25. Ankara Film Festivali Günlükleri: Bölüm 5

Komşu Sesler / O Som Ao Redor

ankara_1-2

Manzara deyince, akla ya içinde kaybolmak isteyeceğimiz bir deniz ya da oksijeni bol bir yeşillik geliyor. Ev kiralarken/satın alırken emlakçıların kozu da genelde böyle manzaralar oluyor.Birçok filmde rastladığımız emlakçı profili de gerçeğe yakın görünüyordu. Ta ki geçtiğimiz yıl !f Ankara’da gösterilen, bu yıl 25.Ankara Uluslararası Film Festivali’nin programında yer alan bol ödüllü Brezilya yapımı “Komşu Sesler” filmini görene dek.Filmdeki emlakçı, bir anne kıza evi gezdirirken manzaranın güzel olduğunu söyler.Kamera dışarıya döndüğünde görürüz ki, güzel manzaradan kastedilen iki büyük binadır. Festivalin Güney’den bölümü kapsamında gösterilen Komşu Sesler, çok katmanlı yapısını bizlerle paylaşırken gerçekçiliği elden bırakmıyor ve hiçbir karakterini “oyunculukta sahtecilik” suçundan ihbar etmiyor.Eh, ortada ihbar olmayınca biz de hüküm vermiyoruz. Üç bölümden oluşan filmde, Brezilya’nın gelir düzeyi “ortada görünen” mahallerinden birine iniyor kamera. “Bekçi Köpekleri” adı verilen ilk bölüm, Brezilya’daki “emniyet hassasiyetinin” en alt basamağını kapsıyor. Komşusunun durmaksızın havlayan köpeğine katlanamayan bir kadın, köpeğe uyku hapı veriyor. Emniyet hassasiyetinden feragat eden kadın, görevi korumak/korkutmak olan bir hayvana etik olmayan yollarla müdahale ediyor.İkinci bölümün adı “Gece Bekçileri”. İlk bölümün sonlarına doğru ortaya çıkan ve köpekten hemen sonraki basamağı teşkil eden gece bekçilerini tanıtıyor.Bekçiler mahallede kuş uçurtmamaya kararlı görünse de zamanla bu hassasiyetin de suyu çıkıyor.Dallanıp budaklanmış bir konuya ev sahipliği yapan “Korumalar” adındaki üçüncü bölümdeyse, kendilerine daha kapalı bir dünya sağlamaya çalışan insanlar görüyoruz. Mahalle “huzurlu bir aile ortamı” imajı verirken, cüzdanı şişkin kişiler ,kendi davaları için gece bekçilerinin özel koruma olmasını talep ediyor. İşte böyle cezbeden hikayelere sahip Komşu Sesler, Michael Haneke gibi bir üstadın eserlerini de selam yolluyor. Haneke’nin üç filmi, “Bilinmeyen Kod”, “Kurdun Günü” ve “Saklı”, Komşu Sesler’in fısıltı seviyesinde kalmamasına yardım ediyor sanki. Bir nevi görünmez el. Filmde, Haneke’nin  sinemasal yollarla sorduğu “korunaklı dünyanızın kapısına hiç umulmadık bir anda bangır bangır vurulursa, ne yaparsınız” sorusu biraz deforme edilmiş halde okunabilir. Tabi fonda sakin Avrupa yerine suç cenneti Brezilya var. Bilinmeyen Kod’daki kimlik bazlı tesadüfler,  Kurdun Günü’ndeki sığınma olayı, Saklı’daki mekan gerilimi Brezilya’nın sosyal resmiyle birleşince ortaya yaratıcı bir iş çıkmış.Sosyal resim içinde, sistem eleştirisine soyunmak ve bunu birbirinden iyi tasarlanmış karakterlerle yapmak Komşu Sesler’in başarısı. Hakkaniyetli olduğu da ortada. Sözgelimi,türlü türlü suçların(uyuşturucu satışı, hırsızlık) kanıksandığı mahallede, görevini layıkıyla yapamayarak suçlu koltuğuna oturtulmak istenen apartman görevlisi yasalarla korunuyor. Biraz iyimser algılanabilir.Bunun gibi bütünden ziyade parçalara odaklandığımızda, filmi daha da içselleştirmek mümkün. Çünkü film, sunulan karakterlerden hangisinin daha yakın olduğunu  düşünmemize -ferah bir anlatım tarzını benimseyerek- imkân sağlıyor. Tüm bu tantanada, bazı hikayelerin fazlaca yer tuttuğunu düşünülebilir.Örneğin, Brezilya’nın tarihi dokusuna dair gözlemler yapabildiğimiz “keşif” bölümü, belgesele göz kırpsa da diğer hikâyelere eklemlenemiyor. Nitekim, bu bölümdeki kadının sahneden apansız çekilmesi görüşümüzü kuvvetlendiriyor. Bunun dışında, küçük mesajlar barındıran bazı sahnelerin de kaynağını söylemek mümkün. Emlakçının ailesi de köpeği uyutan kadının ailesinin yanında sönük kalmış. Yönetmen  Kleber Mendonça Filho, sahnelerin ağırlığını, emlakçı ve ailesi vererek hata yapmış. Sosyal açıdan daha çok doyurucu olduğunu düşünmüş olmalı.Toparlayacak olursak, artıları eksilerinden çok çok fazla olan bir film Komşu Sesler. Unutulması zor bir açılışla, oyun ve istirahat alanı kavramını yerle bir eden film,lafını sakınmamasıyla da dikkat çekiyor. Festivalin çıt çıkmadan seyredilen filmlerinden biri oldu. Siz de Komşu Sesler’in gürültüsünün emniyet şeridine çarpmasına müsaade etmeyin!

Filmin Notu : 3.5/5

Rekonstrüksiyon / Reconstruction

ankara_2-2

Taze Altın Palmiyeli Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmini hatırlayın. Devlet görevlileri yanlarında bir mahkumla beraber bir cinayeti daha görünür kılmak için yol alır. Yolculuk esnasında sinirler gerilir, hesaplaşmalar yaşanır. Yazıya bu filmin elini tutarak giriş yapmamın nedeni, Romanya’nın, 1968’te Bir Zamanlar Anadolu’yu tema olarak hatırlatan ama ondan fersah fersah önde  bir film çekmesi. Nuri Bilge Ceylan alınmasın, onun filmini de pek severiz ama “Rekonstrüksiyon”, öyle her zaman denk gelebileceğimiz bir sinema örneği değil. Türkçe’de yeniden yapılanma anlamına gelen Rekonstrüksiyon, hem Romanya’ya(Çavukesku’nun ilk yılları) hem de karakterlere “haydi, yeniden” dedirtiyor. Bir ağlatan mizah filmi olan Rekonstrüksiyon, kamera önünde rol yapan delikanlıyla açılıyor.Ağzından kan gelen genci doğal olarak soru işaretleriyle karşılıyoruz. Zaman geçtikçe, her biri ayrı renk olan karakterlerle tanışıyoruz ve anlıyoruz ki “toplumsal amaçla” bir film çekiliyor. Film ekibi, devlet görevlilerinden ve iki gençten oluşuyor. Bir de onları izleyen, film boyunca sütyeni ve külouyla dolaşan hafif delişmen bir kadın var meydanda. İki genç, vakti zamanında içkinin tesiriyle kavgaya tutuşmuş ve sonrasında kodese girmiş.Şimdi kodesten çıkma şansları var.Alkolün tü kaka olduğunu gösteren bir filmde oynarlarsa salıverilecekler.Bu şansı tepmezler ve motor denilir.Ekip elini çabuk tutmalıdır, çünkü civarda önemli bir maç vardır.Bittikten sonra ne olacağı belli olmaz. 25.Ankara Uluslararası Film Festivali’nde iki filmi olan Rumen yönetmen Lucian Pintilie(diğer filmi 2001 yapımı Bir İşkencecinin İkindisi), 35 yaşında çektiği ikinci uzun metrajında dönemin politik zemininde sık sık düşse de nitelikli bir iş ortaya koymuş. Seyirciyi bir an olsun sıkmayan filmin kucağında taşıdıkları, esas olarak devlet görevlilerinin aracılığıyla seyirciye aktarılmış. Gençlerin çılgın hallerine bir türlü alışamayan, zırt pırt duran çekimlerde “ya sabır” diyen görevlilerin zamanla sıfatlarından sıyrılarak gençleri anlaması dönemin ruhuna hitap ediyor. Yönetmen Pintilie,  Horia Patrascu ile girdiği senaryo işbirliğinde, ana karakterleri ihmal etmeden bir tür kılavuzluğa soyunuyor. Devlet görevlilerinin bu bağlamda geçirdikleri değişim şahane. Hiyerarşinin en üstünde yer alan savcı, “üstte” olmanın verdiği ağırlıkla işleri yürütmeye çalışıyor. Öyle bir adam ki beyaz takım elbisesiyle dere kenarında kestirebiliyor. Maalesef en üsttekinin eleştirilmesi her yönden daha “tatlı” olabilecekken, savcı muallakta kalan yegâne karakter olmuş. Finalde nerde durduğu pek önemli. Pintilie, en üstü en az eleştirerek, daha doğrusu  onun söylemlerini kısıtlı tutarak içinden bağırmış. Fakat katiyen bir otosansürden bahsedemeyiz, şayet bahsedersek diğer iki karaktere haksızlık ederiz.Savcının hemen altındaki emniyet mensubu, kulak tırmalayan sesi ve sırt çeviremediği anılarıyla filmin açık ara en keyifli karakteri. Gaddar bir devlet görevlisi gibi görünürken, gençlerle konuştuğu andan itibaren daha samimi oluyor.Batı’nın sert emniyet mensuplarını hatırlatmadığı anlarda, sanki onu gözlük niyetine takıp Romanya’ya bakıyoruz. Bir alttaki profesör, başından beri gençlerin yanında yer alan ve dengeyi sağlamak için didinen bir karakter.Eğitim neferi olunca aksi bir durum düşünülmüyor. Ne yazık ki, sinemadaki meslektaşları gibi  dimdik duramıyor. İçki şişesinde kayboluyor. O da tartışmasız bir biçimde filmin en karamsar karakteri. Adeta Romanya’nın geleceğini resimliyor. Başına geleni hazmetmesi, bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Tüm bu politik referanslarla birlikte, ağlatan mizah başlığının içi yeterince doldurulmuş. Buna en büyük katkı gençleri oynayan oyunculardan. Pek sempatikler. Onların çaresizliklerine rağmen devleti avucunun içinde oynatabilmeleri, protest bir bakış açısı. Devletin onları yönlendirmesi gerekirken, saz onların elinde. Bir yerden tanıdık geldi mi? Tabi savcıda hatalara düşen Pintile, bu protest seslenişi de filmin tamamına yayamıyor. Finalin, iyi çekilmiş olmasına rağmen-beklentileri karşılayamaması üzücü. Erkek egemenliğinde geçen filmde arada bir gözüken kadın, belki “gözetleyen” konumunda olmasından dolayı yama durmuyor, ama gençlere bulaştığı an farklı yöne kayıyor. Olmasa da olurmuş dedirtiyor. Kadından rol çalan kazlarsa, sembolik olarak filme cuk oturuyor. Son tahlilde, filmden çıktıktan sonra büyüleniyormuş izlenimi veren, biraz düşündükçe irtifa kaybeden bir film Rekonstrüksiyon. Tabi son ana kadar etkileyiciliğinden bir şey kaybetmiyor.

Filmin Notu : 3.5/5

Gençler / Young Ones

ankara_3

Sinemada “distopya” kelimesinin kullanımının artması, akla ister istemez “kaos  paraya çevirilir” cümlesini getiriyor.Geleceğe yönelik negatif ya da bir şekilde kötülükle harmanlanan pozitif bakış açıları, 70 ler ve 80 ler boyunca perdeye gelmiş iyi örneklerle oluşmuş ve trend yaratmıştı.Mad Max,Blade Runner , Brazil (festival programında mevcut) gibi dünya sinema tarihi sayfalarına altın harflerle yazılmış filmlerle büyüyen kuşak, konusunda “distopya” geçen filmler görünce irkiliyor. Yaş olarak genç kuşak içinde yer alsam da, hatta az sayıda distopik film seyretmiş olsam da, Jake Paltrow’un yönettiği ve S.E Hinton’ın kısa hikâyelerinden esinlenen “Gençler” , çöl ortamında vuku bulan standart intikam hikâyesi olarak tekrara düşüyor .”Su Dünyası” filminin susuz versiyonu sayılabilecek Gençler, “Susuz Yaz” filminin her şeyi olan mülkiyet kavramını “özelden vahşiye” doğru döndürüyor. Yönetmen Jake Paltrow sinemacı bir aileden geliyor. Babası Bruce Paltrow senarist-yönetmen-yapımcı, annesi Blythe Danner ve kardeşi Gwynelth Paltrow(aralarındaki benzerlik inanılmaz) oyuncu. Gençler, yönetmenin ikinci filmi. İşleyiş bakımından farklılıklar içerse de, potansiyeli olan bir konuyu harcayıp klişe bir intikam öyküsüne çevirmesi çok büyük hata. Üstelik “gelecek-sever” düşüncelerini bir robotla açıklamaya kalkarak gülünç duruma düşüyor. İlk gösterimini Sundance’da yapan film, suyun kıt olduğu bir zamanda geçiyor. İnsanlar bir bir köşelerine çekilmiş ve kendi yağlarında kavrulmaya çalışıyor. Alkol bolluğu yaşanırken, az sayıda kalmış kuyuları korumaya çalışıyor insanoğlu. Üç kahramanımız var. Ernest Holm, Flem Lever ve Jerome Holm. Ernest ve Jerome baba-oğul, Flem ise aileye musallat olan uçarı bir delikanlı. Büyük puntolarla yazılan bölüm başlıklarında afişe olan kahramanlarımız, kötülük-iyilik arasında tereddütsüz gidip geliyor. Ernest Holm(ilk bakışta Ewan McGregor sandığım Michael Shannon), eşinin yatağa düşmesinden sorumlu.Çevresinde su kaynağı için adam vuran bir kişilik. Oğlu ve kızıyla birlikte yaşıyor. Ernest,”Dünyalar Savaşı” filmindeki Tom Cruise’ın yapmacık haline bir tur bindiriyor.Su sorunlarını ivedilikle çözmesinin yanı sıra, babalık görevlerini de noksansız yapmak zorunda. Ee, babalık kıyamet falan dinlemez. Oğlu Jerome’u(Kodi Smit-McPhee) adam etme dersleri kıyametle birlikte anlam kazanıyor. Ernest, oğlunu mayın tarlasında yaşatmak zorunda. Reis namzeti ne de olsa. Daha önce birçok filmde gördüğünüz mevzuyu, çorak topraklarda anlatmak pek bir şey katmıyor. Eğitim sürerken, Ernest’in üzerine titremediği kızı Mary(Elle Fanning) teselliyi yaşça büyük Flem’de buluyor. Bu bölümde “Hava bile parayla satılacak” esprisini “suya” çevirerek  enfes bir taşlama gelebilecekken, bir tür hesaplaşma peyda oluyor ve ikinci bölüme geçiyoruz. Flem(Nicholas Hoult), paranın konuştuğuna inanıyor. Bir tür kontrol mekanizmasını ele geçirdikten sonra, saklı kaynaklardan cennet kurmaya hevesleniyor. Reisliğe aday olmadan uzanıyor. Her ne kadar aile kuruyormuş gibi görünse de, özünde bencil. Kağıt üstünde geçer not vereceğimiz bu karakter perdede lime lime oluyor. Hoult’un berbat oyunculuğu ve kötü adamlığı becerememesi filme zarar veriyor. Senaryo da kötü oyunculuğa omuz vermek için bir çocuk satışı meselesi koyuyor ortaya.Günahları yeterli seviyede olan Flem’e çok manasız bir günah eklemek pek akıl kârı değil.Oğul Jerome, üçünci bölümün yıldızı. Yıldız diyoruz, çünkü vahim bir hadise sonrası anında büyüyor. Kalıbının adamı oluyor.Karakalem çalışmalarıyla içindeki özgür ruhu azad etmek üzere olduğunu anladığımız Jerome, içindekileri görmek için çabalamasa da, feleğin çemberinden geçerken bir bir görüyor cevherlerini. Şerefini kurtarmak adına, sonuçlarını düşünmeksizin adım atıyor. Finale doğru, “büyüdüm ben” bakışlarıyla babasına layık bir evlat oluyor. Üçüncü bölüm, suyu iyice unutuyor ve tamamen intikama odaklanıyor. Böylelikle anlıyoruz ki su, klasik şablonu bize yutturmaya çalışanların silahı olmuş. Yönetmen, bir çocuktan kahraman yaratmak istemiş. Tüm bunlar olurken, sadece perdeyi dolduran Mary hakkında da birkaç laf etmeli. Kuşağının en yetenekli aktrislerinden olan Elle Fanning’i böyle arkalarda görmek hoş olmamış.Üç erkeği de birbirine bağlamasını tercih ederim.Hikâye onunla şaha kalkabilirdi. Tabi bir de tek cümleyle bahsettiğimiz, ama filmi 180 derece döndüren “robot” var. Jake Paltrow, bir gelecek filmi çektiğinden midir bilinmez, dostluk kavramını epey değiştirmiş. Bugüne kadar binbir çeşit hayvanı ve hatta robotları dost kimliğiyle gördük. Fakat bu filmde gördüğümüz robot, görüntü alabilen bir lassie, bir beethoven gibi. Teknoloji iyi ki gelişiyor! Yazıyı bitirirken, oldukça basit bir hikâyeyi şık bir ambalajla önümüze getirerek bizi kandırma teşebbüsünde bulunan Jake Paltrow’a , hem daha gidecek yolunun olduğunu hem de biraz mütevazı filmler çekmesi gerektiğini  -“bu ne cüret” tarzı tepkileri göğüsleme pahasına -dile getiriyorum.

Filmin Notu : 1/5

Kulüp Sandviç / Club Sandwich

ankara_4

Ergenlik dönemi, beraberinde heyecan getirir. Çabucak büyümek isteyen birey, yaşamın en sallantılı bölümünde oynarken, onu büyük gösteren özelliklerle beslenerek iyi bir oyun vermek ister. Ergenliğin bir koz olarak kullanılması, genelde belli başlı hormonal davranışlarla gerçekleşir. Sinema, bu davranışlar arasındaki prim yapması yüzde yüz olan cinselliği tahta oturtur. Son zamanlarda Hollywood’da gördüğümüz kimlik kaybı, cinselliğin “taht oyunları” oynamasıyla meydana gelmişti.Hiç fena olmayan “Amerikan Pastası” sonrası manasızca yapılan devam filmleri(tam 7 film!) ve bu filme benzemeye çalışan ucuz filmler, kendi seyirci kitlesini yaratmış ve sadece Hollywood’u değil tüm dünyayı etkisi altına almıştı. Amerika’dan yayılan ve zihni boşaltmaya kararlı hastalık daha çetrefilli bir hâl alırken, Amerika-Meksika sınırı  Ankara’da küçük bir salonda yaratıcı bir ergenlik filmiyle geçiliyor.. Filmi yazıp yöneten Fernando Eimbcke, 2013’teki San Sebastian Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülüne layık görülmüş.  Aynı zamanda 2013 Torino Film Festivali’nde “En İyİ Film” ödülünü alan “Kulüp Sandviç”, evrensel bir hikâyeyi şaşırtıcı bir olgunlukla anlatmakla beraber, bir dakikasını bile haybeye harcamıyor. Kazandıkları tatil sonrası soluğu ıssız sayılabilecek bir otelde alan anne-oğul, günlerini havuza girerek, televizyon izleyerek ve sohbet ederek geçiriyor. Ortamdan dolayı yakınlaşmak zorunda kalan anne-oğul, birbirlerine duydukları sevginin ergenlik yağmuruna tutulacağını kestiremiyor. Zaten yağmurda ıslanan oğul değil, anne oluyor. Çünkü oğul, yüzünü “yağmura dönen” bir günebakan misali döndürüyor ve açıldıkça açılıyor..Annesinin güneşi altında idare eden delikanlı, yağmurla birlikte kopuş sinyalleri vermeye başlıyor. Sinemasal tercihini dinginlikten yana kullanan Kulüp Sandviç, ele aldığı konuyu zenginleştirebilmesiyle dikkat çekiyor.Falsosu olmayan karakterleri bizlere tanıtırken, sandviçlerden, güneş yağından ve taş-kağıt-makas oyunundan yararlanıyor. Bunların her biri kendi içinde kural barındırıyor. Annenin kuralları “yürütmesi” için karşı tarafın büyümemesi şart. Bunun mümkün olmayacağını idrak edemeyen(etmeye hazır olmayan) anne,- babanın olmadığı yerde- erkeğin ergenliğini “görünen” üzerinden yorumluyor.Yukarıda dillendirdiğimiz evrensellik “anlamayan anne” üzerinden bariz bir şekilde okunuyor.Anlaşılmayansa, ergenliğin en önemli dönemeci olan cinsellik. Her ne kadar oğul, anneye cinselliği çıtlatsa da, sohbet koyulaşamıyor. Cinsellikle eften püften sohbet algısını(belki biraz efemine hâlini) defetmeye çalışan oğul, bunda başarısız oluyor. Aslında, kafamızı karıştıran, fesatlık mı yapıyoruz diye düşündüren bir ensest fikrine kapılmıyor değiliz. Yönetmen böyle bir imaya giderek ergenliğin tartışılacak kısımlarının da olabileceğini aktarmış.Bütün  bu algıyı yıkmak için bir kız geliyor otele.Üstelik metaforuyla birlikte. Bu metaforun kullanımı oğlanın rahatlaması için yerinde bir tercih.Kızın ilgisiyle afallayan oğul, ergenliğin verdiği hazla önce tatminle ve gözetleyerek tanışıyor onunla, sonra merhaba diyor. Yönetmen, tipinden üşengeçlik akan oğlana karşı, kıza “canlandırma” misyonu yüklüyor. Annenin kapalılığı bir köşede, ona ilgisini göstermekten çekinmeyen kız bir köşede. Kız tehlike de arz etmiyor.Oğlan-kız arasındaki iletişimi geç farkeden, anında mani olmak için türlü türlü oyunlara başvuran anne, ergenliğin saklı yüzlerini görmesiyle “büyüyor”. Evet, filmin büyüyen sadece oğlan değil. Sorunları öngören ve onları doğmadan mezara gömen yönetmen, karakterleri adeta otele hapsederek dış dünyayla bağı kesiyor, otel içinde fazla insan göstermeyerek sadece derdine yoğunlaşıyor. Gerçekçiliğe yapılan bu yatırım meyvesini veriyor. Bu tercihi zedeleyebilecek iki karaktere(kızın yaşlı babası ve üvey annesi) “saksı muamelesi” yapılması, yani onların ağzını kapamak, filmin lehine olmuş. Filmin dışarıdaki tek sahnesi olan sahil sahnesinde,  kadrajına üç karakteri de alan ve seyirciyi onlarla karşı karşıya bırakan yönetmen, “ben gösterdim, sıra sizde” diyor. Kısık ateşteki gerilim yemeğine, bol miktarda mizah eken, olaylar silsilesini acı acı değil de tebessümle kabul etmemize neden olan  Fernando Eimbcke kaçırılmaması gereken bir filme imza atmış. Teknik yönden de doyurucu olduğunu söylemek gerek.Bütün karakterlerin güzelliğini ortaya çıkaran bir kamera var filmde. Bu arada filmde, yönetmenin korku filmlerine olan hayranlığını açık ettiği ve çok önemli bir ustanın içinde “gece” geçen başyapıtına yer verdiği bir sahne mevcut. Sinefiller dikkat!

Filmin Notu : 4/5

 

Not : Festivalin altyazı ekibi , Usta İşi bölümünde gösterilen Brazil’de Ethem Sarısülük’ün manidar bir şekilde, festivalin son günündeki filmlerde de son makinist Ramazan Çetin’i andı. 

 

Oğul Can Çomak