayal kırıklığıydı. Ele aldığı derin mesele, abartılı karakterler ve filmin temposunun tutarsızlığı nedeniyle gitgide bayağılaşıp özünden uzaklaşıyordu. Film bir kalabalık içerisindeki yalnızlık eleştirisi olarak başlayıp şehir hayatına sövdükten sonra bir anda gelenekçiliğe küfretmeye, köy hayatındaki ataerkil topluma ve yozlaşmışlığa sövmeye başlıyordu. Bu aşamada cinsel istismar, ensest gibi konulara da dalıp iyice çorbalaşıyordu. Asıl anlaşılamayan nokta ise, filmin bir anda bütün bu meseleleri bırakıp, tamamen izleyenin vicdanını rahatlatıp seyirciyi arkasına alabilmek adına sıradan bir intikam filmine ne zaman dönüştüğüydü. Kesin olan tek şeyse “Bedevilled”in oldukça yavan bir film olduğuydu.

Turkuaz:  Belçika’da yaşayan Türk asıllı yönetmen Kadir Balcı, ilk uzun metraj denemesinde umut vaadediyodu benim açımdan. Film zaman zaman temposunun kendisine yakışmamasından dolayı bazı tecrübesizlik hezeyanlarına kurban gitse de, karşımızda kamerayı kullanmayı bilen bir yönetmenin olduğu kesindi. Kadir Balcı film boyunca elinden omuz kamerasını düşürmeyerek, gerçeklik hissiyatını arttırmaya yönelik bir metod izliyordu. Filmin Belçika’daki türklerin aidiyet sorunlarına yaklaşımı ise beklendik olmasına rağmen ilgi çekiciydi. Film boyunca aidiyet konusuna eşlik eden aşk ve onun meydana getirdiği kültür çatışması meselesi de filmi güçlendiriyordu. Kurgu ve işleniş yüzünden film oldukça temposuz olmasına rağmen söylemeye çalıştıklarıyla bir yönetmen için iyi bir başlangıçtı. Tekniğiyle ve bu tekniğin yarattığı melankoli ile ise bana yeni dönem amerikan bağımsızlarından “Blue Valentine”ı andırdı. Film bittiğinde salondan çıkarken, özellikle İstiklal Caddesinde çekilen sahnelerdeki görüntü yönetmenliği, akıllarda güzel fotoğraflar bırakıyordu.

October: Cannes’da Juri Özel Ödülü’nü kucaklayan bu minimal Peru filmi olduğu kişi olarak kalmaya devam etmek için farkında olmadan değişmeye başlayan bir adamın hikayesini anlatıyordu benim açımdan. Şu ana kadar festivalde izlediğim en ağır tempolu film olmasının nedenlerinden biri, film boyunca sadece sabit kamera ile çekimlerin yapılmasıydı. Yer yer filmde kullanılan güldürü unsuru ise, filmin genel ciddiyeti nedeniyle beklenen etkiyi
yaratamıyordu. Bir durum komedisi ile durum dramı arasında gidip gelen filmin tek istikrarlı özelliği yavaş temposunu baştan sona korumasıydı. İzleyeni ikiye bölecek bir filmdi. Maalesef bana pek samimi gelmedi.

Amigo: John Sayles’in yeni filmi şu ana kadar festivalde yaşadığım en büyük hayal kırıklığıydı. İlk bir saatinin skeçvari diyaloglarla ilerliyor olması, filmin sonunda inşa edilmeye çalışan dramatik yapıyı öyle bir bozguna uğratıyordu ki, film her şeyiyle çok yetresiz kalıyordu. Tüm karakterlerin inandırıcı olmak için gereken boyut sayısından iki boyut eksik oldukları filmin taşıdığı o bir türlü sığlıktan kurtulamayan mesaj kaygısı, “kör gözün parmağına” olarak özetlenebilir. 1996 seneside Lone Star gibi bir filmi yönetmiş olan 61 yaşındaki yönetmen John Sayles, tamamen kişisel fikrime göre ancak Tinto Brass kadar dramatik olabiliyordu bu filmde. Filmin Filipinler hareketını anlatıyor olması ise, sanki değişik bir şey gibi sunulsa da, yalnızca nesneyi değiştiren sıradan bir farklılaşma çabasıydı.

Last Night: Massy Tadjedin’in tek bir gecede sonlanan bu draması, çok özel mesajlar, eşsiz tespitler içeren bir seyirlik olmasa da izlenmeyi kesinlikle hak ediyordu. Tadjedin’in sırf dört tane birbirinden gerçek karakter yaratabilmesi, hatta bunu tek geceyi anlatan bir filmde yapabilmesi kesinlikle takdire şayandı. Filmden sadakat, bağlılık ve aşk üzerine çok da orijinal olmayan bazı çıkarımlar yapılsa da, film hiçbir anında sıkmıyor ve diyaloglarıyla hep ilgi çekici olmayı başarabiliyordu. Güçlü oyunculukların ve iyi bir oyuncu yönetiminin bir filme neler katabileceğinin de güncel bir kanıtıydı bu film.