25. Ankara Film Festivali Günlükleri: Bölüm 4

Harp Esirleri / La grande illusion

grande illusion

Geçtiğimiz yıl Mart ayında düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl Haziran ayında yapılıyor. Festivalin sadık takipçilerini şaşırtan bu karar, kafalara soru işaretleri ekmişti. Festival ekibi, bu soru işaretlerini hasadından önce toplayarak “SineBellek” gösterimleriyle çıkageldi. Geçmiş festivallerin en beğenilen filmlerini derleyen ekip, Ankaralı’ları salonlara toplamayı başardı. Usta yönetmen Jean Renoir‘ın Oyunun Kuralı (La Règle du Jeu, 1939) bu seçki içindeydi. Prof. Dr. Oğuz Onaran’ın filmin hemen ardından gerçekleştirdiği film okumasıyla hem Renoir’in sinemasının tipik özelliklerine değinildi hem de özel olarak film incelendi. Bu  yılki programda I.Dünya Savaşı’nın 100.yılı olması sebebiyle savaşın etkilerini anlatan filmler var. Kadın ve Yabancı ile açtığımız fasıl, Renoir‘nın Oyunun Kuralı‘ndan iki yıl önce çektiği Harp Esirleri (Le grande illusion, 1937) ile devam ediyor. Böylece festivalin Renoir sevdasını keşfediyoruz. I.Dünya Savaşı tüm şiddetliyle devam ederken bir Alman uçağı, içinde iki Fransız’ın olduğu bir başka uçağı vuruyor. Uçaktan çıkan biri oldukça kibar, diğeri daha haşin olan iki Fransız, uçaklarını vuran Alman komutan tarafından gayet rahat bir şekilde ağırlanıyor. Sonra prosedürler işliyor ve esaret günleri başlıyor. Savaş karşıtlığıyla dikkat çeken filmin II.Dünya Savaşı öncesinde çekilmiş olması, ülkelerin o dönemki sinemaya sırt çevirdiğini düşündürmüyor değil. Toplumun üst kısmını oluşturan bireylerin kazanma arzularının, dünya tarihini büyük ölçüde etkilediği malumunuz. İşte, film bu arzular henüz filizlenmemişken geçmişten ders alınması gerektiğini savunarak türünde ayrı bir yere yerleşiyor. 1945 yapımı Roberto Rossellini başyapıtı Roma Açık Şehir’de (SineBellek kapsamında gösterilmişti) gördüğümüz ve ikna etmekten uzak (oysaki ikna olmaya meyilliydi seyirci) asker karakterinin öncülü Harp Esirleri‘nde yer alıyor. Düşmanına saygıda kusur etmeyen bu karakter nezdinde umudunu paylaşmakta kararlıymış Renoir. Bu bağlamda, Alman asker, filmde uzun aralıklarla görünüyor ve silah ateşlemesine rağmen içten içe barış diye haykırıyor. Bu roldeki Erich Von Stroheim‘in kabiliyetli olması filmin gücüne güç katıyor. Meraklılara duyuralım, Von Stroheim 1920’lerde çektiği filmlerle de bilinir. Filmin unutulmazlığına katkı sağlayan bir diğer nokta, komedi-dram arasındaki ilişki. Oğuz Onaran, SineBellek zamanı bu ilişkinin başka filmlerde de karşımıza geleceğini söylemişti. Nitekim öyle de oldu. İki Fransız, esir tutuldukları kamptaki yoldaşlarıyla çarçabuk kaynaşıyor. Tuhaflık kokuyor koğuşta. Avaz avaz bağırarak anlatılan kuralları ‘şaka yollu’ ihlal etmeye çalıştıkları gibi, gizliden gizliye ortadan kaldırmaya çalışıyor. Mizahın tavan yaptığı dakikalardan (kadın kılığına girme ve uzun bakışlar) trajikomikliğe (kamp değişimi) ve son tahlilde trajediye geçiş pek leziz doğrusu. Yaklaşık bir saate tekabül eden bu bölümde, Renoir yönetmenlik becerisini konuşturmuş. Kamp değişimiyle feda edilen değerler, arkadaşlığın daha doğrusu yoldaşlığın o dönemde kan bağından öte olduğunu ifade ediyor. Atılan her adım, ödevlerin katılığını yumuşatmadan atılıyor. Filmin ikinci yarısında ‘geride kalanlara’ eğiliyor Renoir. Bunu da çok  karışık bir  güzergâhı kullanmadan yapıyor. Ana karakterlerin duygularıyla hareket ettiğini bir anne-kız vesilesiyle gösteriyor. Dürüst olalım, ilk bir saatte ağzımıza çalınan balı çabuk yutuyoruz. Film içinde iki film seyrettiğimizi düşünüyoruz. Komedi-dram ilişkisinde fren yerine yanlışlıkla gaza basılıyor ve sömürüye kadar (çocukla birlikte) gidiliyor. Karakterlerin samimiyetleri sağolsun, inkar etme gibi durum söz konusu değil. Fakat bilip de bilmezden, görüp de görmezden gelmeyi yeğliyoruz. Geride kalanın da yaşaması için umuda ihtiyacı var. O da, Fransız asker tarafından gelecek zaman kipinin bol miktarda kullanmasıyla sağlanıyor. Tüm bunlara rağmen, bugünlerde rastlayamayacağımız türden bir sinema, hemen yanımızda. “Ne varsa eskilerde var” inancını savunanlara gelsin.

Filmin Notu : 4/5

Kel Dağ / Serra Pelada

serra pelada

Safa Önal‘ın en başarılı filmlerinden olan Umut Dünyası‘nda, Tarık Akan‘ın canlandırdığı karakter, para biriktirip Avustralya’ya gitmek ister. Çünkü Avustralya, çalışanını önemser. En azından gidenlerin söyledikleri bu yöndedir. Festivalin ‘Güney’den’ bölümü daha ilk dakikalarda akıllara Umut Dünyası‘nı getiren, fakat zamanla farklı bir yöne kayan Kel Dağ (Serra Pelada, 2013) filmini takdim ediyor. Avustralya yerine Brezilya rüyalar ülkesi. Eli yüzü düzgün bir film olmakla beraber, genel kanaatimiz ne yazık ki menfi. Lakapları ‘profesör’ ve ‘artist’ olan Juliano ve Joaquin adlı iki arkadaş, köşeyi dönmek için soluğu Kel Dağ olarak bilinen bölgede alırlar. Televizyonda altın çıkaran işçileri gören ikili, işçilerin gülen yüzlerini akıllarından çıkarmaz ve tereddüt etmekten yaşadıkları şehirden ayrılırlar. Üstelik biri doğumuna az kalmış eşini bırakıp gider. Zamanla dostlukları sallanmaya başlar, paranın tatlı yüzü uğruna insanlıktan çıkarlar. Sahici sayılabilecek bir Brezilya fonunda, içi doldurulamamış karakterle hikayesini lime lime eden Kel Dağ, hanesine çok sayıda eksi yazdırıyor. Eksiler az sayıdaki artıyı yutuyor. Bugünlerde Dünya Kupası öncesi suç oranının artması haberleriyle medyamızda genişçe yer alan Brezilya, herkesin herkesi vurabildiği, yan baktıktan sonra infazın kaçınılmaz olduğu, kadınların mutlaka genelevden geçtiği bir yer olarak tasvir edilmiş. Polisin uğramadığı mahallerde, sıkılan her kurşun kısa süreli korkutsa da birkaç dakika sonra hayat normale dönüyor. Suçsuz kulun olmadığı bu maden bölgesinde en alttan işe başlayan ikili, gün geçtikçe ceplerini dolduruyor. Başından beri en yükseğe çıkmak isteyen ‘Artist’ bizi şaşırtmazken, gebe eşinin yanına gitmeyi erteleyen Profesör hayret uyandırıyor. Artist’in kanla dansı, Profesör’ün bu hareketini masum kılıyor. Aslında seyircinin bir omzunda şeytan bir omzunda melek var.  Muhakememize karışıyorlar. Filmin en büyük eksisi, hikayenin gelişim evresinden yoksun olması. Neredeyse gelir gelmez zengin oluyor ikili. Yani öyle hissediyoruz. Yıllara yayılan öykü, karakterlerin sakallarının dahi uzamamasıyla gülünç duruma düşüyor. Zaten defalarca işlenmiş (hele ki Türkiye’de) bir meseleyi Brezilya’da anlatmak bizi mutlu etmiyor. Üstelik filmin önermeleri de tehlikeli. Soma Katliamı’nda gördük ki, denetimde eşe dosta güvenen, işçiyi sağlıksız çalışma koşullarında 20 yıllık maskelerle çalıştıran işverenler, “torbam para dolsun, başka bir şey istemem” diyor. İşveren, yapması gerekenleri maliyet korkusuyla yapmazken, işçiler birer birer son nefeslerini veriyor. Kel Dağ‘da esas işveren hüviyetindeki adam, Artist’ten daha masum anlatılmış. Daha sonra Artist’in sevgilisi olacak kızı genelevden kurtaran, madenleri kibarlıkla satın almaya çalışan, tek kusuru bir dolu patronla bir masada içki içmek olan işveren, filmin en tuhaf karakteri. Onu bekleyen sona imzasını koyan Artist olunca, yönetmenin hinlik peşinde olduğunu düşünüyoruz. Kahramanlarımızın patronlaşma süreci ve işçilerle anlaşma yaptıkları bölüm “ya işveren ol ya terk et” mesajını pompalıyor. Maden görüntülerinin ve rüya sahnelerinin başarıyla aktarıldığı Kel Dağ‘ın, cinsiyetçi ve çift finalli olduğunu, çatışma sahnelerinde Martin Scorsese’ye hayranlığını açık ettiğini araya sıkıştıralım. Bu arada polisler nerede?

Filmin Notu : 1/5

Ana

ana

25. Ankara Uluslararası Film Festivali, Türkiye Sineması’dan iki filmi ‘Özel Gösterim’ çatısı altında seyirciyle buluşturuyor. Ben O Değilim filmini, gürültü koparması muhtemel bir film olduğundan sakin bir anda, yani gösterimdeyken seyretmenin doğru olacağını düşündüm. Tercihimi daha mütevazı bir filmden yana kullandım. Haberlere konu olmuş bir hikâyeyi, Nazife Nine’nin hikâyesini perdeye getiren Ana, elindeki potansiyelin farkında olmayan, teknik yönden ciddi anlamda sorumlu, hızlı çekilmiş bir film. Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan kayıp çocuk meselesini merkeze alan, fakat eleştirisi kimsenin duyamayacağı şekilde dile getiren Ana, sadece 62 dakika sürüyor. Filmin konusu şöyle: Nazife Nine’nin oğlu 90lı yıllarda dağa çıkmıştır. Evlat hasreti derinlere kazınmış. Yanında diğer oğlu ve torunu olmasına rağmen sessiz. Evlerinin yakınındaki inşaatta çalışan işçilere yemek götüren kadın, bir haber alır. İki işçi, kadının oğlunu tanıdıklarını söyler. Nazife Nine, işçilerden oğluna birkaç şey götürmelerini ister. İşçiler, teslim için yol alırken Erzurum’da yakalanır. Nazife Nine, “yardım ve yataklıktan” ceza yer ve hapse atılır. Bir süre sonra ev hapsine çevrilen cezası, oğlunun acısıyla birleşince her şey daha da zorlaşır. İlk uzun metrajını çeken yönetmen Ebubekir Uyğur, üzerine yeterince kafa yormadığı bir film kotarmış. Oyunculuklar, samimi olmaktan ziyade yapmacık. Cümleler kulak tırmalıyor. Ağızlardan dökülen kelimelerle yüzde beliren ifadeler hiç ama hiç örtüşmüyor. Tamam, konu mutlak suretle irdelenmeli, perdeye daha çok gelmeli, ama biraz özen beklemek hakkımız. Babayı oynayan oyuncu, rol yaptığını öyle bir belli ediyor ki, ağzından çıkanlar öyle bir eğreti duruyor ki katlanmak pek zor. Film, buram buram kokan acemiliğini, Nazife Ana’yı biraz daha ön plana alarak ve kurguyu düzelterek lehine çevirebilirmiş. Nazife Ana’yı oynayan ve gerçek Nazife Ana’nın gelini olan Çiçek Babayiğit, göründüğü sahnelerde tek kelimeyle harcanmış. Tekrara düşen sahneler (abdest alma gibi) karakterin masumiyetini perçinlemek için konulmuşa benziyor. Keşke bunlar yerine hikayeyi destekleyen diyaloglar, sahneler olsaymış. Tabii tüm sıkıntılar aşılsa bile, sinemamızın düştüğü en büyük tuzağa düşüldü mü kurtulmak bir hayli güç.  Film, önce gösteriyor, sonra gösterdiklerini kelime kelime anlatıyor.  Beklentilerimi yüksek tuttuğum Ana‘da, büyük bir hayalkırıklığına uğradığımı söylemeliyim.

Filmin Notu : 1/5

Salyangozlar ve İnsanlar /Despre oameni si melci

despre oameni si

Devletin sayısız kâr amaçlı politikalarından özelleştirme, ‘cilâla ve sat’ düşüncesini meşrulaştırır. Yatağan örneğinde gördüğümüz gibi, sesler yükseldiği an saldırılara geçilir. Bol gazlı, bol mermili… Küreselleşe küreselleşe helâk olduğumuz bugünlerde, reformist politikaymış gibi allayıp pullayan özelleştirmenin sinemaya yansıması kaçınılmazdı. Yatağan işçilerinin mücadelesi henüz sinemasal anlatıda vücut bulmamışken yakın coğrafyadan bir örnekle yetinmemiz gerekiyor. Hemen belirtelim, emniyet güçlerinin göründüğü fakat ‘kahraman’ olmadığı bir film bu. Romanya’da devlete ait bir fabrikanın (otomobil vb. üretimi var), Fransızlar’a satılmasını konu alan Salyangozlar ve İnsanlar (Despre oameni si melci, 2012) fabrika işçilerinin gösterdiği dayanışmanın altını -biraz korkak da olsa – çizerek bir çözüm önerisi sunuyor. Fransızlar’ın gıda işine yöneleceğini (salyangoz konservesi) ve sadece 300 kişi çalıştıracağını duyan işçiler, fabrikayı satın almak istiyor. Fakat ‘madem üretiyoruz, sahibi de biz olalım’ demiyorlar; ideolojinin yanına yaklaşmıyor, yaklaştıklarındaysa sanki mayına basmış gibi duruyorlar. Neyse ki ellerini bir an olsun bırakmıyorlar. İşçiler, ihtiyaçları olan meblağı bulmak için başlıyorlar düşünmeye. Filmde öne çıkan işçinin televizyonda gördüğü bir reklam, ampülün yanmasına sebep oluyor. Sperm bankasına sperm satılacak ve gerekli para kazanılacaktır. Bütün fabrika çalışanları buna ikna edildiğinde fabrikayı almak için ortada mani kalmayacaktır. Cinsel güçleriyle övünen işçiler, yolun bitmesine ramak kala bastıran kültür fırtınasında alabora olacak ve sisteme taş atacaklardır. Konudan da anlaşılacağı üzere, ender rastlanan gariplikte bir film selamlıyor bizleri. İşsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerin, mizahtan ve birlikten bir an olsun bile vazgeçmemesi, Gezi’nin kattığı güzellikleri hatırlatıyor. İnce espriler, karakterlerin aksesuarı oluyor adeta. Politik olarak daha cesur olmamasına alışmak üzereyken(!),  kalın duvarlı bir yapı oluşuyor. Bu minvalde eritilen fabrika yetkilisinin söylemleri, verilen mücadelenin özgürlükle açıklanmayacağını kastediyor. “Özgürlük diye tutturdunuz, alın size özgürlük!” benzeri kelamlar eden sorumlu, fakirleşmenin sorumlusu olarak çok uluslu şirketleri /egemen güçleri değil, işçileri görüyor. Müstekhaktır deyip geçiyor. Filmi seyrettikten sonra, yönetmen Tudor Giurgiu‘ya ‘neden’ diye sormak isteyebilirsiniz. Ana mevzunun yanında, başroldeki işçinin inişli çıkışlı hayatına da yer veren film, bu kısımdaki gelişmeleri kati suretle dramatize etmiyor. Buna rağmen, kahramanımızın hemen arkasından gelen sekreterin, romantizmin dibine vurarak rahata erecek olması rahatsız ediyor. Üstelik genç kadında mantıktan eser yok. Yalan işiten kadının, bir sonraki sahnede karaokeye “tav olması” , hem kadınların kolayca kandırıldığını gösteriyor, hem de çoğunluktan beslenerek ilerleyen filme ihanet ediyor. Romanya’da kadınlar birleşmez mi sahiden? Fransız eş kontenjanından birçok hakka sahip olan kadının sayesinde kurgulanan ve salyangozlarla insanların aynı karede oldukları final, belki birliktelikten feragat etmiyor, ama kabına sığmayacak bir keşke sunarak üzüyor seyirciyi.

Filmin Notu : 3/5

Tabu

tabu

Sinemaseverleri son yılların en başarılı programlarından biriyle doyuran 25. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin gözde bölümlerinden birisi de Güney’den.  Altı filmi kapsayan bölümde seyrettiğim üçüncü film olan (diğer ikisi, unutulması mümkün olmayan Blancanieves ve Amerikan sinemasına yanaşmaya çalışan Serra Pelada)  Tabu,  festivalin şanına yakışıyor. Festivalde ilk gösterimini yapmadan önce bile film ile ilgili cümleler havada uçuşuyordu. Fuayede Tabu, dışarıda Tabu…  Daha önce !f İstanbul‘da gösterilen Tabu, iki bölümden ve aylardan-yıllardan oluşuyor. Film, içine girmesi zor olan bir sahneyle açılıyor. Bir belgesel kıvamında olsa da, kasvetli bir romanın, karakterlerden bahsetmeden önce kurduğu ve açmazın bol olduğu bir resmi andırıyor. Semih Kaplanoğlu‘nun ‘süte gelen yılanını’ anımsatan timsahla zamanlar arası ilişki kuruluyor. Süt filminde geliş varken burada kaçış söz konusu. Egemen olan melankoli de filmin ruhunu oluşturuyor. İlk bölümde Pilar adındaki kadının dünyasına bakıyoruz, daha doğrusu öyle sanıyoruz. Gereğinden fazla gözüken komşu Aurora’yla kafamızı karıştırıyor. Pilar ve Aurora arasında adını koymakta güçlük çekeceğimiz, fakat gece yatmadan önce dualarda bile kendini gösteren bir bağ var. Kızıyla iletişimsizlik sorunu yaşayan Aurora, hizmetçisi ve Pilarla kurduğu diyaloglarla varoluyor. Bir süre sonra Aurora yavaş yavaş çekiliyor ama seyirciye, içine girilmesi daha kolay olan ikinci bölümü armağan ediyor. Bu bölümde daha genç olarak tekrar merhaba diyen Aurora, yasak aşkının anlattıklarında saklı. İhanet gibi görünse de, ayıplamayacağımız bir aşk seyrediyoruz. İç seslerin baskın olduğu bu bölümde, edebiyat etkisi suratımıza tokat gibi çarpıyor. Karakterlerin mektuplaşmalarının ‘sesle’ verildiği an allak bullak ediyor.  Duygu yoğunluğunun had safhada olması, dejavu yaşatıyor. Fakat perdede değil, edebiyatta.  Sanki Sabahattin Ali’nin karakterleri tek vücutta seslendiriliyor. Kürk Mantolu Madonna’daki mektuplaşmanın bir benzeri yaşanıyor. Ayrıca, Aurora, Kuyucaklı Yusuf’taki  Müzeyyen’in değişmeden önceki halini andırıyor. Sevdalısı Luca Ventura’da Yusuf gibi gamsız gamsız yaşarken Aurora’nın aşkıyla farklı bir adam oluyor. Kıskanılacak bir senaryoya sahip Tabu, esas olarak bir aşk hikayesini tüm incelikleriyle anlatıyor, tabii sadece bu da yok. Sömürgecilik konusunda da dile geliyor Tabu. Afrika’dan gelen ve itaat etmekle yükümlü insanın ‘kuyu kazdığını’ düşünen yaşlı Aurora, gerilim ihtimalini her daim yüksek tutuyor. Genç Aurora ise, farkında olmadan uzun yıllar sürecek olan bir toplumsal sorunu başlatarak ‘bitti’ deyiveriyor. Film, yaratıcı final ‘belleksizliğimize’ isyan bayrağını açıyor. 2012 Berlin Film Festivali’nde iki ödül alan (biri FIPRESCI) ve siyah beyaz görüntüleriyle mest eden Tabu, kendine Portekiz sinemasında locadan yer kapıyor. Nefis görüntülerin başarılı senaryoya eşlik ettiği filmi “bana bir film söyle, hiçbir şeye benzemesin” diyen sinemaseverlere öneriyorum. Çok yaşa Miguel Gomes!

Filmin Notu : 4/5

Ölümü Beklerken / La mort en direct

la mort

Festival kitapçığındaki konusuyla ilgi uyandıran ve medyanın kirli yüzünü, zamanından önce ifşa ettiği söylenen Ölümü Beklerken, beklentilerimin yüksek olmasından ötürü hayalkırıklığı yarattı. Dev yönetmen Bertrand Tavernier‘in filmi, Ulusal Yarışma Filmleri hariç Büyülü Fener Sineması’nda tek gösterim yapan iki filmden biriydi. Konunun cazibesine bir de bu tek gösterim olayı eklenince merak katbekat arttı. Fakat, sonuç hüsrana dönüştü. Film, Tavernier‘in sinemasına içerik olarak yakışmıyor. Bir roman uyarlaması olmasına rağmen, ne yaptığını tam olarak bilmiyor. Senaryonun çıkış noktası, yıllar sonra Truman Show’da da göreceğimiz ipin ucunu kaçıran medyanın varlığı. Medya, kendisine kurban arıyordur. Romy Schneider‘in canlandırdığı Katherine’e öleceğini söylenir. Bu şok yetmezmiş gibi  ölümü bir televizyon programına konu olacaktır. Bir anda neye uğradığını şaşıran kadına sürekli “razı ol” denilir. Üstelik ‘bedavaya’ da razı olmayacaktır. Zeki bir kadın olan Katherine, son anlarını huzur içinde yaşamak için kaçmaya karar verir. Kaçarak kurtulduğunu zannederken yolda Harvey Keitel’in canlandırdığı Roddy’ye rastlar. Roddy’nin varlığıyla daha rahat nefes alan Katherine, programın başladığından habersizdir… Konudan da anlayacağınız üzere, ziyadesiyle enteresan bir film Ölümü Beklerken. Çıkış noktası, o dönem için yenilikçi. Röntgenciliğe alıştırılmış toplum da tanıdık. Fakat, senaryodaki boşluklar bu toplumu gözlemlememize müsaade etmiyor. Halk ihmal edilmiş. Katherine’nin ölüme giden yolu televizyonda oynuyor, fakat bizim görebildiğimiz birkaç çift göz. Yorum yapılmıyor. Tabi ki halkın, Katherine’in hayatına burnunu sokan medyayı eleştirmesini beklemiyoruz. Senaryo talep konusunu görünür kılmayıp Roddy ile birlikte güzel bir yere çıkması ihtimal dahilinde olan bir sapağa giriyor. Roddy, savaş yıllarından kalan fobisiyle ve tatlı serseri haliyle dikkat çekiyor. Kazara bir kavgaya karışarak (film boyunca karşımızda çıkan pankartlar ve çadırlarla Roddy’nin tepkisi anlamlı) nezarethaneyi boylaması  ve sonrasında ortaya çıkan köy-kent ayrımı yüzeysel ele alınmış. İlginçtir, burada gördüğümüz polis tiplemeleri basit cümlelerle dertlerini anlatıyor, fakat karikatürize değiller. Ayrıca bu sahnede anlıyoruz ki, Roddy, kendine ait bir filmde daha derli toplu görünürdü. Filmin akılda kalan az sayıda sahnesinden birinde Roddy, Katherine’le yan yanayken değil, onu televizyonda görürken yakınlaşıyor. Yani kendi kamerasıyla Katherine arasında bir başka görüntü giriyor. Hakkını verelim, çok iyi yazılmış bu sahne. Filmde, buz kütlesine benzeyen medyanın asla erimeyeceğini savunan televizyon görevlisi rolünde Harry Dean Stanton var. Bu karakter filmde zaten ayan beyan ortada olan şeyleri, bir bir açıklama gafletine düşüyor. Tavernier ise net olsun diye vicdanını rahatlatmış oluyor. Bütün eleştirilerimize rağmen, teknik yönden ustaca kotarılmış Ölümü Beklerken. Pazarda geçen kovalamaca sahnesinin unutulmaz olduğunu belirtelim. Bu sahnede ilk kez bir filmde yer alan gencecik Robbie Coltrane’i görebilirsiniz.

Filmin Notu : 2/5

***

Oğul Can Çomak