29. Münih Film Festivali İzlenimleri – Bölüm 2

Kaan Karsan
Kaan Karsan
03 Temmuz 2011

29. Münih Festivali Aki Kaurismaki’nin son filmi “Le Havre” ile sonlandı, hafızalarda festivalden geriye neredeyse kusursuz bir şekilde yürütülmüş bir organizasyon ve harika filmler kaldı. Geçtiğimiz günlerde festivalin ilk yarısında gördüğüm filmlere dair edindiğim izlenimleri aktardığım bir yazı yayımlamıştım. Bu yazı da festivalin ikinci yarısına, yani son dört gününe dair bir yazı.

Festivalin dördüncü gününde, öncelikli hedef olarak, daha önce 2007 yapımı “Ji jie hao” adlı filmini izleyip hiç de fena bulmadığım Xianogang Feng’in yeni filmi “Tangshan dadizhen(Aftershock)” vardı.  Bir “afetin etkileri” filmi olan Tangshan dadizhen son derece dokunaklı bir öyküyü merkez alıp etkileyici olmayı başarıyordu.  Görselliği çok başarılı bir şekilde işlenmiş deprem sahnesi ustalıkla çekilmişti. Bir roman uyarlaması olan filmin bu özelliği de karakterler arasındaki çatışmalardan ve kişilerin inandırıcılığından belli oluyordu. Filmin eksikliği ise ağızda farklı bir tat bırakmaması ve etkileyiciliğinin biraz kısa soluklu olmasıydı. Buna rağmen film kesinlikle ilgiyi hak ediyordu.(6/10)

Sıradaki film geçtiğimiz sene Venedik’te “Gümüş Aslan”ı alan “Balada triste de trompeta(the Last Circus)”ydı. Filmin İspanya’nın en yetkin sinemacılarından biri olarak kabul edilen yönetmeni Alex de la Iglesia’yı en son “the Oxford Murders”da izlemiştik. Film sanat yönetmenliği, makyaj, kostümler, mekan tasarımları, görüntü yönetmenliği, müzik gibi teknik alanlarda bir şov niteliğinde olsa da anlattığı hikaye mantık sınırlarının dışına çıktığı anda çekiciliğini kaybediyordu. Derinliksiz olan metaforlarını, “grotesk” tabirinden ziyade “tutarsız” tabirinin daha iyi açıklayacağı karakterleri üzerine kurarak gerçeğe oturtulamayan bir film çekiyordu Alex de la Iglesia. Karakterler boyutsuz, öykü ise yetersizdi. Buna rağmen filmin kendine özgü bir havası ve çekiciliği olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. Kendini hiç sıkmadan izletmeyi başaran fakat çeşitli yetersizlikleriyle de hiç akılda kalıcı olmayan garip bir filmdi.(4/10)

Genç  Alman yönetmen Tim Fehlbaum’un post-apokaliptik filmi “Hell” festivalin ulusal yarışma filmlerinden biriydi. Küresel ısınmanın ileri safhalarında, dünya üzerinde son derece azalan ve türünün özelliklerinden uzaklaşan insanların “hayatta kalma” mücadelesini anlatıyordu. Tim Fehlbaum akıcı ve temiz bir film çekmişti belki; ancak öyküsel anlamda bilimkurgu sinemasına hiçbir yenilik getirmiyor, hatta en başından itibaren klişelere tutunuyordu. Yakın ve uzak zamanda birçok örneğini izlediğimiz “survival” hikayelerinin sıradan bir yorumlamasıydı “Hell”. Filmden sonra yaptığı söyleşide Tim Fehlbaum’un heyecanı gözlerden kaçmıyordu. Bunun üzerine filmin ulusal yarışmayı kazanması ise Alman sinemasının yakın geleceği için biraz düşündürücüydü.(4/10)

Bourne Ultimatum, Hot Fuzz ve Cindirella Man gibi filmlerdeki yan rollerinden tanıdığımız Paddy Considine’in ilk filmi “Tyrannosaur” ise fena bir ilk film sayılmazdı. Gayet iyi yazılmış ve oynanmış karakterler ile çok iyi işlenmiş bir hikayeyi içerisinde barındırıyordu. Filmdeki duygusal çatışmaların, diyalogların ve portrelerin sanki iyi bir roman okuyormuşsunuz hissini vermesi takdire şayandı. Film çok hassas konuların üzerine cesur bir şekilde gidiyor ve hiç geri adım atmıyordu. Son derece mütevazi bir biçimde çekilmiş bir filmdi, zaten festivalden “Cinemerit” ödülü ile ülkesi İngiltere’ye döndü.(6/10)


Tayfun Pirselimoğlu’nun enterasan filmi “Saç”da festivalin programında yer alıyordu. Tayfun Bey’in Rıza ile başlayıp Pus ile devam eden minimal üçlemesi Saç ile sonlanıyordu. Rıza ve Pus ile Tayfun Pirselimoğlu’nun edindiği, seyircinin sabrını deneyen teknikleri, bu filmde artık filmi izleyenleri iyice zorluyordu. Bu “uzun çekim” fetişine karşılık, aslında filmin içerisinde çok ilgi çekici bir hikaye vardı. Bu bakımdan film hem oldukça itici, hem de fazlasıyla çekici bir filmdi. 130 dakikalık süresi yerine 90 dakikada kotarılmaya çalışılsa belki de Türk sinemasının unutulmazları arasına gidecekken, şu haliyle maalesef “ilginç bir deneyim” seviyesinde kalmaya mahkumdu. Alman seyircilerden bir kısmı salonu terk ederken, diğer kısmı dişini sıkıp filmin finalini bekledi ve kişisel fikrime göre filmin finali, beklemeye değerdi. Tayfun Pirselimoğlu’da filmden sonraki söyleşisinde seyircilere sabırlarından ötürü teşekkür etti ve soru soran herkesin sorusunu uzun uzun cevaplayıp son derece tatminkar cevaplar verdi. “Neden uzun çekimleri bu kadar yoğun bir şekilde kullanıyorsunuz” minvalinde gelen bir soruya ise “Filmimin dürüst olmasını istiyorum. Bu hayat ve biz böyle yaşıyoruz.” gibisinden bir cevap verdi. Bütün bunların ötesinde, eksiklerine yahut fazlalıklarına rağmen, “Saç” damakta farklı bir tat bırakıyordu.(5/10)

Festivalin son günlerinde başrolünü Ed Helms, John C. Reilly ve Anne Heche gibi ünlü isimlerin paylaştığı Amerikan filmi “Cedar Rapids”i izleme şansı buldum. Miguel Arteta’nın komedi filmi, genel anlamda komik olmaktan oldukça uzaktı. Bünyesinde barındırdığı bütün bu ünlü komedi oyuncularına ve onların marka değerine rağmen sıradan ve özelliksiz bir hikaye bazen “can sıkıcı” seviyelere dahi yaklaşıyordu. Sonuç olarak bu festivalin son derece iyi programının hiçbir özelliği olmayan filmlerinden biriydi, boş bir vizyon filmiydi.(3/10)

Uzun zamandır izlemek için fırsat kolladığım ve bu şansı ancak “Filmfest München”de elde edebildiğim, üstad Jean-Luc Godard’ın son deliliği “Film Socialisme”, tıpkı diğer Godard filmleri gibi zihinlerde bambaşka bir yerde konumlanıyordu. Sinemada felsefenin dilini ve bedenini kullanan, bizi çeşitli bilinç akışlarına hatta bilinç fırtınalarına salan, bir yolculuğa çıkaran bir eserdi. Üzerine düşündüren, üzerine düşündürdükçe adındaki “Sosyalizm” sözcüğünün üzerine de düşündüren benzersiz bir filmdi. Sinema, yine kendi tanımından farklı sularda yüzüyordu bu filmde.(8/10)

Festivalin sıradaki Amerikan Bağımsızı daha önce “the Visitor”ını ve “the Station Agent”ını izleyip samimi bulduğum Amerikan aktör/yönetmen Thomas McCarthy’nin son filmi “Win Win”di. Yönetmen Paul Giammati gibi bir ustayı da filmin başrolüne oturtarak son derece güzel bir seyirlik sunuyordu izleyenlere. Özel ya da unutulmaz bir film olmasa da hikayesinin dokunaklılığı ve güzel işlenmiş olmasıyla festivalin akılda kalıcı filmlerinden biri oluyordu. Aslında film bize Amerikan bağımsızlarının tanıdık damarlarından birini sunuyordu, fakat bunu iyi yapıyordu. Tek bir sahnesi bile can sıkmayan, keyifli bir işti.(6/10)


Festivalin en çok beklenen birkaç filminden biri olan ve neden bu kadar merakla beklenildiğini perdede açıklayan “Le Havre” ise Aki Kaurismaki sinemasının zirvelerinden biriydi. Sanki renkleriyle 50’ler 60’lar sinemasının ilk döneminden çıkmış gelmiş gibi bir atmosfer yaratan bu enfes film, günümüz sinemasının karamsarlarıyla dalga geçer seviyede iyimserdi. Film, izleyen herkese mutluluk hormonu enjekte ediyor ve unutulmaz bir doksan dakika sunuyordu. İçerisinde son derece sıcak bir mizah barındırıyor ve dost olmak isteyeceğiniz karakterlerle sizi tanıştırıyordu. Aki Kaurismaki çeşitli nedenlerden ötürü filmin Almanya prömiyerine katılamamıştı; ancak filmin iki başrol oyuncusu Andre Wilms ve Blondin Miguel gösterimden sonra sahnedeki yerlerini aldılar. Bu sempatik filmden sonra da bir o kadar sempatik tavırlarla seyircileri selamlayıp biraz da film üzerine konuştular. Bir paragraftan çok daha fazlasını hak eden bu filmle ilgili daha uzun bir şeyler yazmak/okumak daha iyi olacaktır.(8/10)

Münih Film Festivali acısıyla tatlısıyla, bir an bile aksamayan ve müthiş filmleri barındıran programıyla bu sene de kendisine gösterilen ilgiyi kaldırmayı başarıyordu. Festivalde gösterilen filmlerin çoğunun ekibi de Münih’teydi ve genellikle gösterimden sonra halkın arasına karışıp onlarla sohbet edecek mütevaziliktelerdi. The Kid with a Bike ile başlayan festival, en az onun kadar müthiş olan bir filmle, Le Havre ile sonlandı ve şimdi Münih’li sinemaseverlere bir sene beklemek kaldı.

 

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com